DAİRE-İ ADLİYYE… “Adalet ve Haysiyet Üzerine Bir Seçim Yazısı”

Mısır, Hind, Pers, Yunan, Roma ve İslâm medeniyetlerinde, her birinde bir öncekine göre tekâmül ederek oluşan bir devlet nizâmı teorisi vardır. İslâm düşünce geleneğinde “Daire-i Adliyye – Adalet Dairesi” diye isimlendirilen bu usûl, her mısranın son kelimesi bir sonraki mısranın başında tarif edilecek şekilde bir daire formuna kavuşturulmuştur:

Adldir mucib-i salah-ı cihan

Cihan bir bağdır divarı devlet

Devletin nâzımı şeriatdir

Şeriate olamaz hiç hâris illa mülk

Mülkü zabt eyleyemez illa leşker

Leşkeri cem edemez illa mal

Malı cem eyleyen raiyetdir

Raiyeti kul eder padişah-ı âleme adl

Adldir mucib-i salah-ı cihan:

Mısradaki “salah” kavramı, kurtuluş ve refah gibi kelimelerle tarif edilebilir. Dünyanın salahının ancak adaletin sağlanmasıyla oluşabileceği ve korunabileceği kastedilir.

Cihan bir bağdır divarı devlet:

Bu mısrada dünya bir “bağ”a benzetilmektedir ve bağ kelimesinin seçilmesi rastgele değildir. Bağ, doğal olandan belirli bir hudut ve nizamla ayrılan, içeride sadece istenilen şeylerin olduğu, istenilmeyenlerin ise dışarıda tutulduğu, ayrık otlarının bulunmadığı bir bahçedir. Kültür de aynı şekilde doğal olandan ayrılan ve şekillendirilen bir tavır ve davranışlar bütünüdür. Bu bahçeyi doğal olandan seçip ayıran, hududunu belirleyen ve koruyan devlettir.

Devletin nâzımı şeriatdir:

Burada “şeriat” kelimesinden maksat özel anlamıyla İslam hukuku değil bizzat hukukun kendisidir. Hukukun “nasıl”ını değil de ne türden olursa olsun, varlığını kasteder. Devlet zaten bir hukuk sistemine bağlı olarak oluşturulmuş organizasyonun ismidir. Devleti oluşturan ve düzenleyen ilke hukuktur.

Şeriate olamaz hiç hâris illa mülk:

Mülk, genel anlamıyla insanların sahip olduğu malların bütününe verilen bir isim olsa da siyaset metinlerinde devletin karşılığı olarak kullanır. Bu mısrada hukukun ancak siyasi otorite ile korunabileceği kastedilmiştir. Hukukun işleyebilmesi için müeyyidenin uygulanabilir olması şarttır. Devlet müeyyideyi uygulamanın meşru aracı olarak hukuku ayakta tutandır.

Mülkü zabt eyleyemez illa leşker:

Devletin nizamı siyasi otorite tarafından ancak silahlı bir güçle korunabilir. Silahlı güç, devleti dışarıdaki diğer nizamlardan veya bizzat doğal olandan koruduğu gibi, kendi nizamı içerisindeki düzen bozucu olası hamlelere karşı da caydırıcı bir rol üstlenir.

Leşkeri cem edemez illa mal:

Sürdürülebilir bir mâlî politika ve ahenk olmadan silahlı bir gücü ayakta tutmak mümkün değildir. Bu gereklilikte paranın nasıl elde edileceği ile birlikte nasıl kullanılacağı da önem arz etmektedir. Silahlı gücü bir arada ve siyasi otoriteye bağlı tutacak olan şey mâlî güçtür.

Malı cem eyleyen raiyetdir:

Mâlî gücün ana kaynağı halktan toplanan vergilerdir. Böyle olmakla birlikte halkı her türlü ticarî teşebbüsler konusunda da cesaretlendirmek ve işleri kolaylaştırmak gerekir.

Raiyeti kul eder padişah-ı âleme adl:

Reaya sürü demektir. Sürü kelimesi sürtünmekten gelir. Halkın sürüye benzetilmesinin sebebi halka yöneltilen bir aşağılama değildir. Hem bir sürü gibi bir arada bulunmaları hem de siyasi otorite katında eşit olmaları kastedilir. Halkı siyasi otoriteye bağlı kılacak şey adalettir.

ADALET NEDİR?

Adalet, itidal ile aynı kökten gelen bir kelimedir. İtidal ise aşırı olmama, ölçülü olma durumudur.

İnsanda üç tip ana haslet varsayılır. Bunlar; şehvet, öfke ve düşünce güçleridir. İlki insanla birlikte bitkide ve hayvanda da vardır, ikincisi insanla birlikte hayvanda da bulunur, üçüncüsü ise insana mahsusdur.

Şehvet, büyüme ve üreme kuvvetine verilen isimdir, itidalli haline iffet denir. Öfke, davranışla ilgili bir kavramdır, itidalli haline şecaat denir. Düşünce ise zihinle ilgilidir ve itidalli haline hikmet denir. İffetin, şecaatin ve hikmetin; üçünün birden itidaline ise adalet denir.

Anlaşılıyor ki âdil olma durumu ancak, kuvvelerin ölçülü kullanımı ile mümkündür; herhangi türden bir aşırılıktan adalet doğması mümkün değildir.

Yeri gelmişken, yaygınlaştığı ölçüde kuvvetlenen ve kronikleşen bir anlayış hatasının üzerinde durmak zorundayız. Allah’ın Resûlü’nün nübüvvet çağına “cahiliyye devri” denmesinin sebebi, oradaki insanların bir şey bilmez olmaları değildir. Bilakis ticarî teşebbüsler neticesi birçok farklı kültürle etkileşim içinde bulunan, yani pekala bilgili insanlardı. Cahiliyye tabirinden maksat, o insanların ilim değil hilm sahibi olmamalarıdır. İslâm hikemiyatında cehl kavramı ilmin değil “hilm”in zıddıdır, ilmin zıddı “zan”dır. Dolayısıyla onların cahil olarak isimlendirilmesinin sebebi, herhangi bir yumuşaklık, anlayış ve itidale sahip olmayan; zanla, vehimle ve ölçüsüzce davranan insanlar olmalarıdır.

ŞÖHRET, İTİBAR, HAYSİYET

Yazının bir tanım-tarif derlemesine benzemesi elbette belirli bir oranda sıkıcılık yüklese de, kavramları doğru anlamlandırabilmek bugün en basit anlamıyla anlaşabilmek ve benzerimiz olmayandan ayrılabilmek için gerekli ilk şart haline gelmiştir. Bu yüzden devam etmek zorundayız.

Kısaca tarif edersek şöhret, insanın şu veya bu şekilde kitlelerce tanınması iken itibar, bulunduğu mevkideki yetkin insanlar nazarında kıymetli görülmesidir. Bir insan ağzından ejderha gibi ateş püskürterek de şöhret olabilir lakin itibar mesela bir hekimin uluslararası meslektaşları gözündeki kıymetidir. Haysiyet ise insanın kendine duyduğu saygı ve itibardır.

Dikkat edilirse, ilk iki kavram, kaynak ne olursa olsun dışarıdan verilen şeylerdir. Bunları toplum veya onun belirli bir kısmı verir, şu veya bu sebeple geri de alabilir. Haysiyet ise verilen bir şey olmadığı için alınabilen bir şey de değildir. Herhalde değerli olanın hangisi olduğu kendiliğinden belirdi.

Bir devlet kendi “kalitesi”ni, her şeyden önce kendi memurlarına ve halkına gösterdiği “vefa” ile sergiler. Gidenin arkasından teneke çalındığı, gelenin ise evvelce ne yaptığı umursanmaksızın kahraman ilan edildiği bir yapıda tüm kaygı şöhret ve itibara yönelirken, haysiyet tarafına dönüp de bakan bulunmaz. Şöhret ve itibarı korumak için de sürekli olarak haysiyetten tasarruf edilir. Bu da herkesin her şey olabildiği, bir şey olabilmek için sadece hırs ile istemenin yettiği bir iklim doğurur. Bu tip bir toplumun garibanları bile kendilerini sömürülen bir sınıf olarak değil, geçici sıkıntı çeken milyonerler olarak görür; zaten tepedekiler gibi olma hayali din ve örf kullanımı ile sürekli canlı tutulur. Düzen budur, “bir gün ben de böyle olabilirim” düzeni… Dolayısıyla haysiyet kaybettiricidir.

Peki bunca şeyin temeli olarak sunulan bu adalet, acaba en yüksek değer midir? Eğer adaleti, cezalandırma şeklinde bir mahkeme faaliyetine indirgesek bile, o, suçu ve suçluyu değil, sonuna kadar masumiyeti aramanın aletidir. Bunun, “varlığın birliği”ne kadar derinleşen bir hikmeti var ki, tartışması başka yazıya ısmarlanmak üzere bize “merhamet adaletten üstündür” diye fısıldar.

Cem TÜRKBİNER – Adımlar

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: