YENİ DÜNYANIN EŞİĞİNDE İKTİSADÎ DÜZEN ARAYIŞI

Takdim: Dünyanın büyük güçlerinin nasıl büyük güç olduğu ortada: Ekonomide korumacılık… Serbest ticaret denilerek sihirli bir kalkınma formülü gibi sunulan şeyin, aslında, büyük güç olduktan sonra, ürettiği malları küçüklere satabilmede engelle karşılaşmamak adına ortaya atılan bir tuzaktan başka bir şey olmadığı zaten bilinen bir şeydi. Ama Türkiye’de, işbirlikçi liderler, özellikle Özal’la birlikte, neo-liberal politikalara dümen kırarak, ülkeyi, hesapsız yağmalanmak üzere Batı emperyalizmasına açmış oldular. AKP dönemi, Özal’ın devamcısı ve işbirlikçi geleneğinin sahiplenicisi hüviyetiyle neo-liberal çapulculuğun zirve yaptığı dilim olarak tarihe kaydedilecektir. Sözde Büyük Doğu’yu kuracaklar ama Büyük Doğu’nun adından başka yaptıkları her şey Büyük Doğu’ya ters ve ihanetten başka bir şey değil.

Çevirmenin notu: ABD’nin Avrupa’nın zararına korumacı yaklaşımlar benimsemesi, Başkan Joe Biden yönetiminin Çin’e karşı uyguladığı kısıtlamalarda Trump’ı bile geride bırakmasında dünya kapitalizmi adına bazı riskler mevcut. ABD, kendi sanayisini kalkındırırken bunu Avrupalı kadim dostlarını zarara uğratarak yapıyor. Fakat doğuda, dünyanın en büyük emtia tedarikçisi Rusya ile üretim devi Çin arasındaki yakınlaşma da hiç olmadığı kadar artıyor. (Emre KÖSE)

Washington Konsensüsü öldü

Angela Nagle

New Statesman

18 Mart 2023

Avrupa, Çin ve ABD serbest ticareti ve küreselleşmeyi reddetti. Korumacılık geri döndü.

Washington Konsensüsünün sona erdiğini mi görüyoruz? 1989 yılında tasarlanan ve serbest ticaretin ulusların zenginliğinin temeli olduğu teorisine dayanan bu görüş, az gelişmiş ulusların zenginliklerini artırmak için kendilerini serbest ticarete ve küreselleşmeye açmaları gerektiğini savunuyordu. Geçtiğimiz birkaç on yıl içinde herhangi bir üniversite öğrencisi, “kapitalizmin” doğruları ve yanlışları hakkındaki tartışmaların tipik olarak küreselleşme ve serbest ticareti nasıl eşanlamlı olarak ele aldığını muhtemelen hatırlayabilir. O yıllarda seminer odalarından geçen çok az kişi, bir ucunda Adam Smith, diğer ucunda Karl Marx olmayan bir iktisadi fikir yelpazesiyle karşılaşmıştı.

Çin’in en büyük rakibi olarak belirmesinden bu yana ABD, Washington Konsensüsünün ardındaki kalkınma felsefesine hiç inanmamış gibi davrandı. Devlet güdümlü ulusal iktisadi politikaların tüm cephaneliğini kullanmaya istekli bir rakiple karşı karşıya kalan ABD, önce Donald Trump ve şimdi de Joe Biden yönetiminde iktisadi milliyetçiliğe geri döndü. Biden, devlet güdümlü endüstriyel kalkınma, korumacılık, imalatın devlet teşvikli olarak yeniden konumlandırılması ve ticaret savaşı stratejilerini Trump’tan daha agresif ve etkili bir şekilde kullanıyor. AB de aynı yolu izliyor; Horizon Europe gibi projelerle araştırma ve geliştirmeye dönük kamu harcamalarını artırıyor, tüm birlikte endüstriyel kalkınma politikası uyguluyor ve ulusal sanayiye yönelik devlet yardımı kısıtlamalarını gevşetiyor. Dünya çapında sanayi politikasına dönüş, Çin’in 2015 yılında açıkladığı Made In China 2025 planı ile başladı ve bunu 2020 yılında AB’nin Yeşil Mutabakat Yatırım Planı izledi. Ardından ABD, 2022 Çip Yasası ve Enflasyonu Düşürme Yasası ile karşılık verdi.

Bu, bir ekonomik ana anlatının yerini bir diğerinin aldığı bir geçiş dönemi. Bunu nasıl anlamlandırabiliriz? İktisat tarihçisi Erik Reinert, iktisat tarihi ve fikrinin “diğer kanonu” olarak nitelendirdiği şeyi yeniden canlandırmak için yıllarını harcamıştı. ABD’nin savaş sonrası hakimiyeti sırasında (serbest ticaretin dünyanın tartışmasız sanayi liderine fayda sağladığı bir dönem) terk edilen bu diğer kanon, geçmişte ve günümüzde dünyayı farklı bir ışık altında ortaya koymanın bir yöntemi. Emperyalizm ya da laissez-faire değil, 19. yüzyıl Britanya’sında, İç Savaş sonrası Amerika’da, Meiji Japonya’sında ve 20. yüzyıl Almanya’sındaki Wirtschaftswunder’da ekonomik mucizeleri yaratan devlet güdümlü politikalardı. Bu düşünce ekolünü mükemmelleştiren en önemli iktisatçılar arasında Alman Friedrich List (1789-1846) ve Amerikalı Henry Charles Carey (1793-1879) vardı. Fakat dünya görüşlerinin gözlemlenebilir kökenleri çok daha eskilere dayanıyor.

Rönesans döneminde İtalyan şehir devletleri büyük bir zenginlik ve başarı elde etti. Düşünürler, bu devletlerin başarısının ve ardından gelen düşüşlerinin nedenine ilişkin teoriler geliştirmeye çalıştılar. Giovanni Botero (1544-1617), şehirlerin zenginliğinin bugün imalat ya da “katma değer” dediğimiz şeyle —ihracat için daha karmaşık mallar üreterek hammaddelere ek değer yaratmak— inşa edildiğini savundu. Antonio Serra, Napoli’deki bir hapishanede yazdığı A Short Treatise on the Wealth and Poverty of Nations (Ulusların Zenginliği ve Yoksulluğu Üzerine Kısa Bir İnceleme) (1613) adlı eserinde, zenginliğin nedeninin ve iktisadi gerilemenin çözümünün döviz kuru değil, mamul ihracatının aktif olarak teşvik edilmesi olduğunu savunarak, bugün “artan getiri” faaliyetinin etkisi olarak nitelendirdiğimiz şeyi ilk kez teorileştirmişti.

Tudor İngiltere’si, devlet güdümlü üretime dayanan bu ilkeleri çoktan almış ve büyük ölçekte uygulamıştı. Britanya, bir zamanlar kıtadan teknoloji ithal eden geri kalmış bir ülkeydi. Yedinci Henry, ham yünü vergilendirmeye ve ihracat için yünlü tekstil üretimine teşvik sunmaya başlayarak Britanya’yı göreli yoksulluktan dünyaya hâkim bir endüstriyel güç merkezine doğru yolculuğa çıkarmıştı. Basitliği caydıran ve karmaşıklığı teşvik eden bu basit formülün tekrarlanması, etkileri bakımından devrim niteliğindeydi. Britanya’nın endüstriyel yükselişi o kadar büyük oldu ki, sonunda dünyanın geri kalanı için bir sorun haline geldi ve Napolyon’un 1806-1814 yılları arasındaki kıtasal ablukası bile bunu durduramadı. Herhangi bir koloni veya bağımsız ulus, Britanya’nın daha gelişmiş mamul mallarına bağımlıyken ve hammadde ekonomisine kilitlenmişken ülkenin üstünlüğüyle nasıl rekabet edebilirdi? Almanlar ve Amerikalılar bunu daha sonra anladılar.

Aslında Adam Smith, Ulusların Zenginliği (1776) adlı eserinde Amerika’yı korumacılığa ve yerli sanayileri desteklemeye yönelik devlet politikalarına karşı uyarmış, bunun yerine serbest ticaret kozmopolitizminin refaha giden yol olduğunu iddia etmişti:

“Eğer Amerikalılar, bir araya gelerek ya da başka türlü bir şiddet kullanarak Avrupalı imalatçıların ithalatını durdururlarsa ve böylece benzer malları üretebilecek kendi yurttaşlarına bir tekel vererek, sermayelerinin kayda değer bir kısmını bu işe yönlendirirlerse, yıllık üretimlerinin değerindeki artışı hızlandırmak yerine geciktirirler ve ülkelerinin gerçek zenginlik ve büyüklüğe doğru ilerlemesini teşvik etmek yerine engellerler.”

Amerikan cumhuriyetinin gelecekteki başarısı bu tavsiyenin göz ardı edilmesi üzerine inşa edilmiş olsa da ABD, dünyanın en güçlü ekonomisi olarak Britanya’nın yerini aldığında, Smith’in teorisi dogmatik bir şekilde daha az gelişmiş uluslara vaaz edildi. Okyanuslarla çevrili coğrafyası, geniş federal siyasi birliği ve Alman, Fransız ve İrlandalılar da dahil sürgündeki kıtasal etkilerden gelen ileri fikirleriyle Amerika, devlet korumacılığını kullanarak en büyük ölçekte ulusal üretim modelini inşa etmeyi başardı. Alexander Hamilton’dan (1757-1804) Henry Clay’e (1777-1852) ve daha radikal düşünür Carey’e (Abraham Lincoln’ün baş ekonomi danışmanı) kadar, tasarlanan Amerikan sistemi, yeni gelişen yüksek değerli yerli endüstrileri korumak adına gümrük vergileri ve tamamlayıcı altyapıda iç iyileştirmeler için ulusal bir yatırım bankası kullandı. Britanya imparatorluğundan para birimi ve politika bağımsızlığı kazanarak, nakit mahsulleri ve hammadde ihracatını caydırırken, ulusal sanayileri devlet teşvikleri ve korumacılık yoluyla destekleyerek İngilizleri ve ondan önce gelen diğerlerini geride bırakacak kadar güçlü bir ulusal sistem inşa ettiler.

Bu dönüşüm bir bağımsızlık savaşı ve iç savaş gerektirdi ama bu savaş olmasaydı ABD asla dünyanın iktisadi, askeri ve siyasi lideri olamazdı. Amerikan ekolü, Avrupa ülkelerinin sanayi politikalarından tüm doğru dersleri almış ve bunları büyük ölçekte mükemmelleştirmişti.

Alman fikriyatında önemli atılımlardan biri, Friedrich List’in The National System of Political Economy (Ulusal Politik Ekonomi Sistemi) (1841) adlı eserinin basılmasıydı. Bu eser, serbest ticaret dünya görüşüne karşı bir tarih olarak işlev görmüş, ulusal zenginliğe giden gerçek yolu göstermiş ve az gelişmiş herhangi bir ekonominin gelişmiş bir ekonomiyle serbest ticaretin sömürgeci etkilerinden nasıl kurtulabileceğini ortaya koymuştu. List’in kitabı, sanayi politikasının ulusal zenginliğin yaratılmasında oynadığı rolü belgeleyerek, geri kalmış tüm ülkelere İngiliz imalat sisteminin ulusal ölçekte nasıl yeniden yaratılabileceğini göstermişti.

List, 1841’de çalışmasını yayımladığında Germen devletlerinin gümrük birliği olan Zollverein’ı, siyasi bir çerçevede organize edilmiş, sanayi temelli tek bir iktisadi sistem haline getirmek istiyordu. Merkezi olarak yönlendirilen endüstriyel kalkınma ile genişletilmiş bir federal iktisadi birlik olan Avrupa Ekonomik Topluluğu kavramı List’e dayanıyor. Alman Tarih Okulu, 19. yüzyılda ve 20. yüzyılın başlarında, kökleri bu tarihselci yönteme dayanan kalkınma çalışmalarından bütün bir disiplin geliştirmişti. Reinert, Alman Tarih Okulu üzerine yaptığı The Visionary Realism of German Economics (Alman Ekonomisinin Vizyoner Gerçekçiliği) (2019) adlı çalışmasında, bu okulun yaklaşımını, ekonomide değişmez doğa kanunlarını, soyut aksiyomları ve bireysel çıkarları reddetmek, bunun yerine kurumların, hukukun, politikanın ve gelişim aşamalarının rolünü vurgulamak olarak tanımlıyor.

Marx, List’in vizyonunun sadece Alman sanayicileri ilerletmek olduğunu söyleyerek ona karşı çıkmış, hatta serbest ticaretin korumacılığın daha muhafazakâr ve milliyetçi hedeflerine tercih edilebileceğini savunacak kadar ileri gitmişti. Ancak List, ulusu, geri kalmış ulusların gelişmesi ve serbest ticaretin iktisadi emperyalist tuzağından kaçması için bir araç olarak görüyordu; serbest ticaretin, daha az gelişmiş ulusların aleyhine, sanayi lideri Britanya’ya fayda sağladığını savunuyordu.

Geri kalmış bir ulusun nasıl endüstriyel bir güce dönüştürüleceğine dair bilgiler 19. yüzyılda tüm dünyaya yayıldı. Japonya’da feodalizmin yerini, 1868 ile 1889 yılları arasında devlet öncülüğünde hızlı endüstriyel kalkınma stratejileri izleyen modernleştirici bir rejim olan Meiji Restorasyonu aldı. Devlete ait sanayiler kuruldu, demiryolu, demir ve tersaneler geliştirildi ve daha sonra 1911’de gümrük vergisi özerkliği elde edildi. Japonya’nın dönüşümünün katalizörü, teknolojik üstünlüğüyle feodal bir ulusu şok eden Amerikan donanmasının gelişi olmuştu.

List’in kitapları Macarca, Fransızca, İngilizce, İsveççe, Japonca, Rusça, Çince, Fince ve İspanyolca gibi dillere çevrilmişti. Rusya’da, Bolşevik Devrimi’nden önce bile Çarlık bakanı Sergey Witte, List’in fikirlerinden esinlenmiş ve bu yöntemleri —devlet teşvikleri yoluyla sanayiyi ve demiryollarını geliştirmenin yanı sıra madencilik ve çelik gibi kilit sektörlere teşvik sağlanması ve ihracatı teşvik ederken gümrük vergilerinin yükseltilmesi— uygulamaya başlamıştı.

Reinert, hem sanayisizleştirici Morgenthau Planı’nın, ABD’nin 1944’teki önerisi olan, Alman ileri sanayisini siyasi olarak kalıcı bir şekilde güçsüzleştirmenin bir yolu olarak dağıtmanın hem de uygulanan savaş sonrası yeniden sanayileştirici Marshall Planı’nın ardındaki fikrin, ulusal gücün devlet yönlendirmesi gerektiren endüstriyel güçten geldiğine dair tam bir farkındalık ortaya koyduğuna işaret etmişti. Çin de feodalizmden kurtulmak için ulusal sistem stratejilerine başvuracaktı ve bazı tarihçiler, List’in 1980’lerdeki liderliği sırasında Deng Xiaoping’in fikirlerini etkilediğini iddia ediyor. Milliyetçi anti-emperyalist ekonomi ile güçlendirilen endüstriyel yükselişi, bugün Amerika’da şahit olduğumuz politika dönüşünün kök saldığı yer.

Güney Koreli iktisatçı Ha-Joon Chang 2002 yılında yazdığı Kicking Away the Ladder: Development Strategy in Historical Perspective (Merdiveni Tekmelemek: Tarihsel Perspektifte Kalkınma Stratejisi) adlı kitabını Washington Konsensüsünün zirveye ulaştığı dönemde yazmıştı. Chang, serbest ticaret dogmasının, gücünün doruğundaki Britanya için olduğu gibi ABD için de emperyal propaganda işlevi gördüğünü ve Asya’daki geri kalmış ulusların arayı kapatmak için devlet güdümlü sanayi politikasını kullanmaları arasındaki benzerliğe dikkat çekmişti. Reinert, ayrıca AB’deki merkez-çevre ilişkileri açısından “Oldukça farklı teknolojik düzeylere sahip iki ulus bütünleştiğinde, ilk kayıp en az gelişmiş ülkedeki en gelişmiş iktisadi faaliyettir,” diye yazmıştı. Lider ekonomi, hakimiyetini sürdürmek için bu “ilkelleştirme” etkisini kullanır. Fakat başka bir büyük ulus devlet tarafından yönlendirilen endüstriyel sıçramayı başarırsa, tıpkı ABD’nin bağımsızlığından sonra yaptığı ve Amerika’daki pek çok kişinin şimdi Çin’in yapacağından korktuğu gibi, potansiyel olarak diğerini geride bırakabilir.

Bu da bizi bugün geldiğimiz karmaşık duruma götürüyor. AB’ye karşı en güçlü sol görüş, mali muhafazakârlık ve sanayiye devlet yardımının neoliberal bir şekilde altının oyulmasıydı. Yine de popülist baskı ve yeni jeopolitik hakikatlerin bileşimi, AB’nin merkezi olarak yönlendirilen sanayi ve teknolojik kalkınma politikasını savunmasına yol açtı. Üye ülkeler arasında süregelen anlaşmazlıklara rağmen Yeşil Mutabakat Sanayi Planı’nın bir parçası olarak AB, yenilenebilir enerjilerin daha hızlı gelişmesi için yatırımları artırmak üzere tekil üye ülke yardımlarına izin vermeye başladı ve tüm birlik düzeyinde fonları kalkınmaya akıttı. Alternatif bir 21. yüzyılda, bu kucaklaşma daha önce gerçekleşmiş olsaydı Brexit önlenebilirdi. Bu da dünyaya üç büyük iktisadi ve siyasi birlik kazandırıyor: Çin, Avrupa ve ABD, her biri yenilenebilir teknolojinin ön planda olduğu merkezi, devlet güdümlü bir kalkınma yarışına dahil oldu.

Bu gelişmenin “yeşil” yönünü eleştirenler, özellikle Avrupa Sanayi Devrimi’ni inşa eden yakıtlardan çok hızlı bir şekilde uzaklaşmanın iyi bir fikir olmayabileceğini, zira yeşil teknolojilerin henüz gerçekten yenilenebilir olacak kadar gelişmediğini ve hala madenlere bağımlı olduğunu savunuyor. Fakat karar mercileri, yenilenemeyen enerji kaynakları azaldıkça böyle büyük bir hamleye ihtiyaç duyulacağından emin görünüyorlar. Her iki durumda da neoliberal küreselleşme dönemi sona erdi ve devlet güdümlü sanayileşme geri döndü.

19’uncu yüzyıl kalkınma stratejilerinin pek çok faydasının yanı sıra jeopolitik rekabet ve ardından çatışma da gelmişti. Bu burada da kaçınılmaz mı? Biden ve Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, geçen hafta ABD ve AB arasındaki işbirliğini artırmak ve Çin ve Rusya’ya karşı korumacılık ve kritik hammaddelerde ortak tedarik zincirleri temelinde daha yakın bir ittifak oluşturmak üzere bir araya gelmişti. Bu gelişme, devasa teşvikler ve ithal ikamesi içeren Enflasyonu Düşürme Yasası’nın Avrupa sanayilerine verebileceği zarar konusunda Avrupa’da yaşanan paniğin ardından geldi.

Almanya da NATO harcamalarını artırma taahhüdü verirken Polonya da Ukrayna’ya savaş uçağı göndereceğini açıkladı. İngiliz okurların kendilerini dışlanmış hissetmelerine gerek yok. Zira artık ABD, Britanya ve Avustralya arasındaki üçlü askeri savunma teşkilatı AUKUS da işin içinde. Kısa bir süre önce Avustralya için nükleer enerjiyle çalışan bir denizaltı savunma sistemi üzerinde işbirliği yapma ve üç üyenin de deniz ve denizaltı kabiliyetlerini artırma konusunda işbirliği yapma planlarını açıklamıştı. Buna karşılık Rusya ile Çin arasında “anti-AUKUS” nükleer deniz işbirliği konusunda bazı spekülasyonlar var.

Batı’nın gerilemesi ve çöküşünden bahsedilirken, küçük bir jeopolitik baskının neler yapabileceğini görmek olağanüstü. “Eski kıta”, Pax Americana’yı kurmak için daha barışçıl ve mütevazı bir liberal kozmopolit anti-milliyetçiliği resmi ahlaki sistemi haline getirmek zorunda kaldı ama bu gördüğümüz dolaylı bir medeniyet ittifakı değil mi? Batı dünyası 19. yüzyıl kalkınma stratejilerine geri dönüyor ve Rusya, Çin ve belki de İran’dan oluşan bir karşı ittifaka karşı bilim, teknoloji, sanayi ve askeri güçte aktif bir devletin gücünü bir araya getiriyor. Asıl soru bunun bir çatışmaya yol açıp açmayacağı değil. Çatışma Ukrayna’da çoktan başladı. Soru sadece bunun nasıl ve ne zaman sona ereceği ve yeni bir küresel çözümün nasıl şekilleneceği.

Kaynak: https://emrekosey.wordpress.com/2023/11/28/washington-konsensusu-oldu/

Bir Cevap Yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Adımlar Dergisi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin