KİSSİNGER REEL POLİTİĞİNİN ARDINDAKİ TRAJEDİ

“Kissinger, tarihin tersine çevrilebileceğini düşünen bir gerici ya da tarihin belli bir yönde ilerlediğini düşünen bir militan-idealist değildi.”

Çevirmenin notu: Dün ölen Henry Kissinger’ın ruhuna fatiha okuyanların en başta NATO’nun hasım devletleri olan Çin ve Rusya’nın devlet adamları olması dikkate değerdi. Aşağıda tercümesi verilen makalede Robert D. Kaplan, Kissinger’ı neden iyi bildiğini izah etmiş. Ve Şili darbesi, ülke tarihinin en büyük travması olmasının yanında, sonuçları itibariyle ve dünyanın bugünkü sosyo-ekonomik durumuna yaptığı katkıyla, yani neoliberal yağma düzeninin işaret fişeği olması açısından tarih boyunca anlatılageleceğe benziyor. Şili darbesinde en büyük pay sahibi Henry Kissinger’dı. (Emre KÖSE)


Kissinger reel politiğinin ardındaki trajedi

Robert D. Kaplan

Unherd

30 Kasım 2023

Henry Kissinger’ı yirmi yılı aşkın bir süredir tanıma ayrıcalığına sahiptim. 2000 yılından bu yana, telefonla ya da Zoom aracılığıyla konuştuğumuz pandemi dönemi hariç, yılda birkaç hafta sonu Connecticut eyaletindeki Kent’teki evinde akşam yemeği yedim. Bizi bir araya getiren, Napolyon sonrası barış anlaşmalarını ele alan ilk kitabı A World Restored hakkında Haziran 1999’da yazdığım Atlantic makalesi oldu. O yazı yayımlandıktan birkaç ay sonra ilk kez bir araya geldik.

Arkadaş olduktan sonra, Mayıs 2013’te 90. doğum gününde The Atlantic’in yayımlamaya karar verdiği ölüm ilanı niteliğindeki uzun bir övgü yazısı dışında Kissinger hakkında bir daha yazmadım. Bu yazı ile Niall Ferguson, Barry Gewen ve Martin Indyk tarafından Kissinger’ın hayatı ve düşünceleri üzerine yayımlanan üstün çalışmalar arasında, onun birkaç misafirini günün önemli meseleleri hakkında fikirlerini sunmaya çağırdığı ve sonra da onlara cevap verdiği akşam yemeği tartışmalarına dair kişisel anılarım dışında ekleyecek çok az şeyim var.

Kissinger’ın zeki ve heybetli eşi Nancy tarafından organize edilen akşam yemeği davetlerinde manşetler çoğu zaman görmezden gelinirdi. Tartışmalar Çin, Almanya, Rusya ve ABD’nin tarihi ikilemlerinden üniversitelerin sorunlarına ve büyük liderlerin özelliklerine kadar uzanıyordu. Onun huzurunda bulunarak sonraki kitaplarının bir ön izlemesini elde ederdiniz.

Fakat burada onun felsefesine ilişkin son derece önemli bulduğum bazı yorumları tekrarlamanın gerekli olduğunu düşünüyorum; önceki yazılarımda tekrarlamaya değecek kadar önemli. Zira Kissinger’ın en önemli bulduğum ve devlet adamlığı için kabaca bir rehber teşkil eden felsefesidir; zira bu felsefenin kökenleri, Hitler Almanya’sında genç bir Yahudi ve zor koşullarda yaşayan bir göçmenin oğlu olarak edindiği deneyimlere dayanıyor.

Esasında Kissinger Holokost’tan çıkarılan dersleri içselleştirmişti, ancak bu dersler kendi döneminin liberal seçkinlerinin çıkardıklarından farklıydı. Kissinger Hitler’i, ne kadar kusurlu olsa da meşru bir uluslararası sistemi yıkmaya çalışan anarşi güçlerini temsil eden devrimci bir şef olarak görüyordu. Kissinger’a göre, bir başka devrimci reis olan Napolyon’a verilen diplomatik tepkiyi konu alan ilk kitabı, Hitler sorunuyla dolaylı da olsa ilgilenmesi için bir araç sunuyordu. Kissinger’a göre ahlak ve güç birbirinden ayrılamazdı.

Aslında Kissinger, Soğuk Savaş’ın en zor günlerinde Amerikan dış politikasının en üst düzeydeki uygulayıcılarından biri olarak, ahlak konusunda kendine ahlakçı diyen pek çok kişiden daha derin düşünmüştü. Ve o dönemdeki nihai ahlaki hedef, elverişli bir güç dengesi yoluyla ABD ile Sovyetler Birliği arasında doğrudan bir askeri çatışmadan kaçınmaktı. Soğuk Savaş artık mazide kalmış gibi görünebilir ama bir gazeteci olarak Komünist Doğu Avrupa’yı tüm acımasızlığı, dondurulmuş karelerdeki yoksulluğu ve ezici baskısıyla haber yapan benim gibi biri için her zaman oldukça canlı kalacaktır. Kissinger’ın, Başkan Richard Nixon ile birlikte Kremlin ile yumuşama sağladıkları sırada bile, Sovyetler Birliği’ne karşı denge sağlamak amacıyla Çin’le ateşkes yapılmasına imkân sağlayan reel politiği olmasaydı, Başkan Ronald Reagan daha sonraki Wilsonculuk lüksüne asla sahip olamazdı.

Hakikaten de Kissinger, Soğuk Savaş döneminin diğer büyük Cumhuriyetçi dışişleri bakanları George Shultz ve James Baker III gibi realist bir enternasyonalistti. Bugün realistler neo izolasyonizme doğru sürüklendi ve bu yüzden kelimenin tam anlamıyla küçüldüler.

Kissinger’ın yazılarında ortaya çıkan inançları kesinlikle gönülsüzler için değil. Duygusal olarak tatmin edici olmasalar da analitik olarak zamansızlar. Bunlar şunları içerir:

  • Kargaşa adaletsizlikten daha kötüdür, zira adaletsizlik sadece dünyanın kusurlu olduğu anlamına gelirken, kargaşa anarşiyi ve Hobbesçu savaş ve çatışma kâbusunu, herkesin herkese karşı olmasını teşvik eder.
  • O halde asayişin özgürlükten daha önemli olduğu sonucu çıkar, zira asayiş olmadan hiç kimse için özgürlük yoktur.
  • Uluslararası ve yerel ilişkilerde temel mesele kötülüğün kontrolü değil, kendini beğenmişliğin sınırlandırılmasıdır. Zira hem içeride hem de dışarıda savaşa ve baskının en uç biçimlerine yol açan genelde kendini beğenmişliktir.
  • Politikanın amacı adil olan ile mümkün olanı uzlaştırmaktır. Gazeteciler ve özgürlük savaşçıları yalnızca adil olanla ilgilenebildikleri için hayatta işleri kolaydır. Bir ulusun kendi çıkarlarını ilerletmek için bürokratik sorumluluk yüklenen karar alıcıların böyle bir lüksü yoktur.
  • Kötümserlik çoğu zaman yersiz iyimserlikten ahlaki açıdan daha üstün olabilir. Dolayısıyla kötümserlik ille de küçümsenecek bir şey değildir.

Yukarıdakilerin çoğunun büyük filozoflardan, özellikle de Hobbes’tan türetildiği doğrudur. Fakat Kissinger’ın bunu dış politikanın günlük işleyişinde bilinçli bir şekilde harekete geçirmesi takdire şayandır.

Elbette Kissinger’dan Vietnam yüzünden nefret edilmeye devam ediliyor. Ancak her ne kadar tuhaf görünse de Kissinger ve Nixon, Vietnam’dan kanlı bir şekilde çekilirken gerçek bir karakter sergilemişlerdir: Bu şekilde davrandıkları için medyada, liberal tarihçiler tarafından yazılan tüm kitaplarda ve kamuoyu yoklamalarında kötüleneceklerini bilseler de ulusal çıkarlara hizmet ettiklerine ve Çin ve Sovyetler Birliği’ne karşı sertliklerini kanıtladıklarına inanmışlardır.

Liberallerin topyekûn ve derhal teslim olma talepleri ve muhafazakârların gerçeklikten kaçışı (zafere kadar savaşma inancı) karşısında kanlı ve metodik bir şekilde geri çekilmeleri, Amerika’nın Çin, Sovyetler Birliği ve Orta Doğu’daki güç itibarı açısından kanıtlanabilir bir etki yarattı. Zira Nixon ve Kissinger’ın dış politikası bir bütündü. Kissinger’ın Orta Doğu’daki parlak arabulucuğu Çinhindi’ndeki eylemlerinden ayrı tutamazsınız. Yine de Vietnam’dan çekilme süreci, Fransız lider De Gaulle’ün Cezayir’den çekilme sürecinden daha hızlıydı ve bu nedenle tarihçiler tarafından abartılmıştı.

Tarihin yargısına gelince, Kissinger’ın kendi anıları, tüm hatalarına rağmen, dönemin diğer Amerikan devlet adamlarınınkinden daha geniş, daha zarif yazılmış ve entelektüel açıdan çok daha uyarıcıdır. Kissinger son sözü söylemeyebilir ama ona yakın bir şey söyleyecektir.

Kissinger, Alman filozof-tarihçi Oswald Spengler’in tanımıyla “gerçek bir devlet adamıydı”: yani tarihin tersine çevrilebileceğini düşünen bir gerici ya da tarihin belli bir yönde ilerlediğini düşünen bir militan-idealist değildi. Kissinger’ın vardığı sonuç daha sağlam temellere dayanıyordu; zafere değil, uzlaşıya inanıyordu.

Bir Cevap Yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Adımlar Dergisi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin