TOTAL WAR
Ayhan SÖNMEZ
Medya izleyicisi pek çok insan için kafa karışıklığına sebeb olan ve sözde uzmanlarınca yanlış yorumlanan bir konu ile ilgili olarak, önemli bir farkın izahı gerekiyor.
Sovyet-Rus askerî sistemleri (yani silâhlar) ile NATO-Batılı muadillerinin arasındaki farklılıkları kavrama problemi var ve bu, konunun doğası gereği bir yanlış anlamayla mühürleniyor. Yalnızca hangi tarafın silâhlarının daha iyi olduğunda bahisle değil, aynı zamanda kendi doktrinlerinin amaçları üzerine de tartışmalar sürüp gidiyor.
Dönüp dolaşıp hep aynı yere varıyorlar. Bunlar, Rus silâhlarının “seri üretilmek üzere” ve “ucuz maliyetli”, buna mukabil Batı silâhlarının yüksek değerli, gelişmiş ama aynı zamanda da pahalı üretildiği şeklinde indirgeyici argümanlar. Aşırı derecede pahalı kompleksler, genellikle İkinci Dünya Savaşı’nda seri üretilen Rus tanklarının, çok daha gelişmiş ancak sayıları daha az olan Alman tanklarına karşı 10’a 1 oranında bir dezavantaja sahip olması gibi örneklerle de desteklenmektedir. Ve daha sonra bu görüşü haklı çıkarmak için, Stalin’ ın konuya yanlış atfedilen “Nicelliğin kendine has bir niteliği vardır” sözü de “Rus Savaş Doktirini”nin izahatının olmazsa olmazı. Sovyet “insan dalgası” taktiklerine yapılan yorgun tekrarlar ise usanç verici…
Bu çerçevelemedeki problemlerden biri, dolaylı ve hatalı bir şekilde, Rus doktrininin askerlere her zaman “hasım önüne atılan yem” muamelesi yaptığı ve Rus komutanlar için hayatların hiçbir zaman önemli olmadığını öne sürmeyi amaçlamasıdır; dolayısıyla silâh sistemlerinin bu hatalı önerme etrafında üretildiğine inanmak, hâliyle bu yanılgının doğal bir uzantısıdır.
Rus askerî doktrinin çerçevesini yeniden çizmenin aslında çok basit ve aydınlatıcı bir yolu var: Rus silâhları, “Topyekûn Savaş” olarak bilinen doktrine dayalı amaç ve felsefeyle yapılmıştır. Oysa Batı silâhları ‘sınırlı’ savaşlar için…
Şaşırtıcı bir şekilde (yahut da değil), bu “topyekûn savaş” standart Batı anlayışına oldukça yabancı bir kavramdır; çünkü ülkeleri hiçbir zaman medeniyetlerine kasteden bir düşmanla, dolayısıyla varoluşuna dair bir yok etme savaşıyla karşılaşmadı. Bu, kendi kahramanlarının kabul edilen yiğitliğini karalamak değil, sadece Amerika’nın büyük çatışmalara katılımının hiçbir zaman varoluşunu ilgilendiren bir nitelikte olmadığını belirtmek içindir. Amerika hiçbir zaman tamamen yok olma tehlikesi geçirmedi, halkı hiçbir zaman tam bir soykırımla veya köleleştirmeyle karşı karşıya kalmadı.
Ancak Rus halkı, İkinci Dünya Savaşı’nın, Büyük Vatanseverlik Savaşı’ nın ve bunun yol açtığı varoluşunu tehdit eden kötü durumun atalarından kalma, kökleşmiş bir hatırasını taşıyor.
Batılıların Rus halkı hakkında anlamadığı pek çok şey var. Bunlardan biri, Rusların Büyük Vatanseverlik Savaşı’na karşı takındıkları saf dinî coşkudur. Savaşın kendisi Rusya’da neredeyse millî din veya millî mit statüsüne yükseltilebilir; düşen kahramanlar azizler olarak kutsanır ve kutsal bir saygıyla hürmet edilir. Bu dinî çoşku, kısmen de olsa Sovyet döneminde Hıristiyanlığın ve dinin amansız bir şekilde kısıtlanmış olması ve Büyük Savaş’ın çıkmasıyla serbest kalışıyla açıklanabilir.
Mesela, Rusya’nın Volgograd anıtı, büyük katedralleri ve dinî salonlarında bıkıp usanmadan yâd edilen kahramanları… Sanırım başka hiçbir ülke kahramanlarına bu şekilde davranmıyor, onları bu kadar yüceltmiyor; ve haklı olarak, Sovyet halkının 2. Dünya Savaşı’nda maruz kaldığı hesaplanamaz kayıpların hatırlatılmasına gerek yok, hep hatırasını yaşıyorlar. Sonuçta, bu da Rus kültüründe askerî ve kutsal arasındaki ince çizgilerin bulanıklığını vurguluyor.
Herhangi bir Rus ile konuştuğunuzda, atalarından “Büyük Vatanseverlik Savaşı” na katılmamış tek bir Rus bulmakta zorlanacaksınız. Bu insanlar, var olup olmama kavgasını verdiği bir savaş için doğal bir genetik miras taşıyorlar. Bu, ruhlarının en derinlerine işlemiş, daha karanlık özelliklerine bile filizlenen bir travma.
Mesele şu ki, Batı’nın Rusya’yı baskı altına alma veya tamamen yok etme teşebbüslerinden yıllar sonra, yani 20. yüzyılda toplamda 50-70 milyon kişinin ölümüne yol açan savaştan sonra, tüm Rus ruhu ve kolektif bilinçaltı, NATO-Ukrayna çatışmasını yalnızca varoluşuna dair algılar. Rusya için, ABD’nin küçük, anlamsız bir çatışma veya askerî ‘macera’ diye görebileceğeci bir şey sözkonusu bile olamaz; bazıları Sovyet ordusunun isyancı mücahidlere karşı kendilerine yardım etmeye davet edenin aslında Afgan hükümeti olduğunu unutarak aksini iddia edebilecek olsa da…
Bu da bizi Total War fikrine getiriyor. Bu fikir, savaşın ezici bir emsal güce karşı uzun, topyekûn, uzlaşmaz bir angajmanla yürütüleceğinin kabulüne ve inancına dayanıyor. Ancak bu fikrin en önemli özelliği, bu tür savaşların yıllar boyunca sürdürüldüğünün ve bunların özünde de üretim savaşları olduğunun kabul edilmesindeki çok önemli temeldir. Bunları kapsayan belirleyici unsur sürdürme unsurudur…
Paradigma değişimi, savaşın geniş bir cephede, tümü uzun vadeli yüksek eğitimli profesyonel olamayacak çok sayıda birlik için ve çok uzun bir süre boyunca sürdürülmesini gerektiren bir eylem olduğuna odaklanan bir değişimdir. Özünde bu, akran bir düşmanın sizi tamamen yok etmek için ezici bir güç kullandığının üstü kapalı olarak kabul edilmesidir.
İkincisi, Topyekûn Savaş’ın kural olarak her tarafta kitlesel kayıplarla sonuçlandığı anlayışı göz önüne alındığında, hâkim felsefenin diğer bir noktası da silâh sistemlerinin pragmatizm, kullanım kolaylığı ve ergonomik tasarım sınırlamalarına bağlı kalması gerektiğidir.
Batı düşüncesine göre, yalnızca profesyonel sözleşmeli birliklerden oluşan büyük ordular, öğrenmesi, kurması ve kullanması daha uzun süren daha karmaşık sistemlerin lüksünü karşılayabilir; bunun nedeni çoğunlukla bu sistemlerin çeşitli lükslerin karşılandığı senaryolara yönelik olmasıdır. Sınırlı bir çatışmanın öngörülen sınırları dahilinde kullanılmaları. Ancak ‘Topyekûn Savaş’ paradigmasında bir sistem, daha deneyimli ‘profesyonel’ kuvvetlerin çoğunun zaten yok olmuş olabileceği bir senaryoda, yeni askerler tarafından hızla öğrenilebilecek ve öğretilebilecek bir sistem olmalıdır.
Bu, daha önce açıklandığı gibi, askerlerin hayatlarının feda edilebilir olduğunun kabûlü değil; varoluş kavgasının nasıl ortaya çıktığına dair gerçekliğin ilkeli anlayışıdır. Bunun yansımalarını şu anda dünya sahnesinde görüyoruz: Böyle bir kavramı olmayan Batı, tüm mühimmatının tükenmiş olmasından dolayı şaşkınlık içindedir. Libya’daki kısa süreli alevlenme sırasında bile NATO, kritik mühimmatları tüketierek namlusunun dibini kazımaya başlamıştı; ve şimdi, tüm Avrupa bir araya geldiğinde, Ukrayna için uzun soluklu bir çatışmanın tek bir gününün cehennemi açlığını tatmin etmeye yetecek kadar mermi toplayamıyor…
Topyekûn Savaş’ konseptinde, yalnızca kullanımı mutlak pratikliğe ayrıcalık tanıyan ve uzun vadeli dayanım için üretilebilen silâhlar tedarik ve seri üretime uygundur.










