DÜNYA DÜZENİ ARAYIŞLARI, SINIF VE İKTİSAT SİYASETİNİN İLKELERİ ÜZERİNE NOTLAR
Şevket KORAY
Bu yazıda, “Dünyada Düzen Arayışları ve Türkiye” başlığı ile düzenlenen bir toplantı vesilesiyle aldığımız notları derlemek ve ilgilenenlerle paylaşmak istedik…
*
Dünya düzeni kavramı bugünkü ihtisaslaşma içinde ilk önce milletlerarası ilişkiler disiplinin meselesidir. Bu mevzu üzerinde çeşitli bakış açıları vardır. İdeâlist ya da realist tahliller yapılabilir; ya da iktisadî ilişkileri merkeze koyan bir perspektif edinilebilir. Karalara mı denizlere mi hükmedilmeli, istikrar nasıl ve kim tarafından sağlanmalı gibi sorulara cevap aranır.
Bizim perspektifimiz; varlığı, bilgiyi ve ahlâkı en temelinden ele alan bir yaklaşım olduğu için, hem ideâlisttir hem de realisttir; iktisadî sistemle de ilgilidir, hukuk sistemi hakkında da hükümler verir; karaları ve denizi (mekânı) zaptetmeyi hedeflediği kadar, zamanı da (ruhî boyut) hedefler.
İbda Mimarı’nın Yeni Dünya Düzeni teklifini ele aldığı Başyücelik Devleti adlı eseri, çağdaş devlet sistemlerinin tenkidi ve alternatif bir siyasal sistem teklifinin ana ilkelerini açıklar. İbda Mimarı, bu eserinde meşrûluk meselesine çok ayrı bir önem atfeder. Eserin hükmü şudur: Demokrasi, Sosyalizm ve Faşizm meşrû siyasal sistemler değildir.
Peki neye göre?
Meşrûluğun en temel ölçüsü, hakikati bir bütün halinde izâh etme gücündedir. Varlık, bilgi ve ahlâk konusunda tutarlı ve geçerli bir izâhı olmayan herhangi bir sistem teklifinin meşruluğu yoktur. O halde bunlar tiranlığın varyasyonlarıdır ve aslında iktidarı bir avuç azınlığın elinde toplarken, tabi kitlelere -niyetleri bu olmasa bile- keyfi uygulamalarla zulmederler.
*
Bir problemler yumağı haline gelmiş dünya düzeni meselesinde, ki bugün bunu hegemonya krizi olarak da adlandırabiliriz, çağın büyük sorunlarından ikisini ele almak istiyoruz:
Birincisi güvenlik… Mevcut durumda, dünya nüfusunun azınlığını oluşturan ülkeler ile çoğunluğunu oluşturan ülkeler arasında önemli bir güç dengesizliği vardır. Dünya nüfusunun çoğunluğunun -azınlık tarafından- nasıl yönetileceği büyük bir kargaşa, çatışma ve belirsizlik alanı yaratmaktadır. Daha vahimi, ortaya çıkan hegemonya krizi, orta ve küçük güçler arasındaki çatışmaları da tırmandırmaktadır. Bu çatışma alanları içerisinde son 33 senedir temel savaş bölgesi İslam Coğrafyası (Anglo-Sakson tabiriyle Büyük Ortadoğu), temel saldırgan unsur da NATO’dur.
İkincil sorun, iktisadî kalkınma ve bölüşüm ilişkilerindeki sorunlardır. Bunu tek kelime ile ele almak zorunda kalsak, yoksulluk mefhumunu seçeriz; çünkü bugün dünya istihsal araçları hiç olmadığı kadar gelişmiştir ve üretim problemi yoktur. Ülkelerde, servet büyüdükçe dağılımında adaletsizlikler artmış, dekolonizasyon sonrası dönemin sonunda Batılı tabirle “başarısız” ve kalkınmamış ülkelerde korkunç bir fakirlik olgusu meydana gelmiştir. Ek olarak da, erken kapitalistleşmiş ülkelerde neoliberal politikalar ciddi huzursuzluklara yol açmaktadır. Bütün bu problemler, ülkelerin kendilerine ait koşulları içerisinde ve hatta milletlerarası bir boyutta ezilen sınıf ile ezen sınıf arasındaki kutuplaşmayı arttırmaktadır.
*
Dünya düzeni, meselesi hakkında, “artık bütün politik esnaflıkların devrinin bittiğini” ilan eden İbda Mimarı, dünyanın bir büyük hesaplaşma evresine girdiğini söyleyeli 30 yıl oldu. Gerçekten dünyanın giderek bir hesaplaşmalar siyaseti dönemine girdiğini gözlemliyoruz.
Bu, Adımlar’ın “Doğu ile Batı’nın hesaplaşması” olarak işaretlediği şeydir. Bugün Rusya Federasyonu, tarihinde hiç olmadığı kadar Batı karşıtı bir pozisyonda kendisine yeni müttefikler aramakta ve Batı düzenini paramparça etmeye çalışmaktadır. Şüphesiz ki bu çok memnuniyet verici bir hamledir. Rusya’nın büyük aydını Dugin’in Abdulhakîm Arvasî Hazretleri’ni ziyareti ise asla gözden kaçırılmaması gereken bir unsurdur. Rusya, kendi jeopolitik düşüncesinde Türkiye’yi dost ülke olarak tasavvur eden önemli revizyonlar yapmıştır.
Rusya’nın tek hamlesi, madde planında değildir. Mevcut eylemler gösteriyor ki, Ruslar, kültür plânında da yeni bir atılım yapmayı arzulamaktadır. Bu durumda, Rus aydınlara, İbda Mimarı’nın varlık, bilgi ve ahlâk alanlarını mutlak olarak temellendirdiği fikri dikkate almalarını tavsiye ediyoruz. İbda Mimarı’nın tezleri, bütün insanlığın kurtuluşunu hedefleyen bir fikir sistemidir ve yeni düzen arayıcıları eğer bu fikri gözardı ederlerse, büyük bir hata yapmış olurlar.
Demokratik Barış Teorisi’nin Kant fikrine dayandığı gibi, Doğu kendi politik hamlelerini yüz yılı aşan Üçışık-Kısakürek-Mirzabeyoğlu fikir geleneği etrafında şekillendirebilir ve temellendirebilir. Bu hamle, “Asya Despotizmi” veya “Doğu despotizmi” gibi pejoratif tabirlerle Doğu halklarına kibir ve tiksintiyle bakan ve Doğu’yu ezmeyi kendine hak olarak gören Batı tiranlığına büyük bir ideolojik tokat atacaktır.
Bu konuda bir diğer mesele, Türkiye’nin konumuyla ilgilidir. Bilhassa, gençliği soğuk savaş döneminde geçmiş bazı dimağlar, Türkiye-Rusya ittifakına şüpheyle bakmaktadır. Aslında bu ittifakın İslâm ülkeleri açısından niçin önemli olduğunu yukarıda izâh etmiştik. Tekrar edelim, Son 33 senedir İslâm dünyasının uğradığı saldırıların büyük bir kısmı NATO kaynaklıdır. Türkiye’nin uğradığı saldırıların ise tamamı NATO kaynaklıdır. Bugün, ABD bir yandan, Türkiye hudutlarında ve dahilinde Türkiye’ye karşı askerî yığınak yaparken, Türkiye’ye silâh ambargosu uygulamakta (f-35), Türkiye’nin düşmanlarıyla dostluk ilişkileri kurmakta hatta Türkiye’nin düşmanlarını silâhlandırmaktadır. ABD’nin Ortadoğu’da işlediği soykırım çapındaki suçlar göz önüne alındığında, stratejik plânının ne olduğunu kestirmek zor olmayacaktır. Türkiye’de ABD’nin neoliberal, BOP düzenine ilk ciddi ses İbda Mimarı’ndan (İslâm’dan) yükselmiş; bunun bir karşılığı olarak, İbda Mimarı ve arkadaşları kaçırılmış ve işkence görmüştür. Bunları Telegram işkencesi (ve sonunda cinayeti), ile Ünsal Zor suikasti takip etmiştir. (İbda Mimarı, Ünsal Zor’un şehadetiyle sonuçlanan terör eylemini İslâm Gençliğine saldırı olarak nitelemiştir.) Batıcı LGBT, ateizm, deizm ve neonazizmin propagandasını yapan yeni örgütler ve ağlar neoliberal Ango-Sakson kültür emperyalizminin eserleridir. Yapısal dış ticaret açığı ve yapısal iktisadî kırılganlık Türkiye’ye Batı’nın bir hediyesidir. Kısaca Türk toplumu, siyaseti, ekonomisi ve kültürü üzerindeki pek çok Türk ve İslâm karşıtı tasarı Anglo-Sakson saldırganlığından kaynaklanmıştır. Anglo-Sakson zehri Türk bünyesine yaklaşık seksen sene içinde yavaş yavaş zerk edildiği için, tesirleri kitleler tarafından doğru algılanamamaktadır.
Bu koşullar altında Rusya’nın İslâm’a ve Ehli Sünnet’e uyguladığı yüksek hoşgörü ve dostluk siyaseti son 40 senedir, temellendirilmeyen “ahlâk, siyaset, iktisat çöküyor bir şeyler yapmalıyız” söylemlerinin karşısında güçlü bir çözüm koymaktadır.
Siyasî ittifaklar, alışkanlıklar ve duygularla değil, ortak akıl etrafında inşa edilir. Bugünkü objektif şartlar içinde, Doğu dünyasının, ortak düşmanı olan Batı’ya karşı büyük bir ittifak tesis etmesinden tabiî bir şey yoktur.
*
Başlığımızın ikinci kısmı ise sınıf meseledir. Bugün, Batılı burjuva aydınlarının istihzalı bir tavır içerisinde ele aldıkları sınıf, yüzyıllarca Avrupa’yı kasıp kavurmuş savaşların nedeni ve 20. Asır’da dünyayı iki kutba ayıracak kadar büyük bir içtimaî meseledir. Yani sınıf problemi, iç iktisadî ilişkiler kadar milletlerarası düzenin de en temel meselelerinin başında gelir.
Burada belli başlı problemler vardır. Bunların en önemlileri gelir ve bölüşüm ilişkileri ve siyasal liderliktir. Büyük Doğu Mimarı’ndan evvel, sınıf, görece materyalist bir perspektiften ele alınmıştır. Güncel çalışmalar olan post-modernist yaklaşımların sınıfı belirsizleştirmeye yönelik faaliyeti de egemen sınıfın yararına bir materyalist tahlil faaliyetinden fazlası değildir.
Anglo-Sakson dünyası ve NATO kafalar tarafından sansürlenen, Büyük Doğu Mimarı’nın ruhçu yaklaşımı, bize, sınıf probleminin çözümünün anahtarını veriyor.
*
Birinci Hüküm: Sınıflar, tarih boyunca, fikirlerin ve davaların manivelası olmuştur.
O halde sınıf tahlilini yapmaktan peşinen kaçınmak, fikirsiz ve davasız kesimlerin işidir.
İkinci Hüküm: Büyük Doğu anlayışında sınıf; insan topluluklarını şu veya bu şekilde menfaat, imtiyaz ve tasallut hırsına bağlı hizip teşekkülü değildir. Bütün insanlığı kuşatan üstün insan vasıflarının merkezinde toplanacağı kitlelere dayanır.
Bir başka tarifle de sınıf, kitlelere maya tutturacak örnek şahsiyetler kadrosudur. Bu kadro yed-i eminler kadrosudur. Sınıfın adı ise, “gerçek ve üstün münevverler aristokrasisi”dir.
Üçüncü Hüküm: Sınıf varken yok, yokken var bir keyfiyettir. Sınıf dar ve hasis mânâsıyla yoktur.
O halde, (egemen) sınıf, varken yoktur, çünkü soy veya servet ayrımı yapmadan herkese açıktır. Aydınlar sınıfına girmenin olmazsa olmaz koşulu fikir çilesidir. Güzel bir analojiyle, tarihin öznesini soruşturan ruhçu tahlilde; fabrikada çile çeken işçi tipinin yerini, fikir çilesi çeken aydın tipi alır. Bu bilinçlenme problemini çözer. Elbette bu analoji müesses nizâmda işçi sınıfının acı çekmediği düşüncesini ifade etmez. Bilâkis, aydınlar sınıfının çektiği acının emsalsiz olduğunu vurgular ve her türlü fikir çilesizliğini reddeder. Çilekeş aydınlar sınıfı, işçi sınıfının maddî acılarına son verecek düzeni tesis edecektir. Böylece marksizmi meşgûl eden aktör problemi çözülmüş olacaktır. (Aynı kökten gelen “aksiyon” terimi, İbda fikriyatında, “fikrin icrası” anlamında kullanılır.) [1]
Öte yandan, Büyük Doğu Mimarı, “ıstırapsız”, “mankafa”, “işe yaramaz”, “ukalâ” sahte aydın tipini gerçeğinden ayırır ve bu tipi, “aslının orospulaştırılmış dalaleti” olarak kınar. Üstad’ın, gerçek kadrosu (kadro burada sınıf anlamındadır) “Kargabüken zehrini almış gibi kıvranırcasına fikir çilesi ve idrak ıstırabı” çekmekle sapkın aydınlardan ayrılır.
Dördüncü Hüküm: Fesatlıkların kaynağı, materyalist artık değer teorisinde olduğu gibidir. Derinlemesine bir ruhî tahlilin varacağı büyük hüküm, başıboş rejimlerde (bu rejimler, aynı zamanda İbda Miamrı’nın ifadesiyle, hakikati izah edemeyen, gayrı-meşrû tiranlık rejimleridir) biriken yanlış; zayi, istenmemiş münevverlerin yol açılmamış faaliyetlerinden doğmadır.
O halde, bir ülkenin felâketi, münevverin, kurtarıcı fikri üretememesinde ya da bu fikir bulunmuş ise tatbikinin reddinde yatmaktadır.
Sınıf meselesiyle ilgili bir diğer mevzu hürriyetlerdir. Bu noktada da “hürriyetin aslı nedir?” sorusunun cevabı aranmalıdır. Tatbik edilmesi gereken yeni siyaset ruhu, bu soruya da cevap vermelidir. Başyücelik Devleti kitabının önemli bir kısmı bu büyük mevzuya ayrılmıştır.
*
O halde, yüzyıllardır, ülkeleri iç ve dış savaşa ve kaosa sürükleyen bir büyük meselenin çözümü İbda fikriyatında, Aydınlar Sınıfı’nın iktidara gelmesiyle çözülecektir. Sınıfı ortadan kaldırma davası bu yolla tamamlanacaktır. Çünkü Aydınlar Aristokrasisi (soy ve servetten kaynaklanan maddî) sınıf egemenliğinin ilga edilmesidir. Üstünlüğün ancak ruhî ve aklî melekelerde olduğu (meritokratik) bir sistemde, aydın tipi, müdahaleci bir anlayışla içtimaî dengeleri yeniden oturtacak ve adaleti gözetecektir. Onun inşa edeceği hukuk sistemi her türlü sömürüyü ortadan kaldırırken, eğitim siyaseti insanların ahlâk ve vicdan duygusuyla ve öz iradeleriyle adil olacağı bir topluma maya tutturacaktır. Böylece bu sınıfın mayasının tuttuğu toplum, bu sınıfın kendisine dönüşür ve sınıf ortadan kalkar. İnsan nefsi bir kere yenildi mi başa geçme hırsı ortadan kalkacaktır. Son aşamada, Fransız inkılâbının arayıp da bulamadığı bir kardeşler toplumu kurulacaktır.
Eserini, “Peygamber’in Kitabı’ndan” başlığıyla sonlandıran Büyük Doğu Mimarı, bu kitaptan yönetme hırsının ve her türlü hırsın insana götüreceği felâketleri ihtar ederek bitiriyor. Böylece herkes kendi yararını -ebedî kurtuluşunu- gözetirken (iç oluş), bir üstün toplumun inşası (dış oluş) tamamlanacaktır.
*
Dünya düzeninin ve kitlelerin en büyük problemlerinden birisini yoksulluk olarak işaretledikten sonra, bu konuda da kurtarıcı ilkelerin bir özetini yapmalıyız:
1970’lerin son yıllarındaki bunalım ile ilgili Büyük Doğu Mimarı’nın işaretlediği iktisat siyasetinin ana prensipleri bugün hâlâ geçerlidir. Bunlar sırasıyla paranın, ücretlerin ve dış ticaretin dengelenmesine ilişkindir. Paranın dengelenmesi enflasyonun, ücretin dengelenmesi yoksulluğun, dış ticaretin dengelenmesi dış bağımlılığın ortadan kaldırılmasının önünü açacaktır. Üstad, dördüncü ilke olarak “hilkatten yana inkişaf” der. Bu iç kaynaklarla kalkınma demektir. Beşinci unsur devlet müdahaleciliğinin güçlenmesidir. Buraya kadar anlatılanlar, özellikle sonuncu madde neredeyse yarım asra varan neoliberal politikaların karşı çıktığı, karşı çıkmadığı yerde de iflâs ettiği hedeflerdir.
Büyük Doğu Mimarı tahlilini yeni siyasal sistem teklifiyle sonlandırır. Bu sistem, sınıfı ortadan kaldıracak sınıfın, çilekeş aydınların iktidarıdır.
*
Batı despotizminin tökezlemesiyle oluşan yeni şartlar, dünya düzeni arayışları içerisinde BÜYÜK DOĞU-İBDA ideolojisinin tatbikine uygun bir zemin oluşturmaktadır.
“Hasta adam”ın tasavvur ettiği süreden çok daha yakın bir tarihte Doğu’nun büyük çağı başlayacaktır.
…….
[1]“Fikri”, sonsuzluğu aramaya kadar geniş bir plânda müphem olmaya davet eden BÜYÜK DOĞU-İBDA, “aksiyon”da, hiçbir boşluk bırakmayacak kadar açık olmayı vazeder.










