FELSEFE VE TASAVVUF-TEFEKKÜR TARİHİ
Selim GÜRSELGİL
Diyoruz ki, İslâm tasavvufu olmasaydı, İslâm tefekkürü olmazdı. Felasife olurdu, o zaman da ortada akaid diye bir şey kalmazdı.
Her ne kadar tefekküre dönük ilk verimler ilm-i kelâmla beraber ortaya çıkmışsa da, kelâmın kapsamı dar ve metodu az çok mekanikti. Büyük kafalar ortaya çıktığında kelâmın dar kalıpları içinde duramazlardı. Nitekim tasavvuf ve felasife bu darlığın dışına taşan iki ayrı yol oldu. Başta felasife, yanlış olarak İslâm felsefesi derler ve bununla alâkasız bir çok şeyi dahil ederler, eski cağlardan kalan tüm tefekkür ve ilmin haşmetiyle ortaya çıktı ve tasavvuf izbelerde kaldı. Peşpeşe büyük kafalar çıkardı ve yeni bir sentez girişiminde bulundu. Fakat bu sentez hatalıydı, İslâm itikadına uymayan yerlere gidiyor, yer yer düpedüz küfre saplanıyordu. İmam Gazalî bunu büyük bir incelikle farketti ve yeni sentezin bütün galatlarını tek tek gösterdi. Felasifenin tabiatça İslâm’ın hakikatlerine yaklaşmaya elverişsiz olduğunu gösterdi. Ve hakikat yolunun ancak tasavvufla açılabileceğini ortaya koydu.
Büyük bir etkisi oldu İmam Gazalî’nin. Bu etki, sadece İslâm âlemini değil, tüm dünya tefekkürünü derinden etkiledi. Bu etkinin büyük bir dalga halinde Endülüs’e ulaştığı sırada, orada felasifenin en büyüğü, İbn Rüşd yaşıyordu. İbn Rüşd hışımla İmam Gazalî’ye cevap üretmeye çalışıyor, şeriat karşısında eğilip bükülüyor, çeşitli entellektüel hilelere başvuruyor ve kendinden emin görünüyordu.
Anlatıldığına göre, dünyanın bu en şöhretli filozofu, genç bir tasavvufçuyla karşılaştı: Muhyiddin-i Arabî. Bu çok büyük bir karşılaşmadır, kitaplarda yer etmiştir, ben şu an konuşulan meseleleri tafsilatıyla hatırlamıyorum. Fakat sonunda İbn-i Rüşd büyük bir hayret garkolur: “Çok garip! Ey delikanlı, öyle şeyler söylüyorsun ki, ben hayatımda hiç buna benzer sözler işitmedim. Sana ne diyeceğimi bilemiyorum.”
Çok gençti bu sırada Muhiddin-i Arabî. 20’sinde yoktu. Tasavvufa dayalı tefekkürün ilk büyük örneklerini ortaya koymaya kalkışmıştı. Kargaşaya düştü. Hadislere sarılarak çıktı. Hacca gitti. Fakihlerden ders aldı. Nihayet kendini bulduğunda yepyeni bir literatür ve daha önce benzeri duyulmamış hakikatler getirdi.
Bunlar elbette başlangıçta yerini bulmadı. Sözleri olmadık yerlere götürüldü. Zahir alimleri onu kınadı. Buna rağmen tekkelerde, özellikle Nakşîler arasında ve şairlerin mısralarında varlığını sürdürdü. Ta ki Hindistan’da İmam-ı Rabbanî zuhur edip işin hakikatini şeriat lisanıyla ortaya koyuncaya kadar zahir ve batın kavgası devam etti.
Bugün tasavvuf yolundan doğan bu büyük tefekkür, bütün varlığıyla İbda fikriyatına vücut vermekte ve yeni İslâm medeniyetinin dünya çapında verimini ortaya koymaktadır. Fakat bu dilden henüz ne fıkıhçılar, ne de sofiler anlamamaktadır. Oysa bu yol çıkış yoludur.










