YAHUDİ’NİN KURSAĞINDA KALAN ZAFER

Ayhan SÖNMEZ

Aylardır Refah’ı işgâl etme tehdidinde bulunduktan sonra Yahudiler nihayet içeri girdi. Hızlı bir şekilde Mısır’a bitişik sivil geçişi ele geçirdiler; bu, 1970’lerde kendilerine büyük avantaj sağlayan, iki ülke arasında müzakere edilen barış anlaşmasının kendilerince ihlâli demek. Geçitlere İsrail bayrakları diktiler, “Gazze’yi seviyorum” tabelasını patlattılar ve bir nevi “görev tamamlandı” ânı ilan ettiler.

Ancak George W. Bush’un Irak savaşının sonu olması gereken, ama aslında Irak isyanının başlangıcı olan ve Amerikan üstünlüğünün uzun vadeli aşınmasında büyük bir adım olan konuşması gibi, İsrail’in zafer ilânı da henüz erken.

Sonraki birkaç gün içinde, Filistinli direniş grupları, şu ânda sekizinci ayına giren savaşta neredeyse eşi benzeri olmayan bir tempoda (çoğu dramatik saha videolarına kaydettikleri) bir dizi operasyon başlattı. Direniş sözcüsü Ebu Ubeyde dinleyicilere, savaşçıların Gazze’nin güneyindeki Refah, kuzeydeki Cibaliye ve kuzeydeki Zeytun’da (İsraillilerin o zamandan beri geri çekildiği) 10 gün içinde 100 İsrail askerî aracını vurduğunu söyledi. Ebu Ubeyde, İsrail askerlerinin “bir düzine” kayıp verdiğini söyledi.

Zeytun’dan çekilmek zorunda kalan İsrail’in yoğun ateş altında kaldıkları hem Refah hem de Cibaliye’den de çekilmesi muhtemel. Daha sonra açlıktan ölmek üzere olan nüfusa yönelik hava bombardımanına ve kuşatma savaşına geri dönüş bekleyebiliriz. Daha sonra İsrail’in geri çekilmeden önce daha fazla asker ve araç kaybedeceği belki de Gazze’nin orta kısmına daha fazla baskın düzenlenebilir. Sonra bir dönem bombalama, ardından yeni baskınlar. Bu arada Lübnan Hizbullah’ı artan ateş gücüyle İsrail’in kuzey sınırındaki askerî tesisleri vuracak ve Yemen’in Ensarallah’ı İsrail ile ticaret yapan gemilere yönelik ablukayı sıkılaştıracak.

2006, 2008, 2012, 2014 ve 2021 savaşlarındaki tecrübelere istinaden, İsrail’in şimdiye kadar ateşkesi kabul etmesi ve 40-200 bin veya daha fazla kişinin öldürülmesinin güç gösterisinin şaşasına razı olması beklenirdi. İsrail bu savaşı askerlerin hayatlarındaki artan maliyetler, yerinden edilmiş Yahudiler, iktidarı oluşturan koalisyondaki çatlak ve ekonomik zorluklara katlanmak istemeyenlerin baskısı altında daha ne kadar devam ettirebilir belli değil.

İsrail önceki dönemlere göre neden bu sefer bu kadar kararlı? İsrail’in kayıpları binlere hatta onbinlere ulaşsa bile, yarım milyona yakın askeri seferber eden bu kara operasyonlarında yaşanan kayıpların sayısı İsrail tarafından katlanılabilir seviyede mi?

Muhtemelen hesaplama budur. İsrail mevcut tüm birliklerini seferber etti ve ABD, İsrail’in kullanabileceği tüm ateş gücünü sağladı. Ancak bu maksimum ateş gücü ve maksimum seferberlik (aşırı öldürme ve aşırı seferberlik) tarzı, İsrail’i normal askerî hesaplamalardan ve normal stratejik düşünceden uzaklaştırdı ve onu direnişin karşı stratejilerine karşı savunmasız hale getirdi.

Bu kırılganlığı anlamak için tarihteki Batı savaşlarını üç türe ayıralım: Clausewitz tarzı, kontrgerilla ve soykırım niteliğindeki savaşlar.

Clausewitz savaşın başka yollarla politika olduğunu söylüyor; kontrgerilla savaşları bir nüfusu kontrol etmekle ilgiliyken soykırım savaşları hayatın temellerini yok etmekle ilgilidir….

Clausewitz’in Savaş Üzerine adlı kitabı, Avrupalı ​​komşularıyla birlikte savaşan Prusya Kralı Büyük Frederick’in ve Avrupa’nın geri kalanıyla birlikte savaşan (aynı zamanda Haiti’ye karşı soykırıma varan bir savaş yürüten) Napolyon’un kampanyalarını kullanır. Bu savaşlarda amaç, düşmanın ordusuna kayıplar verdirerek, kaybeden tarafı, kazananın emirlerini yerine getirmeye zorlamaktır.

Sömürgeci kontrgerilla savaşlarında amaç nüfus kontrolüdür. İsyancı liderler suikastın hedefi oluyor. İsyancı ve asi olmasından şüphelenilen örgütler tutuklama ve hapsetme, fizikî imha ve sabotaj yoluyla dağıtılır. Uyumlu liderler bulunur ve desteklenir. Halk, “cezalandırıcı baskınlar” da dahil olmak üzere işkence furyası ve güç gösterisi amaçlı katliamlar nedeniyle korkutulmakta ve terörize edilmektedir. Bu savaşların son örnekleri, ABD’nin Irak ve Afganistan’daki savaşları ve İsrail’in Batı Şeria’daki genel davranışıdır.

Sömürgeci soykırım savaşlarında amaç imhadır. Hem depolanmış gıdalar hem de mahsuller olmak üzere gıda kaynakları hedef alınmaktadır. Kadınlar, çocuklar, savaşçı olmayanlar da dahil olmak üzere çok sayıda insan ayrım gözetmeksizin öldürülüyor. Katliamlardan sağ kurtulanlar, ölmeleri için yaşanmaz alanlara sürülür ve kaçmaya çalıştıkları takdirde onları öldürebilecek yeterli ateş gücüyle çevrelenir. ABD’deki “Kızılderili Savaşları”nın birçoğu bu modeli takip etti. Almanların 1905’te Herero’ya ve 1908’de Nama’ya karşı yaptığı soykırımlar bu neviden savaşlara misaldir.

İsrail, 2005’ten bu yana Gazze’de soykırıma yönelik bir savaş yürütmeye çalışıyor. Amaç, Gazze’yi tel örgüsü ve Gazze zarfı olarak bilinen yerleşim halkasıyla çevrelemekti; emek sarfetmeden çıkışı önlemek için otomatik silâhlar, yapay zekâ hedefleme ve sık sık “çim biçme” hava katliamları kullanmak; ve çiftçilerin tarlalarının yok edilmesi, kıyı balıkçılığının engellenmesi ve daraltılan kuşatılma yoluyla gıda kaynaklarına erişimin giderek zorlaştırılması neticesi tüm Gazze Şeridi’nin yavaş yavaş yaşanmaz hale getirilmesi…

Strateji, Gazze’yi yaşanabilir kılmayı sürdürürken aynı zamanda karşı saldırı yapabilecek ve en sonunda 7 Ekim 2023’te onları kontrol altında tutmak için inşa edilen ateş gücü çemberini aşabilecek bir askeri direniş ortaya koyan Gazze’deki Filistinliler tarafından engellendi. Uzun vadeli ölüm tuzağı Yahudileri beklemektedir.

İsrail, Filistin stratejisine karşı koymak için 7 Ekim’den bu yana bölgeyi topyekûn kuşatma yoluyla daha da daraltmaya çalışarak kıtlığa yol açtı; şeridin yaşanmazlığını derinleştirmek için tüm hastaneleri yok etti; ve son olarak, her bir bölgenin tüm Gazze Şeridi’nin olamayacağı şekilde yaşanmaz hale getirilebileceği umuduyla Gazze’yi daha küçük bölgelere bölmek için kara kuvvetlerini kullandı.

Buna cevap olarak Filistin direnişi, Gazze’yi kuşatmaya çalışmak için ateş halkaları oluşturan İsrail birlikleri üzerinde sürekli askerî baskıyı sürdürdü ve İsraillileri her seferinde kayıplar verdirdikten sonra geri çekilmeye zorladı. Tünel ağı ve dirençli yerel silâh endüstrisi, Filistinli sivil halk soykırımın hedefi olsa bile İsrail’in silâhlı direnişi yok etmesini imkânsız hale getirdi.

Artık aşırı öldürme ve aşırı seferberliğin neden İsrail’i zafere getirmeyeceğine dair konuya dönebiliriz.

Aşırı öldürme, aslında, tehdit etme yeteneğinin ortadan kalktığı anlamına gelir. İsrail’in sivillere karşı kitlesel orantısız şiddet doktrini (İsrail’in Lübnan’da yok ettiği bir mahalle için Dahiya doktrini olarak anılır), Gazze’de, eğer gerçek bir uluslararası adalet sistemi hayata geçirilirse, bir noktada gerçekleşebilecek en korkunç savaş suçları dizisiyle doruğa ulaştı. Ancak askerî olarak sonuç, İsrail’in ateş gücü tehdidini itaat sağlamak için kullanamamasıdır. Ne olursa olsun sizi yok edeceklerse, hareket eden her şeye ateş edeceklerse, hastanelere saldıracaklarsa, o zaman uymanın hiçbir faydası olmaz, meydan okumanın ek bir cezası da olmaz, çünkü fırsat bulurlarsa sizi her halükârda öldürürler. .

Aşırı seferberlik çoğu askerin yapacak hiçbir şeyi olmadığı anlamına gelir. Gazze’nin kent sathının tamamen enkaza dönüşmesi, herhangi bir kontrgerilla savaş stratejisini tartışmalı hale getiriyor: Kontrol noktaları kurarak izlenecek insan akışı yok, okullar ve işyerleri kapatıldığı için kimse işe yahut da okula gidemiyor. Yerle bir edilmiş, casus ve muhbir toplamaya çalışılacak işleyen sivil kurumların olmaması; yani tüm liderlik yer altına taşındı. İsyanı bastırmak isteyen birliklerin, görünmeyen tünellerden pusuya düşürülmeyi beklemek üzere enkâzların arasında dolaşmaktan başka yapacak hiçbir şeyleri yok. Yahudiler, savaş alanını, kendilerine pozisyon almaktan, ABD tarafından sağlanan sonsuz miktarda mühimmatı uzaklara ateşlemekten ve saldırıya uğramayı beklemekten başka hiçbir rol vermeyen bir alana dönüştürdüler.

Yarım milyon askerin seferber edilmesi, günde onlarca askerin kaybının çok uzun bir süre devam edebileceği anlamına gelse de, İsrailliler içeri girmeye çalışsa bile bu devasa sayıların gerçekten Filistinli savaşçılara etkisi olamaz. Şu ana kadar tünellere çare bulamadılar. Direniş, savaşı kelimenin müşahhas anlamıyla yeraltında başarılı bir şekilde devam ettiriyor.

İsrail ordusu askeri bir güçten çok daha fazlasıdır: Dünyanın dört bir yanından gelen ve hiçbir ortak noktası olmayan insanlardan oluşan bir ülkede sosyal uyum oluşturmayı amaçlayan bir eritme potasıdır. İsrail Savunma Kuvvetleri subay eğitim kursunda, “Yahudilik nedir?”, “Yahudi halkının benzersizliği”, “Yahudi perspektifinde insanlar ve topraklar”, “Yahudiye göre savaş ve ordu”, “Yahudilik bir din mi, bir hayat tarzı mı, yoksa bir anayasa mı?”, “Yahudi halkının kimliği” gibi ideolojik dersler ön plândadır. Ben Gurion, orduyu, “yabancı sürgünlerden gelen insan karışımının Yahudi kardeşliğinin eritme potasında ve askerî disiplin yoluyla temizleneceği, arıtılacağı ve zararlı, yabancı cüruflardan arındırılacağı” yer olarak tasavvur etti. Ordudan çok rehabilitasyona benziyor. Peki bu yarım milyonun ne kadarı karanlık tünellerde bıçaklı dövüş eğitimi aldı. Faraza aldı diyelim. Ancak sahada sergiledikleri acemilikler öyle olmadığını gösteriyor. Zırhlı araçlar için pencerelerden uzak durmanın veya piyadeleri korumanın basit kuralları bile öğrenilmemiş veya öğretilmemiş görünüyor.

İsrail kamuoyundan kötü haberleri saklamak rejim için yüksek bir öncelik ve bu durum orduyu da kapsayacak gibi görünüyor, zira askerler direnişle olan mücadelelerinden ders almamışlar gibi. Bu devasa kuvveti sahada tutmak, tedarik etmek ve her şeyden önce propagandasını yapmak, büyüklüğüyle orantılı olarak maliyetlidir; maliyetin üstesinden gelinse bile, askerî sonuçlar müsbet görünmüyor.

1905’te Almanlar savaşı Nama’ya az kalsın kaptırıyordu. Susuzluğa yenik düşen ve çılgına dönen 20 bin Alman, Hendrik Witbooi komutasındaki 2 bin çevik Nama süvarisini çölde durmaksızın kovalıyordu.

Namalı savaşçı olmayanlar, Almanlardan saklanarak açlıktan acı çektikleri çalılıklara kaçmışlardı. Almanlar sonunda teslim olma karşılığında açlığı hafifletme sözü veren misyonerleri kullanarak savaşçı olmayanları teslim olmaya ikna etmeye çalıştı. Yalan söylediler: Nama teslim olduğunda, daha ileri ölüm yürüyüşlerine ve (belki de bir Alman yeniliği) Köpekbalığı Adası’ndaki dünyanın ilk ölüm kampına gönderildiler. Almanlar soykırımı savaşla tamamlayamayınca bunu kandırarak yaptılar.

Ancak bu aynı zamanda geçerliliğini yitiren bir hiledir ve bir asır sonra Filistinliler aldatılmayacaktır.

Bir Cevap Yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Adımlar Dergisi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin