DUYGULARIN SENFONİSİ – 3
MİM VE VAV
Burhan Halit KOŞAN
“Ben, üstün ahlâkı tamamlamak için gönderildim” buyuran Allah Resûlü’ne saygı ve hürmetlerimi arz ederim. Allah’ın rahmeti ve mağfireti, Efendimiz’in şefaati, bu hadisi şerifi “bütün güzel duyguların kul plânında “mutlak eksiksizlik” olarak Allah Resûlü’nde hazineleştiğinin delilidir.” (*) içtihadı ile tefsir eden Salih MİRZABEYOĞLU ile olsun.
FİRKETE
Hoş veya nahoş duygular, sadece ve sadece insanın aklında mı kalır yoksa perspektifinin ve fizyolojisinin değişimine de yol açar mı? Duygularımızı bilimin hangi dalları tahlil, analiz ve incelemeye tabi tutar? Duygu cevherlerinin nahoş olanları yorgunluğa veya hoş olanları ruhî rahatlamaya sebep olabilir mi? Duygular katmanlara ayrılır mı ve aynı zamanda bir duygudan farklı refleksler tezahür eder mi? Zihin dünyamızda canlandıracağımız ulvî veya süflî siluetler sempatik veya antipatik tesirleri olabilir mi? Duygular, düşünce, tefekkür ve murakabe dünyamızın zenginliğine yahut fukaralığına yol açabilir mı? Duygu cevherleri, kullanacağımız kelime ve kavramların kibarlaşmasına veya kabalaşmasına tesir eder mi?
DUYGULARIN DUYARLILIĞI
Duygularımız, nöroloji alanındaki sempatik ve parasempatik sinir sistemleri ile bağlantısı olsa da geleneksel olarak biyolojinin ve psikolojinin kapsamında takip, tahlil ve analiz edilir.
Her bir duygumuz kendi içinde çok katmanlıdır. Çok katmanlı olmasından dolayı davranış, üslûp, tepki, mimik ve jestler birebir aynı olsa dahi muhatabımızda hissettiğimiz çıkış ve varış noktalarının, yani niyet ve maksat farklılıklarına göre çok farklı tavır alabilir ve çok çok farklı davranışlar sergileyebiliriz. Ne olduğumuzun veya ne olmadığımızın ifadesi olan bu fark göstergeleri paradoks değil, adeta “gez, göz, arpacık” misali mesafe ayarlamasıdır.
Mesafe ayarlaması olan tavır, eda ve davranış farklılıkları süreç odaklı beyinler için berrak, sonuca odaklı akıl sahipleri için hâlen daha müphem ve flû olduğunun farkındayım.
flû veya müphem olan bu durumu yarın değil, hemen şimdi prensibimiz ile malûm etmeye çalışalım. Çok katmanlı olan her bir duygumuz gibi “tevazu ve alay etmek” hislerimiz de çok katmanlıdır. Özgül ağırlıklarını muhafaza ederek laçkalaştırmamak ve aynı zamanda okuyucuyu aşırı teferruatla yormamak için, bu iki duygunun üç farklı çehresini ifade etmeye çalışayım. Bilgemin buyruğu: “Memuriyetimiz eşya ve hadiseleri zapt etmek.” (**)
Takdir edersiniz ki, muhatap aldığımız fert, ananevî teşkilâtlar, kurumsal yapılar ve devleti: Maturidî itikadı, Hanefî anlayışı, fikir (ideolocya), adalet, kültür, bilgi, birikim, feraset, irfan, hikmet, şahsiyet ve karakter gibi mücerret açılardan ve müşahhas açıdan da paradigma, ekonomi, statü, zümre, sabıka kaydı, genetik kodu, şecere, coğrafya kütüğü ve lisan gibi parametrelerin ölçülerine göre tahlil ve analiz kalburundan geçirdikten sonra hak ettiği “üst” veya “ast” payesini takdim edebiliriz. Teşhis, tahlil ve analize tabi tutacağımız fert ise mücerret parametrelere göre, kurumsal yapılar ve devleti ise mücerret ve müşahhas parametrelere göre değerlendirdiğimizde hakikî sonuçlara ulaşabiliriz kanaatindeyim.
DÜRÜST TEVAZU VE DÜRÜST ALAYCILIK
Tevazu duygusunun, dürüst tevazu, sahtekâr tevazu ve acımasız tevazu çehreleri olduğu gibi alay etmek hissiyatının da dürüst alaycılık, sahtekâr alaycılık ve acımasız alaycılık tarzında belirginleştiğini söyleyebilirim. Mukaddes ihtiyarın: “kimin yanında ne olduğunu bilmeyen, kimin yanında da ne olmadığını bilmez” terkibinin, dürüst tevazuun ne olduğunu ve ne olmadığını anlattığı gibi biricik formül olduğunu da ifşa etmeye mecburum.
Hani demem o ki, dürüst tevazu, kendimiz ile yaşayan ve müteveffa insanlarla, eşya ve hadiselerle ve habitatla olan aramızdaki doğru mesafeyi bulmamızı sağlar.
Dürüst tevazu, aynı zamanda kişinin, diğerlerinden ziyade kendisini mücerret açılardan ve müşahhas açıların parametre ölçülerine göre değerlendirerek ya üst ya ast payesi vermesi ile neticelenen bir süreçtir. Bu sübjektif eğerlendirmemizin sonucuna göre hayatta veya mematta olan insanlar ile mesafemizi ayarlar, eşya ve hadiseler karşısında doğru pozisyon alabiliriz. “Ahlâk, anlayıştan doğar ve anlayışı tamamlar.” (***)
Sahtekâr tevazu, failin kendisini, diğerleriyle çok fazla özdeştirmesidir. Gâh karanfil kokan, gâh gül kokan lisanımızdaki “Nabza göre şerbet veren” deyimi tam bunlar için söylenmiştir.
Mesafeleri illegâl ahlâksızlık pusulasıyla kat edenlerin karakterleri ve şahsiyetleri mavi değil, gridir. Sütü bozuk bu heykellerin, “mutlak” gramerindeki birebir karşılığı inkâr eden değil, günahkâr değil, münafıktır!
Acımasız tevazu, kendisine iyi davranmadığı gibi kendisini bütün ulvî özdeşleştirmelerden de muaf tutar. Kendi yaptıkları ve yapacakları her şeyde kusur bulan bu tipler, adeta güzel fikirli kötümserlerdir. Mistiklere has bu yaklaşım tarzı, varlıktan ziyade yoklukta şifa arayan çaresiz veya kendisine bir faydası olmasa da el feneri taşıyan körün hikâyesi gibidir.
PARADOKS YOK, AHENK VAR.
Her bir duygunun, ikametgâh adresini ve rütbesini bilmesem de hem marifet meydanında hem hakikat meydanında olsun, dürüst alaycılığın dürüst tevazuun izdüşümü olduğunu ve sahtekâr alaycılığında sahtekâr tevazuun izdüşümü olduğunu söyleyebilirim. Bu olgu bir paradoks değil, ahengin melodisidir. Şiirlere kelepçe vuran Cumhuriyet mezbeleliğinde kelimelerin senfonisini kaleme alan ve hakikî şiiri dillendiren Üstadımız’ın aşağıdaki beytine kulak kabartalım:
“Zıtlar arası ahenk, af ve günâh yarışta;
Bütün zıtlar kavgada bütün zıtlar barışta…” (****)
Doğal olan, tabiî olan her bir insanın kanını fokur fokur kaynatan ve tefekkür kazanında pişiren bu beytin şerhini ehline bırakayım. Sesli harflerimi kedi yedi, sessizler sus diyor!
Dürüst alaycılık, kibar bir çağrı, nahif bir tekit ve nezaketli bir tenkidin karşılık bulmadığı takdirde muhatap alınanı, dürte dürte uyandırmaktan başka bir şey değildir. Aşırı derecede zeki ve akıllı insanların kendilerine karşı bile merhamet göstermeden uyguladıkları bu tavrı, vasat insanların ise kendilerinden ziyade muhatapları için kullandıklarını söyleyebilirim.
Meseleyi karanlıktan çıkardık, flû görüntüsüne de el feneri tutup, elbirliğiyle bu olguyu didik didik edelim ve aydınlığa çıkaralım. Muhatabımız aldığımız fert, kurumsal bir yapı veya bir devleti, “üst” olma iddiasındaki alanın parametrelerine göre yapacağımız tetkik, tahlil ve analiz neticesinde “üst” veya “ast” olduğu kararlarından birine varabiliriz.
Kavşak ayırımı olan bu noktada muhatabımız, mücerret ve müşahhas açıdan “üst” ise tebrik ve takdir etmeye mecburuz. Aksi bir durumda, yani mücerret ve müşahhas açıdan “üst” değil, “ast” çıkması halinde kibar üslûbumuzla çağrı, nahif tarzımızla tekit ve nezaketli tavrımızla tenkit etmekle karşı karşıya kalırız.
Yaptığımız çağrı, tekit ve tenkit muhatabımızda “utanma” duygusunun canlanmasına ve pişmanlık göstermesine yol açıyorsa neşelenebiliriz. Çıplak, çırılçıplak bir ifadeyle rütbesi varmış vehmine kapılanın apoletlerini sökmek, idrak edemediği bilgisiyle hükmetmeye kalkanın tozunu almak ve kullandığı kelime ve kavramların mânâsına malik olmayanın cakasını bozmak, bizim işimiz… Çilli kız, çilli kız, “neşeli” olmak, “mutlu” olmak değildir!
Son şıkka bıraktığım acımasız alaycılık, yanlışlıkla, hatayla ve sehven bile olsa kendisini başkalarıyla özdeşleştirmeden muaf olduğuna inanır ve kendisini istisnai bir radikal olarak düşünür. Başkalarıyla olan her türlü ilişkisinin temelini bu anlayış oluşturur.
Konuşması ve her bir konuşmasıyla “küçük dağları ben yarattım” havasındaki bu kibir kumkuması, çirkef kötülüğün temsilcisidir. Müptezelliğin, kepazeliğin ve pespayeliğin plâstik mankeni olan bu mahlûkatın mücessem hâlini izlemek isteyenler, politikacılara bakabilir!
Devam edecek…
* Salih MİRZABEYOĞLU / Kültür Davamız / Sayfa: 116
** Salih MİRZABEYOĞLU / İdeolocya ve İhtilal / II Baskı Sayfa:59
*** Salih MİRZABEYOĞLU / İdeolocya ve İhtilal / II Baskı Sayfa: 77
**** Necip Fazıl KISAKÜREK / Çile / Zıtlık şiiri










