DİL MESELEMİZ

Selim GÜRSELGİL

Osmanlı’da divan edebiyatı ile halk edebiyatı arasındaki fark, nitelik farkı değil, nicelik farkıdır. Her iki edebiyatın dil anlayışları arasında bir fark görmezsiniz. Biri daha zengin, diğeri daha yereldir. Fakat temelde birbirinden kopmazlar. Osmanlı aydını, Arapça ve Farsça kavramlarla desteklenmiş ve zenginleştirilmiş bir Türkçe kullanmıştır.

Bu, kendi dönemi ve kişiden kişiye değişen kullanımı ile yüzyılları deviren dil özelliği, Jön Türklerin iki kanadı tarafından iki sert kırılmaya uğradı ve bugünkü Türkçe doğdu. İlk kırılma Servet-i Fünûn döneminde oldu. Dil, Batıcı Jön Türk anlayışının elinde Fransızca ile öyle bir yarışa kalkıştı ki, içinde neredeyse Türkçe kalmadı. Bütünüyle Arapça ve Farsça tabirlerin şekillendirdiği “ağdalı” bir dil… Tevfik Fikret’in dili…

Jön Türklerin diğer kanadı buna tepki olarak Türkçü dil anlayışını, dilde sadeleştirme cereyanını getirdi. Bu, şüphesiz çok daha olumlu bir gelişme idi. İlk Türkçüler elinde, hemen hemen 1930’lara kadar Türkçe hem büyük ölçüde sadeleşmiş, hem de büyüklüğünü korumuştu. Bu dönemde Türkçe tıpkı Fransızca, İngilizce, Almanca gibi büyük dillerin kendi içinde geçirdikleri inkılâbı yaşıyordu. Hem halk diline dönüyor, hem tüm tarihî derinliğini koruyor, hem de bir kısmı Batı’dan alınan yeni tabirlerle alabildiğine zenginleşiyordu.

1930’larda Türkçülük akımı keçileri kaçırdı. Dil meselesine din düşmanlığı penceresinden bakmaya başladı. Türkçe’nin 1000 yıllık derinliğini yok edip masa başında yaptığı yapay kavramlarla Türkçeyi yok etti. Güyâ ümmet bilincinden ulus bilincine çıkacaktı; bir milleti yok edip “yeni ulus yaratma”ya kalktı.

İşte bugün yaşadığımız facianın başlıca müsebbibi bu anlayıştır. Türkçe’nin dünyanın en gariban yerel dillerinden birine dönüşmesi, tarihî Türk tipi ve karakterinin yok edilip yerine Rum, Ermeni, Çingene karışımı bir kalabalığın vücuda getirilmesi, hiçbir fikir ve sanat büyüklüğüne ulaşılamaz olması, hepsi..

Şimdiki Türkçe ile hiçbir mücerret mânânın elde edilememesi bir yana, İngilizce, Fransızca, Almanca öğrenmek bile çok zordur. Adamların 20 ayrı kavramına sende hep aynı karşılık olunca ne öğrenebilirsin ki? Türkçeyi geride bırakarak, ulus eğitiminin sana verdiği “Türk’üz, tarihten önce vardık, tarihten sonra varız” türü hastalıklardan arınarak -hiç olmazsa- dil öğrenebilirsin.

Bir Osmanlı lügâtini aç. On binlerce anlamını bilmediğin yok edilmiş kelime. Bir de İngiliz vokabülerini aç… On binlerce yok edilmemiş, her biri işlenmiş ve tedavülde olan kelime. Bu büyük Batılı diller, dillerini sadeleştirirken, kendi tarihlerini yok etmediler, hastalıklı köken araştırması ve uydurduk dil ve millet yapma yoluna gitmediler, onun için büyük kaldılar.

Bizi ise tımarhanelik bir zihniyet, dilimizden ve ruhumuzdan koparıp ucubeye döndürdü.

Bir Cevap Yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Adımlar Dergisi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin