SİNVAR’IN UÇURUM SİYASETİ

Takdim: Yahya Sinvar’ın, İsrail’e karşı adeta, “bir gece ansızın” mesajını verdikten sonra, nasıl 7 Ekim hurucuna imza attığını anlatan yazı, onun şehadetinden önce yayınlanmış olsa da, onun şehadeti sonrası daha bir mânâlı hâle gelmiş oluyor. Bir gece ansızın diyen yiğit, sözünde, kanı ve canı pahası durduğunu göstermiş oldu…

“Sinvar’ın yüksek perdeden yaptığı konuşma, tesadüf değildi. 7 Ekim saldırısı, stratejik düzeyde ‘yenilmez ordu’ mitini yerle bir etti ve İsrail’in caydırıcılık teorisini alay konusu haline getirdi.”

Çevirmen notu: Yahya Sinvar’ın Aksa Tufanı öncesi yaptığı cesur konuşma, 7 Ekim saldırısının askeri ve siyasi arka planını hazırladı. Bu operasyon, İsrail’in “yenilmez ordu” mitini yıkarken, caydırıcılık teorisini alay konusu haline getirdi ve yerleşimci projeye ölümcül bir darbe vurdu. Aynı zamanda, İsrail içinde siyasi, toplumsal ve kurumsal bir ayrışma yarattı. Batı’da artan protestolar, uluslararası mahkemelerde İsrail’in hesap vermesi ve normalleşme sürecinin sekteye uğraması, operasyonun önemli sonuçları arasında yer aldı. Sinvar, bu süreçte müzakere kabiliyeti, stratejik sabrı ve taleplerine bağlılığıyla dikkat çekti. Uçurum siyaseti stratejisini ustalıkla kullanarak, İsrail’i varoluşsal bir krizle karşı karşıya bıraktı. Sinvar’ın hedefi, adımlarının geçici etkiler yaratmadığını göstermek ve Filistin direnişini daha geniş kapsamlı ve katılımcı bir özgürlük mücadelesine dönüştürmekti. (Emre KÖSE – 27 Ekim 2024)


Sinvar’ın zihniyetinde uçurum siyaseti

Bilal Tab’uni, el-Ahbar

29 Haziran 2024

6 Haziran 2021’de, Hamas’ın Gazze Şeridi lideri Yahya Sinvar, hareketin üniversiteler birimi tarafından düzenlenen özel bir toplantıda konuşma yaptı. Burada esas mesele, konuşmanın tamamı değil, içerdiği ve o an dinleyicilerin tam anlamıyla kavrayamadığı bazı detaylardı. Açıklıklarıyla tanınan Sinvar’ın sözleri, gelecek dönemin kritik bir dönemeç olacağına ve çatışmanın yeni bir boyuta taşınacağına işaret ediyordu. Bu yeni aşama, İsrail’in varlığını tehlikeye sokabilecek bir döneme kapı aralayabilirdi.

Konuşmanın tüm noktalarına değinmeyeceğim, zira bir buçuk saat süren bu konuşmada Sinvar, direnişin sahayı şekillendirebilecek kapasitede olduğunu pek çok kez vurguladı. Ancak ben sadece kısa bir kesiti, bir dakikadan az süren bir kısmı ele alacağım.

O gün Sinvar’ın şu ifadeleri kayda geçti:

“İşgal güçlerini iki seçenekle karşı karşıya bırakacağız. Ya uluslararası hukuka ve kararlarına uymalarını, Batı Şeria’dan ve Kudüs’ten çekilmelerini, yerleşimlerini boşaltmalarını, esirleri serbest bırakmalarını ve mültecilerin geri dönüş hakkını tanımalarını sağlayacağız; ya da biz –dünya ile birlikte– bu taleplerin gerçekleşmesini zorlayacağız. 1967 sınırlarında, Kudüs dahil, bir Filistin devleti kurma hedefimizi gerçekleştireceğiz. Aksi takdirde, işgal rejimini uluslararası irade ile çelişen bir noktaya sürükleyecek, onu dünyadan ve bölgeden şiddetle tecrit edecek ve son yıllarda direniş cephelerinde yaşanan çözülmeleri tersine çevireceğiz.”

O sırada bu sözler, biçim ve içerik bakımından kulağa popülist, hatta doğaçlama ve gerçeklikten uzak gelebilirdi. Fakat sonrasında yaşanan gelişmeler, bu sözlerin altının dolu olduğunu gösterdi. Detaylara geçmeden önce, konuşmanın bu kısmına dikkatlice baktığımızda bazı genel sonuçlara varabiliriz:

Sinvar pragmatik bir lider; topu karşı tarafın sahasına atmayı iyi bilir. Mantıklı çözümlere açık, zeki ve politik tecrübesi kadar mücadele alanında da deneyimli biridir. Haklı bir davanın temsilcisi olarak hareket eder ve uluslararası toplumla çatışmak yerine, onu kendi sorumluluklarıyla yüzleştirerek harekete geçirmeye çalışır. Bu bağlamda, işgal rejimini uluslararası kararları uygulamaya zorlamayı amaçlar.

Sinvar’ın yaklaşımı, Filistin meselesinin uluslararası toplumda yeniden gündem olmasını sağlama stratejisine dayanır. İsrail’i, işgal altındaki topraklarda varlığını sürdüremez hale getirmek için hem diplomatik hem de saha mücadelesini ustaca kullanmayı hedefler.

Sinvar, milli ve ilkesel haklara bağlılığını net bir şekilde ortaya koydu ve bu haklardan –özellikle Kudüs, esirler ve mülteciler meselesi– taviz vermeye yanaşmayacağını vurguladı. Bu haklar, birbirinden koparılamayacak, bütüncül bir çözüm paketinin parçası olarak görülüyor.

Bazen, bir kişi imkânsızı talep ederek karşı tarafı zor durumda bırakır. Sinvar’ın yapmak istediği tam olarak buydu, diye düşünüyorum. Başka bir deyişle, bu sözlerin altında gizli bir tehdit yatıyor: İsrail’in yükümlülüklerinden kaçınması durumunda, bölgede büyük bir patlamanın yaşanacağı mesajını iletmek. Adeta Hamas lideri, açıkça söylemese de şu ifadeyi ima ediyordu: Biliyoruz ki işgal güçleri bir yıl içinde taviz vermeyecek. Bizim ise artık sabrımız kalmadı ve yüzleşmek zorundayız.

Bu açıklama, kısıtlı ya da takside bölünmüş çözümleri kabul etmek anlamına gelmiyor. Bilakis, İsrail’in çözüm önerilerini reddetmesi, Sinvar’a direnişi meşrulaştırma fırsatı veriyor. Bu da onun stratejik zihniyetini –saha baskısı ile siyasi manevrayı ustaca birleştirmek– gözler önüne seriyor.

Son olarak, bu konuşma, İsrail’i abluka, tecrit ve dünya kamuoyundaki itibarını sarsma yönünde planlı bir stratejinin varlığına işaret ediyor. Amaç, İsrail’in uluslararası imajını öyle bir şekilde zedelemek ki, oluşan çatlağı onarmak neredeyse imkânsız hale gelsin.

Sinvar sözünü söyledi ve ardından gelen Aksa Tufanı, bu konuşmanın askeri ve siyasi alandaki somut tercümesi oldu. Tarafsız bir değerlendirme yapacak olursak, 7 Ekim öncesinde, İsrail’i bu denli zayıflamış, yıpranmış, seçenekleri tükenmiş ve hedeflerine ulaşmakta başarısız bir durumda tahayyül mümkün değildi. O gün gerçekleşen saldırının yarattığı kökten değişim, adeta durgun suları harekete geçiren bir deprem gibiydi. Bu hamle, uzun zamandır süregelen ulusal durağanlığı sona erdirdi, dengeleri kökten değiştirdi ve yıllardır kısıtlı ve seçici direniş stratejisiyle sınırlı kalan hürriyet mücadelesine, katılımcı ve geniş kapsamlı bir ruh kazandırdı. Aksa Tufanı’nın mimarisi, en iyi savunmanın saldırı olduğu ilkesine dayanıyordu. Burada şu noktaya dikkat çekmek gerekir: Mücadelenin düşmanın sahasına taşınması, kısa süreliğine bile olsa, işgal rejimini varoluşsal bir yol ayrımına getirdi. Bu hamle, İsrail’e sahnede yalnızca geçici bir unsur olduğunu ve ortadan kalkmasının mümkün olduğunu yeniden hatırlattı, yeter ki gerekli koşullar sağlansın. İsrail’in hafızasını tazelemek zaman zaman gereklidir ve yerleşimcilerin bilinçleri üzerinde kontrol sağlamak zorunludur. Zira bu yerleşimciler, Siyonist projenin temelini oluşturan zorla yerleştirme ve sökme politikasının ürünleridir. Bu nedenle, her zaman kendilerini güvende hissetmedikleri bir toprakta bulunduklarının farkında olmaları sağlanmalıdır.

Sinvar’ın yüksek perdeden yaptığı konuşma, Aksa Tufanı öncesinde bir tesadüf değildi. 7 Ekim saldırısı, stratejik düzeyde “yenilmez ordu” mitini yerle bir etti ve İsrail’in caydırıcılık teorisini alay konusu haline getirdi. Bu saldırı, savaş kurallarını tamamen altüst ederken, yerleşim projesini ölümcül bir darbe ile vurdu. Aynı zamanda, İsrail içinde siyasi, toplumsal, güvenlik ve hukuk alanlarında yatay ve dikey eksenlerde eşi benzeri görülmemiş bir bölünme yarattı ki, bu noktanın önümüzdeki aylarda önemli sonuçlar doğurması bekleniyor. Operasyonun bir diğer dikkat çekici etkisi, Tel Aviv’i zor kararlar almak zorunda bırakması oldu. İsrail’in, tarihinde ilk kez uluslararası mahkemelere hesap vermekle karşı karşıya kalması ve Batı’daki sokaklar, meydanlar ve üniversitelerde işgalcilerin suçlarına karşı protestoların büyümesi, öfke dalgalarının yükselmesi, ayrıca dış politik desteğin giderek zayıflaması kayda değer sonuçlar arasında yer aldı. Bunun yanı sıra, boykot kampanyaları yeniden ivme kazandı ve İsrail ile Arap ülkeleri arasındaki normalleşme süreci –büyük ölçüde yaşanan utanç nedeniyle– yavaşladı. Son olarak, Gazze’yi destekleyen cephelerin de alevlenmesi, operasyonun bir diğer önemli neticesi oldu. Aksa Tufanı’nın sonuçları, aslında Sinvar’ın daha önceki konuşmasında işaret ettiği gelişmelerin tam karşılığı oldu. Ebu İbrahim (Sinvar), müzakereleri yönetme konusundaki ustalığı, önerilere yönelik eleştirileri, taleplerine olan sıkı bağlılığı ve krizleri yönetirken gösterdiği sabrı ve stratejik zekâsı ile, işgale İsrail’in kendi üstten bakış açısıyla karşılık verdi. O, uçurum siyaseti konusunda ustalaşmış bir lider olarak, adımlarının asla bir “fırtınanın geçici bir etkisi” olmayacağını biliyor.

Kaynak: EMRE KÖSE

Bir Cevap Yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Adımlar Dergisi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin