KOÇ’UN DERDİ KÜRT DEĞİL, İNSANLIK
Mehmed KAYA
Rahmi Koç’un anlattığı fıkrada “Kürt” kelimesinin geçmesine takılmamak gerek; zira fıkranın orjinalinde kastedilen Anadolu kadınıdır. Koç gibi sermaye figürlerinin ne millet düşmanlığı ne de aidiyet hissettikleri bir millet bilinci vardır.
Jean-Paul Sartre’ın Nazi Almanyası’ndaki Yahudi düşmanlığı için kurduğu şu ifadelerdeki Anti-Semitizm kavramını ırkçılık diye okursak ne kadar doğru olduğu anlaşılacaktır:
“Bana kalırsa, anti-semitizmin yoksul insanların züppeliği olduğu rahatlıkla söylenebilir. Çünkü zenginler bu tür duygulara kendilerini kaptırmaktan çok, onları çıkarlarının elverdiği yönde kullanmayı tercih ederler. Bunu iyi becerir onlar. Dolayısıyla anti-semitik zihniyet, doğal olarak, orta sınıf insanların arasında yaygınlık gösterir. Bunun böyle olmasının asıl sebebi de, pek tabiî, bu insanların kendilerini daha ihtiyatlı tercihlere zorlayacak ne topraklarının, ne şatolarının ne de evlerinin olmayışıdır.”
Rahmi Koç dediğimize de bakmayın o da bir sembol. Türkiye’deki ve dünyadaki sözde elitist burjuvazinin gözünde, kendi fildişi kulelerinin dışında kalan tüm insanlık; ucuz, aşağılanması gereken ve “evrimini tamamlayamamış” kitlelerden ibarettir. Onların kitabında ırk, dil veya din ayrımı yoktur; onlar için yalnızca iki millet vardır: Yoksullar ve Zenginler.
Bu sebeple, herhangi bir etnik unsurun bu fıkrayı üstüne alınmasına gerek yok. Ses yükseltmesi ve karşı çıkması gereken, tüm ezilen halklardır.
İşin en kötü tarafı ise bu aşağılanmanın kitlelerde rahatsızlık uyandırmaması. Halklar, kendilerini sömüren bu zihniyete yaranmaya, yavşamaya, onların önünde eğilmeye ve kölelik düzenine boyun eğmeye devam ediyor.
Frantz Fanon’un “Siyah Deri, Beyaz Maskeler” adlı eserinde David Diop’tan alıntıladığı şiir efendisine benzemeye çalışan kölenin halini çok güzel ifade ediyor;
“Sahte komplimanlarla
Dişleri parıldayan kardeşim benim,
Gözlükleri altın çerçeveli kardeşim,
Beyaz efendiler onunla konuştu diye
Gözleri mavileşen
Gözleri mavi ışınlar saçan kardeşim.
İpek yakalı smokinini giyinip,
Kibarların, hayırseverlerin,
Biti kanlı pezevenklerin
Girdiği salonlarda
Usturuplu kahkahalar atan,
Yılışık mı yılışık mimikler çıkaran,
Kurumundan yanına yaklaşılmayan kardeşim.
Zavallı kardeşim benim,
Nasıl acıyoruz sana, bilsen, nasıl acıyoruz
O uygar, umursamaz alnında
Cılız bir gölgeden başka bir şey değil
Doğduğun ülkenin güneşi
Ve orada büyükannenin kulübesi.
Utançtan yanaklarını kızartıyor insanın,
Suçluluk duygusunun ve aşağılanmanın
Yıllarca soldurduğu yanaklarını…
Ama, ağır bir yük gibi sırtından attığın zaman
Adamdan sayılma kaygısını
Ve boşalttığında kursağını
Boş ve parlak laflardan
Düşeceksin sen de o zaman
Acı ve zorlu yollarına Afrika’nın
Ve bu kırık dizeler ritm verecek
Senin de zorlu yürüyüşüne o gün.
Öyle yalnızım,
Öyle yalnızım ki Afrika’da!”
Aynı yazar, elitist burjuvazinin sermayesinin yoksulların kanı, gözyaşı ve emeği üzerine kurulduğunu da şöyle ifade ediyor;
“Beyaz adam babamı öldürdü
Çünkü onurlu adamdı babam,
Annemi kirletti Beyaz adam,
Annemi güzeldi çünkü.
Beyaz adam belini kırdı kardeşimin
Güpegündüz, yol ortasında
Çünkü güçlüydü kardeşim.
Ve sonunda bana döndü Beyaz adam,
Elleri kan içinde.
Önce nefretini tükürdü yüzüme
Sonra “Hey velet,” diye buyurdu
Bir tanrı azametiyle,
“Hey velet, bir leğen getir bana,
Bir de havlu
Ve su dök ellerime.””
Vahşi kapitalizm ve onun elitist işbirlikçileri, topyekûn insanlığı sömürmeye programlanmış katliam müessesesidir. Dün Afrika’yı, Güney Amerika’yı kurutanlar, bugün Ortadoğu’yu kana bulamakta, yarın ise tüm insanlığın geleceğine göz dikmektedir.
Küresel sömürü düzenini yerle yeksan edip yeniden cihana nizam verecek olan TÜRK’ün toprağında, sömürgeci burjuva zihniyeti asla kök salamayacaktır.
Çürümüş düzeni yıkacak, insanlığın hak ettiği onurlu ve adil hayatı yeniden yeryüzüne takdim edecek olan yine TÜRK’tür.
İnsanlığın ve mazlumların nihai kurtuluşu, TÜRK’ün Cihan Hâkimiyetinde.










