DUYGULARIN SENFONİSİ – 8
Burhan Halit KOŞAN
NÜKTE
MİM VE VAV
“Ben, üstün ahlâkı tamamlamak için gönderildim” buyuran Allah Resûlü’ne saygı ve hürmetlerimi arz ederim. Allah’ın rahmeti ve mağfireti, Efendimiz’in şefaati, bu hadisi şerifi “bütün güzel duyguların kul plânında “mutlak eksiksizlik” olarak Allah Resûlü’nde hazineleştiğinin delilidir.” (*) içtihadı ile tefsir eden Salih Kumandanım ile olsun.
FİRKETE
Rüyalarımız ve mizâh anlayışımız, duygularımızın göstergesi midir? Tarihî şahsiyetleri zan altında bırakan ve kahramanlara şaibe bulaştıranlar, hangi duygularla hareket etmektedir?
Noktalama işaretleri, insanların duygularını, kusurlarını veya mükemmelliğini ele verir mi? Ulvî duygularımızı bayındır kılabilmemizin biricik yolu, aziz fikrin hudutları içerisinde ikâmet etmemizi gerektirmez mi? Müşterek duygu birliği, kolektif hafıza birliğini veya müşterek hafıza birliği, kolektif duyguların birliğini sağlar mı? Aklını kaybetme sürecindeki insanlık, duygularını da kaybetme sürecinde mi?
BORAZAN
Aziz fikrin yaverlerinden biri olan mizâh, diğer şeylerin yanında, ortak anlam ya da bilgi yoluyla bir grup veya bir millet içindeki bağları kuvvetlendirebilen bir araçtır. Mizâh aracının dikey formatı nüktedanlık, yatay olanı karanlıktır. İki mizâh türünün çıkış noktaları farklı olduğu gibi, varış noktaları da farklıdır. Mizâh, yatay olan karanlık melânetini maskaralık, soytarılık, şarlatanlık, komedi, komiklik, alay, ironi, gırgır, şamata, kara mizâh, parodi ve politika maskaralığı ile kendini gösterir ve tetikçisi olan katil kahkahalar ile seri cinayetlerini işler ve “yok etmek fikriyle” birleşir. Bir ile yüz rakamı arasında kaç tane sekiz var?
Karikatür, parodi ve politika sirkinde sergilenen alay, çoğu zaman ironi yoluyla aktarılır ve her zaman hem yıkıcı hem de taşıdığı olumsuz mesajlarla fazlasıyla tahripkardır. Bir kişiyi, bir grubu ve bir milleti küçük düşürmeyi amaçlar. İstihza, yani alay etmenin beslendiği ironi kelimesinin etimolojisi tanımına ışık tutuyor. Yunanca “Eironeia” kelimesinden gelen ironi, “gizlemek” anlamına gelmektedir. Gerçekten de ironiyi yapan kişi çift anlamlı kelimeleri ve rakamları saldırmak için kasıtlı bir şekilde kullanarak kendini gizler. Başka bir kişiye karşı üstünlük sağlamak için kullandığı dili rayından çıkarır ve lisanı bir silâha dönüştürür. Aşırı agresif ve saldırgan eğilimleri ile üstünlük sağlamak ve muhatap alınanı yok etmek üzerine hareket eder. İroni yapanın temel duygusu istihza (alay etmek) ve küçümsemedir.
Ümidi tükenmişlerin ve umudu bitmişlerin kullandığı kara mizâh, hiçbir açıdan komik bir tarafı olmayan ölüm, zulüm, soykırım, işkence, yoksulluk ve savaş gibi kapanmaz yaralar açan trajik meseleleri komediye dönüştürür. Her bir insanın hayatına sessizce eşlik eden kalıcı acıları kristalize ederek alay edici bir üslûpla gülünç duruma düşürür. Bu pespayeliği yetmezmiş gibi, ahlâk ölçülerini baltalaması ve insan değerlerine saldırarak skandala yol açar. İnsan onurunu ayaklar altına alan her şeyi sömürür, bayağı ve adi komikliklere tahvil ederek nemalanır. Mizâh alanının vicdansızı diyebileceğimiz kara mizâh, ağlamamak için gülmek veya “ağlanacak halimize gülüyoruz” atasözümüzdeki cinnet hâlidir.
Kara mizâhın tetikçisi olan katil kahkahalar insanların kalbini duyarsızlaştırarak rehavete sürükler. Hani demem o ki, kahkaha, bir nevi kalbe yapılan lokal anestezi uygulaması olup insanoğlunun gevşemesini ve rahatlamasını sağlasa da ruhî duyarlılıklarından uzaklaşma riski taşır. Aynı zamanda “Mutlak” esaslara, erdemlere, ahlâka, yasalara savaş açan yatay mizâh, fertleri duyarsızlaştırdığı gibi, devletleri ve azametli imparatorlukları bile soluksuz bırakan, çürüten, tüketen ve harabeye dönüştüren sebeplerinden bir sebeptir.
“Tohum saç, bitmezse toprak utansın!
Hedefe varmayan mızrak utansın!” (**)
Üstadımız’ın üç sayı yayınladığı “Borazan” isimli mizâh gazetesi, bu alanın, asla ve kata boş bırakılamaz bir alan olduğunu hatırlamamız için kâfi olsa gerek. Evet, karanlığın üzerine yürüyebilmemiz ve ruh kökümüzü kurutmaya çalışanların tedhiş ve tahrifatını pasif hâle getirebilmemiz ve ahalimizi aydınlığa kavuşturabilmemiz için, bataklığa çevrilen her alanda “Mavi Bayrak” anlayışına mutabık yürüyen çınar fidelerini dikmemiz gerektiği gibi nükteli mizâh alanında da çınar fidesi dikmemiz gerektiğine inanıyorum.
Evet, mukaddes dinimiz ve dilimiz başta olmak üzere siyaset, riyaset, ticaret, metafizik ve tarih gibi mizâh sanatı alanında da dikey olan nüktedanlık çınarını dikmeliyiz. Hani demem o ki, erdemlerin, değerlerin ve aşk ordusunun askeri olduğumuza göre karanlığın hüküm sürdüğü her yeri aydınlığa kavuşturmamız gerektiği gibi mizâhı da aydınlığa çıkarmalıyız.
Mizâh, tarihin dolambaçlı yollarına ve zamana göre farklılıklar gösterir ve çok farklı fayda yollarını kullanır. Mizâh sanatının dikey formatı nüktedanlıktır ve genelde dili ve düşünceyi kullanır. Hassas bir şekilde anlamamızı sağlar. Kendisini bilimin duvarlarına hapsetmek ve varlığını kızgınlık zırhıyla korumak yerine, olumlu bir hâleti ruhiye ile kelimeleri kullanarak alternatif sunar. Dikey mizâh eğilimine sahip olabilmek için kişisel farkındalığını geliştirmiş olmak ve haklı olmanın getirdiği bir özgüven gerekir. Basit ve sıradan komikliği reddeden bu anlayış, her bir insanın dudağında takdir etmenin tebessümü ile karşılık bulacağını ifade edebilirim.
Takdir ederseniz ki, çocuklar, ergenler ve yaşlılar ile iletişim kurmak zordur. Nesiller arası farktan dolayı ortaya çıkan provokasyon ve kurallara karşı gelme ile bağlantılı çatışmaları mizâhın diliyle atlatabilir, asgariye indirebilir ve iletişim sağlayabiliriz. Dikey mizâhın her ne kadar performansa dayalı bir karakteri olsa da iletişim kurmakta zorlandığımız kesimlerle, tatlı bir tebessüm ile “var etme fikrinde” birleşebiliriz.
Dudaklarımızda bıraktığı tatlı bir tebessümle kendini gösteren dikey mizâhın trajik boyutu olmakla birlikte, nüktesi ile sonsuzlukla uzlaştığını ve içeriğinde erdemleri, ahlâkı, örfü ve saf bilgiyi barındırdığını söyleyebilirim. Evet, nükte, insanı gerginleştiren, asabını bozan ve sinirlerini laçkalaştıran fani gerçeklerin tehditleri karşısında bir zırh, kötülükler karşısındaki savunma mekanizmasıdır. Sonsuzluğu yudumlayan aziz insanların dilinden dökülebilecek her bir nükte bir şuur patlaması ve hakikatin bir kıvılcımıdır. Vakanüvislere göz attığımız takdirde beşer tarihinde her bir nüktesi ile şuurda sıçramamıza ve hakikatle yüzleşmemize sebep olan çok yakın bir tanıdığımız var. Dikey mizâhın solmayan ve pörsümeyen üstadı ve dünya döndüğü müddetçe nüktenin ebedî virtüözü elbette ki, Nasrettin Hocamız…
Büyük Doğu fikrinin yaşlanmayan delikanlısı olan Nasreddin Hoca’ya mutabık nükteler ile hakikati ifşa edebiliyor, anlatabiliyor ve dillendirebiliyorsak, zihnî faaliyetlerimiz meşrû ve duygu parametrelerimiz sağlıklı demektir. Bir kısım insan paradoks olarak algılasa da ulvî mizâh ile Allah’ın rızasına mutabık öfkenin, aynı imân havuzunun damla kabarcıkları olduğunu bilmeliyiz. Ahmaklığa, günâha, yanlışa, çirkin batıla ve Türk örfüne karşı düşmanlık besleyen mahlûklar karşısında gösterilen öfke ile ulvî mizâhın kaynağı bir ve aynıdır. Aynı kaynaktan beslendikleri hâlde dikey mizâh ile öfkenin paradoks olduğunu ısrar edene “Allah, şifa versin” temennisinde bulunur, kem söz diyemem.
Bu, tıpkı mantıksız bir talebi hiç eğip bükmeden ve kıvranmadan, doğrudan reddetmenin anlaşılır bir cevap olduğu hâlde anlaşılmaması gibi. Sonuçta, biz insanlar için rasyonellik, duygusal ve siyasî bir başarıdır.
Bayağı komiklik ve edebî olan bir tebessüm arasındaki kapanmaz uçurum gibi insanların mizâh anlayışları da hem duygularının hem kendilerinin ne olduğunu veya ne olmadığının göstergesidir. Hani demem o ki, bir insanın kimliğini veya kimliksizliğini, şahsiyetini veya şahsiyetsizliğini, karakterini veya karaktersizliğini, medenî veya vahşîliğini mizâh anlayışı ele verdiği gibi, öfkesinin ve kininin yöneldiği figür ve vakalardan da anlayabiliriz.
Mizâh konusunu dört başı mamur bir şekilde bitiremediğim için diğer suallerin cevabına da değinemedim. Kıymetli okuyucuyu çok fazla sıkmadan mini minnacık bir not düşeyim ve perdeyi şimdilik kapatalım.
SAFINI BELİRLE
Dizginlenmesi gereken lâiklerin “benim bilmediğim bir şey, yok demektir” ahmaklığına denk “kaba softa – ham yobaz” kesimler de bilmediği ve görmediği şeyi göremez ve hatta dinlemeye bile tahammül edemez, “yok” der. Bu tahammülsüzlükleri ve söyledikleri sıkıntı değil, problem hiç değil. Bu yüzden beşer tarihi boyunca camları ve pencereleri kıranlar, çığır açanlar ve duvarları yıkan insanlar var. Mavi Bayrağın sunduğu bütün öneriler ile muhtemeller hakkındaki görüş ve kanaatlerinin istikbâldeki gerçekler olduğunu şimdiden söyleyebilirim. Bu durum, gaibi bilmek anlamına gelmez, istikbâli ferasetle görebilen basiret sahibi mânâsına gelir.
İskeletle zina eden rejim, kalbimize ve irademize ipotek koyamaz. Tehditlerinin faydası olmayacak. Doğu’da ve Güney’de tutuşan yangın ateşi, müesses sistemin sarsılmasıyla ve tökezlemesiyle sona ermeyecek. En içten duygularımızla samimi bir şekilde yürüyeceğiz, gücümüz yettiğince gerçeği, doğruyu ve hakikati dillendireceğiz. Haritaların ve sınırların değişeceği çağın kapıları açıldı, demirin çağı çok yakın, safını belirle!
Devam edecek…
* Salih MİRZABEYOĞLU, Kültür Davamız Sayfa: 116
** Necip Fazıl KISAKÜREK, Çile – Utansın şiiri










