DİLİN DOĞUMU VE GELİŞİMİ
Selim Gürselgil
Ekonomi üstüne yorum yapacağım da suç mudur, değil midir, bu yeni kanunları da tam bilemiyorum. Misal geçen gün kadının teki astroloji üstüne yorum yaptı, anında paket ettiler. İnsan bir yaştan sonra çekiniyor, bunlarla uğraşmak istemiyor.
En iyisi dil üzerine konuşayım. İnsan ne çekerse dilinden çeker demişler. Oradan yırtarız belki.
Bakın arkadaşlar, bugünkü bilimin verilerine göre, insanlığın bir tek kökten geldiği tartışılamayacağı gibi, dillerin bir tek dilden türediği de tartışılamaz. Hepsi kökende tek bir dildir. İster Afrika’da, ister Amerika’da, ister Avrupa ve Asya’da konuşulmuş olsun, ister yüzbin sene önce konuşulup unutulmuş, ister hâlen konuşuluyor olsun, yeryüzünde insanoğlunun konuştuğu tüm diller bu “ilk dil”den türemiştir.
Bilginler bu görüşe “monogenesis-yekten oluş” adını verir. Tabiî karşıt görüşler de vardır. Fakat Amerikalı Noam Chomsky’nin incelemelerinden sonra bu karşıt görüşler önemli ölçüde geri çekilmiştir. Chomsky, dilsiz ve sağır hastalar dahil pek çok veriyi inceleyerek, ilk dilin bundan 100 bin yıl önce bir mutasyonla aniden ortaya çıktığını ve zamanla çeşitlendiğini iddia diyor ve bu çeşitlenmeye rağmen tüm insanların hâlen bir “universal language-küllî dil”e sahip olduklarını iddia ediyor.
“Bundan 100 bin yıl önceki mutasyon” kısmını çıkarırsak, biz de hemen hemen bu kanaatteyiz. Çünkü mutasyon, evrimcilerin açıklayamadığı her şey hakkında bol keseden kullandıkları bir kavram. Yani dilsiz dilsiz dolaşırken, bir ânda nereden geldiği belli olmayan bir mutasyon, “aa konuşabiliyorum!” Yok böyle bir şey… “100 bin yıl önce” demesi de biraz atmasyon. 100 bin yıldan daha önce yaşayan insanlar dilsiz miydi yani? Mümkün değil.
Dil, ilk insanla birlikte vardır. Dil, insana özgü bir şeydir. Hayvanların da kendi aralarında bir anlaşma sistemi varsa da, hiçbir hayvanî ses ve işaret, insan dilinin oluşumunu açıklayamaz. Dil, düşünce ile beraber, insana verilmiş bir şeydir. İnsan konuşabilme istidadıyla doğar; bu istidat ona verilmiş olan “küllî dil”dir. Zamanla çeşitli dillerde konuşmayı öğrenen veya hiçbir zaman konuşamayan insanlar dahil tüm insanlar, onlara verilmiş olan bu “küllî dil-çekirdek düşünce”ye sahiptir.
Bu konu bizim davamızın görüneceği alanlardan biridir. İstidatlılarını, araştırmacılarını, düşünürlerini bekliyor…
He şunu da ilave edeyim: Dil meselesi “dindışı” bir mesele değildir. İslâm tarihinde öyle derinden tartışılmıştır ki, belki de Batı’da halen bu tartışmalara yaklaşılamamıştır. Neredeyse bütün âlimler bu tartışmaya katılmışlardır.
Başlangıçta -genel olarak- Ehl-i Sünnet, dilin “tevfîk”, yani Allah’ın öğretmesiyle olduğunu, Mutezile ise “ıstılah”, yani insanlar arasındaki uzlaşmaya dayandığını savunmuşlardır. Hâlbuki sonradan gelen hemen tüm Ehl-i Sünnet âlimleri “tevakkuf” görüşünü tuttular; Bakıllanî, Cüveynî, Gazalî vs..
Bu üçüncü görüşe göre, dilin hem doğuştan, hem de sonradan edinilen özellikleri vardır. Yani onu Allah’ın öğretmesi de, onun üzerinde insanların uzlaşması da doğrudur.
Biz tabiî bu geleneksel görüşlere dokunup kalmamak, onları modern araştırmalarla karşılaştırmak, günümüz ilminin verileriyle birlikte ele almak ve kendi tezimizi bütün bunlar üzerinde oluşturmak durumundayız.
Yani bu işi günümüzün din âlimlerinin, ilâhiyatçılarının ve diğer taraftan Batılı bilginlerin yaptıklarıyla karıştırmayın. Bu, “iki denizin buluştuğu yerde-merâcel bahreyn” sırrında bir fikir olmak zorunda.










