HİTCHCOCK’U KORKUTAN ŞEY
Alâaddin Bâkî AYTEMİZ
Alfred Hitchcock tanınmayan var mı, korku filmlerinin unutulmaz yönetmenini…
Hitchcock bir gün arabada giderken, şoförüne yavaşlamasını emreder ve yanındakilere, elini bir çocuğun omuzuna atmış olduğu hâlde çocukla konuşan papazı işaret ederek, “Hayatımda gördüğüm en korkunç şey!” der…
Nedir bu tabloyu korkunç yapan?
Hem de korku filmlerinin baş tacı eserlerini veren, en korkunç şeyleri bulup çıkartmakta usta olan yönetmene, “Hayatımda gördüğüm en korkunç şey!” dedirtecek kadar…
Çocuk masumiyeti simgelerken, papaz da ulvî değerleri simgeler, öyle olması beklenir ama Batı pratiğinde papaz, ulvî değerlerin istismarcısıdır…
Evet, sahneyi yorumlayalım: En masum olanımızın, saf masumiyetin en ulvî değerler iddiacıları eliyle istismar edilmesi.
Evet, bu çok korkunç ve kötülük dolu bir tablo.
Aklıma, Borges’in “Alçaklığın Evrensel Tarihi” geldi ki onun üzerine bir de yazı yazmıştım:
Hitchcock’u korkutan tabloya, biz her gün yeniden şahit olmak zorunda bırakılıyoruz… Ondan dolayıdır ki korkmamız gereken karşısında artık bir tepki vermemekteyiz. Hatta bunu normal karşılamaya, ulvîliğin kendisi, yol açıcısı zannetmeye gidiyoruz. İslâm’ı da Hristiyanlaştırıyoruz kısacası: Papazlar yaparsa doğrudur!
Din kisveli, hak kılıklı istismarcılık…
Batı bu istismarın önüne laiklikle geçmeye çalıştı.
Oysa bizim dinimizde bu istismarın kapısını bizzat din kapattığı hâlde, anlayışsızlık ve ahmaklık bizi Batılı tuzağa düşürmeye devam etmekte.
Din kılıklı istismarcılığa karşı bizzat dinin esas kaynaklarında onlarca uyarı, ikâz ve kıssa vardır.
Bunlardan biri de dervişin attığı taşla yaralanan serçenin kıssasıdır.
Kanadı derviş kılıklı birinin attığı taşla kırılan serçe, hakkını aramak üzere Hz. Süleyman’a başvurur. Hz. Süleyman da davalı dervişi huzura getirtir. Derviş, “beni gördü ama kaçmadı, isteseydi kaçabilirdi!” diyerek kendini müdafaa eder. Serçe de, “kaçardım amma cübbesine aldandım; ne bileyim ben bir dervişin bir canlıya zarar vereceğini!” der… Bunun üzerine kuş haklı bulunur ve ceza olarak kısas uygulanması kararı verilir. Bu karara karşı kuş, “hayır” der… “Ceza olarak bir kolunu kırsanız, diğer koluyla taş atar, başkalarına yine zarar verir. Siz ona cübbe giymeyi yasaklayın ki, başkaları görüp aldanmasın, kaçmamazlık etmesin!” der.
Müslümanın esas vazifesi, sahtekârın üzerindeki cübbeyi yasaklamaktır. Sahtekârı ifşâ etmektir. Sahtekârın, münafıkın ifşası, dış düşmanla çarpışmaktan daha mühimdir. Hırsız içeride olunca kapı kilit tutmaz.
Kapıları emin ellere teslim etmenin yolu, her işi, İslâma Muhatap Anlayışın tatbik vasıta sistemine nisbet etmekten geçer. İnsan ve toplum meselelerinin çözümünden bahsedilen her yerde, nisbet noktası İslâma Muhtap Anlayış’ın tatbik vasıta sistemi değilse, orada ya bir hokkabazlık, ya bir istismarcılık, ya bir münafıklık ya da ahmaklık söz konusudur. Her işte temel oluş şartı…
Allah bizleri her türlü sahtelikten korusun; zira her türlü müsbet oluşun temel şartı samimiyet iken samimiyetin zıddı da sahteliktir. Sahte hoca, sahte doktor, sahte siyasetçi, sahte devlet adamı… Bunlar, dinimize, dünyamıza, ahiretimize, sağlığımıza, evladımıza, istikbâlimize, her şeyimize kıyarken biz de papazlara edilen şekilde bu sahtekârlara hürmet edersek, bundan daha korkunç bir şey olabilir mi?
İslâmcı mücadelenin temelinde, dini ve dünyayı sahtekârlardan temizleme mücadelesi yatar.










