YALNIZLIK DEĞİL TOPLULUK ZAMANI
Oğuz BEKDEŞ
Bu yazıya İran halkını tebrik ederek başlıyorum. Her ne şekilde olursa olsun, İran rüştünü ispat etti. Siyonist işgâlcileri yenerek dünyaya binlerce yıllık medeniyetin gerçek mirasçıları olduklarını gösterdiler.
Ancak İranlıların yaptığı bir hatanın onlara pahalıya mal olabileceği ihtimali üzerinde duruyorum. İşgâl altındaki Filistin’de ne yaptıklarını gördüğümüz kuduz savaş köpekleri bir sonraki saldırıyı başlatmaya karar verdiğinde hatalarından ders çıkarıp daha iyi hazırlıklı olmalarını bekliyorum.
Bir Afrika atasözü şöyle der: “İnsanın eşini alan ölüm bir mesaj gönderir.”
Emperyalistler tarafından yakalanıp katledilen Libya’nın o zamanki lideri Muammer Kaddafî, Arap meslektaşlarını kınayan ateşli bir konuşma yapmış ve korkaklıklarının kendilerini de rahatsız edeceği uyarısında bulunmuştu.
Ne yazık ki, yaşlı tilki, kendi tavsiyesine kendi de uymadı. Batılı liderler onu büyüledi ve ağırladı. Maskeli yüzlerine yapıştırılmış zavallı, sahte gülümsemeleriyle Kaddafi’yi kucakladılar ve ona sonsuz dostluk sözü verdiler. Tarihten ders çıkarmayı başaramayan Kaddafî onlara inandı ve nükleer silâh programını söktü.
Sonuç? Bir zamanlar Afrika’nın en müreffeh ülkesi bir köle pazarına dönüştürüldü. Kaddafî’nin akıbeti, Batılı olmayan tüm liderlere, Batılı liderlerin vaatlerine itibar etmemeleri konusunda derin bir ders olmalı.
Bu da İran’ın durumunu biraz daha karmaşık hâle getiriyor. Binlerce yıllık medeniyet bilgeliğine batmış bir millet, tam da bunu, Batı’dan iyilik ve şefkat aramaya devam etmeyi seçtiğinde ne dersiniz? Düşmanlarla çevrili olmasına rağmen, çoktan hileli bir jeopolitik satranç tahtasında sırtlanlara karşı tek başına oynamakta ısrar eden bir devlet hakkında ne yapılmalı?
Bu, inatçı bağımsızlığı, stratejik yalnızlıkla trajik bir şekilde karıştırmış, gururlu bir medeniyet olan İran’ın şaşırtıcı durumudur. Dişlerinden kan damlayarak avlarının etrafında dönüp duran ve fırsat kollayan sırtlan sürüsü karşısında, ittifakların ve pragmatik jeopolitik yeniden yapılanmaların egemen olduğu bir dünyada, İran yöneticileri, kadim Pers prestijlerine bürünerek, en intiharcı dış politika biçimini uygulamaya devam ettiler: Müphem diplomasi.
Anlaşılması zor sebeplerden ötürü, İran hükümetinin birçok üst düzey yetkilisi, kendilerini mahvetmek isteyen Batı ile flört etmeye, varlıklarını güvence altına alabilecek diğerleri tarafından teklif edilen anlaşmaları reddetmeye ve sadece bomba ve yaptırım teklif edenlere karşı, kendilerinin yanında duranlarla ilişkileri sabote etmeye devam ediyor.
Açıkça söylemek gerekirse, İran, Batı ile bir savaşa girdi. Elbette doğrudan değil, ama kanlı İsrail vekili aracılığıyla ve bu kaçınılmaz değildi. Hayır, bu savaş yıllarca süren yanlış hesaplama, ego, elit liberal yanılgısı ve tamamen diplomatik soytarılığın ürünüydü. Binlerce yıllık medeniyet mirasçılarının İran’daki mevcut liderler kadar safça davranacaklarına inanmak zor.
Savaşın kaçınılmaz olmayışı hükmüne gelince…
Vladimir Putin’in çarpıcı bir açıklama ile İran’ın, Rusya’nın askerî anlaşma önerisini reddettiğini kamuoyuna duyurdu.
Evet, Putin yalan söylememesiyle tanınıyor. Dünyanın köpekbalıklarıyla dolu bir bölgesinde düşman güçler tarafından kuşatılmış, onlarca yıldır yaptırımlar, siber saldırılar, üst düzey yetkililere sürekli suikastlar ve şimdi de açık savaşlarla hedef alınmış bir ülke olan İran, dünyanın savaşta en sertleşmiş devletinden bir güvenlik garantisi almayı reddetti!
Tahran, mevcut jeopolitik yapıyı nasıl görüyordu? Bir beyefendiler salonunda kibarca bir tartışma mı?
İranlılar, NATO’nun hâlâ adil oyun işinde olduğuna mı inanıyordu? Yoksa belki de mollalar Irak’ı katleden, Libya’yı bölen ve şu anda Gazze’yi atış poligonu olarak kullanan aynı Batı’nın, Büyük Aryan Kiros’a saygıdan dolayı onları bir şekilde kurtaracağına mı inanıyordu? Bu mantıklı değil…
Tüm ateşli nutuklarına rağmen, İran liderleri 1979’un zihinî kehribarında sıkışmış gibi görünüyor. Evet, devrimleri onlara gurur verdi. Evet, Şah’ı ve CIA eğitmenlerini kovdular. Peki o zamandan beri ne yaptılar? Komşularını yabancılaştırdılar, tabanlarını sağlamlaştırmak için ittifaklar kurmadan daha büyük güçleri kışkırttılar ve destek olmadan övündüler. Uranyumlarını neredeyse silah seviyesine kadar zenginleştirdiler ve Kuzey Koreliler gibi gizlice bombayı neden imal etmediler?
Mollaların en iyi bildiği sebeplerden ötürü, İran, acımasız İngiliz-Amerikan-İsrail ekseninin her zaman beş hamle önde oynadığı bir satranç maçında tek başına oynayarak kazanabileceğine kendini inandırdı.
Saf olmayalım. Eğer bugün Tahran’ın silüeti sığınak delen bombalar veya siber saldırılar altında moloza dönüşüyorsa, bunun sebebi ilâhî kader veya emperyal kader değildir. İran; Rusya, Kuzey Kore ve Çin’in ustalaştığı akıllı ittifaklar oyununu oynamayı reddetti.
Mesela, İran’ın Çin’e muamelesi bir Nankörlük Vaka Çalışmasıdır. Çin, İran için diplomatik ve ekonomik olarak diğer ülkelerden daha fazlasını yaptı. Batı, Tahran’ı, insanlığın bildiği en acımasız yaptırımlarla vurduğunda, petrol ihracatı damlamaya düştüğünde, İran ham petrolünü almaya devam eden Çin’di. Çin, arka kanal ticareti, döviz takasları ve altyapı yatırımları yoluyla can damarları sağladı.
Peki, İran bunu nasıl ödedi? Birçok analisti şaşkına çeviren sebeplerden ötürü, İran, Çin’in nazik cömertliğine inanılmaz bir nankörlükle karşılık verdi.
İran, bunu, Hindistan’a büyük petrol ve liman sözleşmeleri vererek yaptı. Evet, Hindistan, Çin’e yönelik sözde Hint-Pasifik sınırlama stratejisinde Amerika’nın küçük ortağıdır. Şaka değil.
Yeni Delhi, Amerikan baskıları karşısında defalarca duraksasa da Tahran, Hindistan’a Çabahar Limanı projesinde önemli miktarda hisse verdi.
Daha güvenilir fon ve daha hızlı zaman çizelgeleri sunan Çin, sadakatleri Wall Street Journal’ın editoryal sayfasına göre değişen utanmaz bir asalak ülke olan Hindistan lehine göz ardı edildi. Hindistan, Küresel Güney’e liderlik etme sanrıları olan güvenilmez bir Batılı satraptır.
Rusya ve Çin bunu anlıyor. İlişkileri, temkinli komşulardan stratejik ruh eşlerine dönüştü. Askerî tatbikatlar. Enerji boru hatları. BM’de ortak pozisyonlar. Ortak teknoloji geliştirme. Hatta para biriminin dolarsızlaştırılması.
Peki İran bu büyük plânın neresinde?
Hiçbir yerde. Tahran’daki mollalar ve teknokratlar, düğüne katılıp katılmamak veya balayını sabote edip etmemek konusunda kararsız bir şekilde ideolojik hayaletler gibi süzülmeyi seçtiler.
İran güvenilmez bir üçüncü tekerlek olmaya devam ediyor, hiçbir zaman tam anlamıyla mevcut olmuyor, sürekli olarak kaçamak cevaplar veriyor ve Viyana veya Cenevre’de yapılacak bir tur daha nükleer müzakerenin Amerikalılar ve Avrupa’dakilerin kendilerine “saygı” duymasını sağlayacağını umuyor.
Bu, şiddet gören eş sendromunun diplomatik karşılığıdır: Eğer tacizcinizi yeterince severseniz, onun değişeceğine dair sanrısal inanç.
Şimdi İran’ın temel sorunu olan, Batı eğitimli elitleri üzerindeki perdeyi aralayalım. Birçok ülkede olduğu gibi, Batı eğitimli liberaller İran’ın Truva Atı olmaya devam ediyor.
Bu yabancı destekli sabotajcılar, Putin onları alt etmeden önce Rusya’da büyük bir yıkıma yol açtılar. İran, Rusya’nın hatasından ders çıkarmadı ve bu işbirlikçilerin askeriyesinin en üst kademesini ve nükleer bilim insanlarını nasıl yok ettiğini kendi tecrübesiyle keşfetti.
Irak’tan sonra, Libya’dan sonra, Suriye’den sonra, Sudan’dan sonra, Tahran’daki birinin, bir avcıyı yatıştırmanın mümkün olmadığını anlayacağını düşünürdünüz. Ya kenetlenerek bir sürü (ittifak) oluşturursunuz yahut da öğle yemeği olursunuz.
Nasihat: Toz duman nihayet yatıştığında, İran derhal stratejik rehabilitasyona girmelidir. Teolojik istisnacılık ve Fars-Pers gururu yeter artık. Yalnızlığı-tarafsızlığı cezalandıran bir dünyada “yalnız-tarafsız” kalmaya çalışmak; yeter artık! Batı’nın onayını özlerken Doğu dayanışmasını hiçe saymak; yeter artık!
İran sonunda şunu anlamalı: Bu yalnız kurtların çağı değil. Bu, sürülerin, ağların ve güçlendirilmiş ittifakların çağı. Batı hegemonyası azalıyor olabilir, ancak ölmekten çok uzak. Ve bir canavar ölürken daha sert ısırır.
Tahran’daki Mollaların artık anlamış olması gerektiği gibi, İran’ın böylesi bir canavar karşısında stratejik yalnızlığa yönelmesi sadece aptalca değil, aynı zamanda intihar anlamına geliyor.
Pers İmparatorluğu bir zamanlar İndus’tan Ege’ye kadar hüküm sürmüştü. Bugün, modern hâli anlatısını zar zor koruyabiliyor. Bu değişmeli. Gurur tarihi olabilir, ancak güç çağdaştır.
Tahran’daki Ayetullahlara, eğer dinliyorsanız: Dünya değişiyor. Ya onunla birlikte değişirsiniz yahut da onun hareketiyle ezilirsiniz. Gidip Saddam Hüseyin’e veya Muammer Kaddafî’ye sorabilirsiniz.










