BEKTAŞÎ DEVLETİ – SHTETİ BEKTASHİ

Ulaş TUNCA

Abülhakîm Arvasî Hazretleri: “Bektaşî’nin küfrü ve Mevlevî’inin gururu olmasaydı!”

“Allah, aslında münezzeh olan Bektaşîliğin bu mânâda hortlatılmasından bizi korusun!.. Onu da yapabilirler… Bedestende ahmak turistlere sahte tarihî eşya imâl eden kalpazanlarla elele, politika düzenbazları ve İslâm tahrifçileri bunu da yapabilirler.” (Mirzabeyoğlu İslâma Muhatab Anlayış, s.54)

2024 Eylül’ünde ABD’de gerçekleştirilen Birleşmiş Milletler (BM) 79. Genel Kurulu’nda Arnavutluk Başbakanı Edi Rama’nın ABD temaslarının ardından, Genel Kurul’da dile getirdiği Arnavutluk başkenti Tiran’da tahsis edilecek olan bir arazide Vatikan modeli bir “Bektaşî Tarikatı Egemen Devleti” projesinin duyurusunu yapması ve New York Times muhabiri Andrew Higgins’in kaleme aldığı “Arnavutluk Başkentinde Yeni Bir Müslüman Devleti Plânlanıyor – Albania is Planning a New Muslim State Inside Its Capital” başlıklı raporu, emperyalist devletlerin yüzyıllık plânlarının hayata geçirilmesi için düğmeye basıldığını bizlere göstermektedir.

Arnavutluk’un Katolik Hristiyan Başbakanı Edi Rama ve Arnavutluk Bektaşîleri’nin dinî lideri “Haxhi Baba Edmond Brahimaj – Baba Mondi” ile yapılan görüşmeler, açıklama ve duyurular ışığında hazırlanan bu raporda özellikle, Alevî-Bektaşîler’in tarih boyunca hem Sünnî hem de Şiî devletler tarafından baskılara, şiddet ve zulme uğratıldıkları iddia edilmektedir.

Katolik Başbakan Edi Rama, artık İslâm’da olmayan hoşgörü ve anlayışı kurulacak olan “Bektaşî Devleti” sayesinde geri getireceklerini ve bu devletin Arnavutluk’un gurur duyacağı hoşgörülü İslâm versiyonunu teşvik ve temsil edeceğini, bu hoşgörü hazinesine hassasiyetle yaklaşılması gerektiğini ifade ederken, Tiran’da bulunan “Dünya Bektaşî Merkezi”nin ılımlı, hoşgörülü, barış içinde birlikte yaşama merkezli bu devlet oluşumuna dönüştürüleceğini ifade etmektedir.

Arnavutluk’un başkenti Tiran’da özel tahsis edilecek olan arazide kurulması plânlanan “Bektaşî Devleti”nin devlet ve hükümet başkanının Tarikat Lideri olacağı, din ve kamu işlerinin belirlenecek olan konsey tarafından yönetileceği ve vatandaşlık hakkının da din görevlileri ve kamu görevlilerine mahsus olduğu ifade edilmektedir.

Bektaşîliğin yüzlerce yıllık geleneklerine göre Dedebaba’ların her zaman Türkiye sınırları içerisinde ikâmet etmesi şartı görmezden gelinerek Arnavutlukta yaşayan ve icazetini Anadolu’dan alan selefi Reşat Bardi’nin aksine Dedebaba’lık ünvanıyla Baba Mondi’nin Dünya Bektaşîleri’nin lideri sıfatıyla kurulacak olan bu devletin başkanı olması plânlanmaktadır.

Arnavutluk Bektaşîleri’nin lideri Baba Mondi yaptığı açıklamalarda; Tanrı’nın hiçbir şeyi yasaklamadığını ve bu yüzden insana akıl verdiğini, kurulacak olan bu devlette bütün kararların sevgi ve nezâketle alınacağını, alkolün serbest olacağını, kadınların giyim tarzlarına karışılmayacağını ve herhangi bir yaşam biçiminin dayatılmayacağını söylemektedir.

Hoşgörü, kardeşlik, dünya barışı, insan sevgisi, adalet gibi kavramlarla kurulacak olan “Bektaşî DEVLETİ” nin başkenti Tiran olurken, bu yeni Bektaşîlik dininin Kâbe’si de Tomor Dağı’dır.

Bektaşîler için kutsal sayılan Tomor Dağı, Arnavutluk’un güneyindeki Berat şehrinde bulunuyor. Her yıl Ağustos ayında 2417 m. yüksekliğindeki dağın güney zirvesinde bulunan “Abbas Ali-Abaz Aliu” türbesini ziyaret eden yüzbinlerce Bektaşî, bu ziyaretle kutsal hac görevlerini yerine getiriyorlar.

Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin(ra.)’in üvey kardeşi ve Kerbelâ sancaktarı olduğuna, Kerbelâ’dan kurtularak beyaz bir at üzerinde Tomor Dağı’na geldiğine inanılan Abbas Ali’nin atının nal izlerine ve türbeye saygı sunumu ve mum yakılarak edilen dualar eşliğinde kesilen kurbanlar ve kanlarının alına sürülmesiyle devam eden ritüellerlerle, her sene türbe etrafına kurulan çadırlarda konaklayan Bektaşîler’in Kâbe’si Tomor Dağı!..

13. Yüzyıl’da Osmanlı’nın, akınlar ve fetihlerle ele geçirdiği Balkan coğrafyasında iskâna açtığı topraklarda tekke ve zâviyeler üzerinden yerleşmeye başlayan ve Balkan halklarının Müslümanlaşmasında ve bölgenin İslâmlaşmasında mühim vazifeler ve hizmetler veren Sünnet ve Cemaat Ehli Erenler’in ve şehitlerimizin kanlarıyla mayalanarak vatanlaşan Balkanlar’daki tekkeler, devlet eliyle ve teşvikiyle kurulmuşlardır. Nakşibendîlik, Mevlevîlik, Kadirîlik, Halvetîlik, Rufaîlik, Saadîlik, Melamîlik gibi Bektaşîlik de bu müesseselerden biridir.

İnsan ve toplum meselelerinin çözümünde önemli bir yere sahip olan bu tarikatler, İslâm Tasavvufu ve İnsan-ı Kâmil anlayışının tecelli ettiği mekân olarak bunu, kültür ve medeniyetin etrafında şekilleneceği, dervişlerin inşâ ettikleri tekkeler üzerinden gerçekleştirmişlerdir. Merkezden muhite doğru sirâyet edici etkiyle oluşan yeni yerleşim yerleri, köyler, kasabalar ve şehirler; ticaretin, kültür ve sanatın merkezi haline gelmişti.

Türkistan’dan Anadolu’ya buradan da Balkanlar’a taşınan ışık ve üflenen nefesle yoğrulan Bektaşîlik, Balkanlar’da İslâm’ın yayılmasında ve bölgenin kültürel dokusunun şekillenmesinde mühim bir rol oynamıştır. Osmanlı idaresi ile halk arasında köprü vazifesi gören Bektaşîlik, devletin destek ve teşvikleriyle Balkanlar’da teşkilâtlanmış, nüfûzunu ve gücünü arttırmıştır.

Bektaşîlik, altın çağını Osmanlı döneminde yaşamış ve başta Arnavutluk olmak üzere Balkanlar’ın birçok noktasında tekke ve zâviyeler kurarak etkinliğini sürdürmüştür.

Bektaşîliğin müesseseleşmesi II. Bayezid döneminde olmuştur. Safevî Devleti’nin Anadolu’yu Şiîleştirme siyasetini Anadolu’da yaşayan Alevî-Kızılbaşlar üzerinden yürütmeye çalışması Osmanlı Devleti’ni bir takım önlemler almaya sevk etmiştir.

Osmanlı Devleti tarafından II. Bayezid döneminde, Şiî yayılmacılığı tehdidine karşı ve Anadolu’daki Alevî-Kızılbaşlar’ın Safevî Devleti’ne olan bağlılıklarını azaltmak gayesiyle, Bektaşî Tekkeleri’nin merkezileştirilmesi siyaseti ve Bektaşîlik bir strateji olarak kullanılmıştır.

Bektaşîlik potasında şekillendirilen Anadolu Alevîliği, dış tehditlere karşı kalkan vazifesi görüyor ve bu topluluklar kontrol altına alınıyordu.

Payitaht İstanbul’da devlet eliyle ve teşvikiyle, merkezi Kırşehir’de bulunan Hacı Bektaş Velî Tekkesi’ni temsil edecek olan yeni tekkeler inşâ ediliyordu. Bu tekke inşâ ve hizmet faaliyetleri hız kazanırken, Kırşehir merkezli tekkenin şeyhliğine de Dimetoka’dan Balım Sultan getiriliyordu.

Hacı Bektaş Velî Tekkesi’nin şeyh atamaları, Yeniçeri Ağası’nın arz etmesi şartına bağlanmıştı. Diğer Bektaşî Tekkeleri’ndeki şeyh seçimleri de, merkezi Kırşehir’de bulunan Tekke Şeyhi’nin arzı ile gerçekleşiyordu.

Hacı Bektaş Velî Tekkesi’nin Şeyhine ancak, Yeniçeri Ağası tac taktıktan sonra, Sadrazam ferâce giydirebiliyordu. Bektaşî Tarikati’nin üst mercii mevkiindeki Yeniçeri Ocağı’nın rızâsı ve kabûlü olmadan şeyh tayini yapılamıyordu.

Tekkeler, Yeniçeriler’in yoğun olduğu bölgelere ve askerî öneme sahip stratejik noktalara inşâ ediliyordu. Devlet hazinesinden tekkelere bağışlar yapılıyor ve tekkelerin vakıf gelirleri arttırılarak, tekkelere tarım arazileri ve iskâna münasip arsalar tahsis ediliyordu.

Selçuklular döneminde kurulan bir çok tekke ve zaviye, Kırşehir’de bulunan ve günümüzde Nevşehir vilayetindeki Hacı Bektaş Velî Tekkesi’ne bağlanarak bu yapılar üzerinde merkezi bir kontrol ve otorite sağlanıyordu.

Anadolu’nun en güçlü iktisâdi ve siyâsi müesseselerinden biri haline gelen ve merkezi bir idarî yapıya dönüştürülen Bektaşîlik, II. Mahmud döneminde (1826) Yeniçeri Ocağı’nın ilgâsına kadar etkisini sürdürmüştür.

Yeniçeri Ocağı’nın kapatılmasına tepki gösterip karşı çıkan ve ahaliyi Yeniçeriler lehine örgütleyen birçok Bektaşî Şeyhi idam edilmiş ve tekkeleri de yıkılmıştır. Vakıf mallarına el konulan çoğu tekke de kapatılmıştır. Bu hâdiselerden sonra sürgün edilen ve göç eden Bektaşîler’in çoğu, Balkanlar’da Arnavutluk’un güneyine yerleşmişlerdir.

Bektaşîliğin Balkanlar’da gelişip güçlenmesinde bazı tarihî vakalar dönüm noktası olmuştur. II. Bayezid döneminde Safevî yandaşı ve destekçisi Alevî-Bektaşîler’in Balkanlara sürgüne gönderilmesi, II. Mahmud tarafından, Bektaşîler’in karargâhı mevkiindeki Yeniçeri Ocağı’nın lağvedilmesi ve 1925 yılında tekke ve zaviyelerin kapatılmasıyla kontrol altında tutulan Bektaşîliğin merkezinin Anadolu’dan, “Dünya Bektaşîliği Merkezi”ne evrilerek Arnavutluk’ta neşvünema imkânı bulmasına sebeb olmuştur. Ayrıca, Kanunî Sultan Süleyman’ın lütuf ve merhametiyle İspanya’dan getirilip Balkanlar’a yerleştirilen Yahudiler ve Sabetay Sevi’ci dönmelerin sızarak, konfor ve etki alanı buldukları Bektaşî Tekkeleri, Osmanlı etkisinin ve hakimiyetinin bu bölgelerde ve ahali üzerinde zayıflamasında ve Balkanlar’ın Osmanlı’dan koparılmasında önemli roller oynamışlardır.

Osmanlı Devleti’nin güç ve ihtişamını kaybettiği Balkanlar’da daha da güçlenen Bektaşîlik, Arnavut etnik milliyetçiliğinin de tetikleyicisi oluyordu. Emperyalist devlerin de teşviki ve yardımıyla Osmanlı’dan koparak bağımsızlığını kazanan Arnavutluk’taki Bektaşîlik, dinî ve millî bir kimlik unsuru hâline gelirken, her geçen gün etki ve nüfûzunu arttırıyordu.

Anadolu’daki merkeze bağlı olan Bektaşîler, 1922 yılında Tiran’da yapılan kongre ile bağımsızlıklarını ve muhtariyetlerini ilân ediyorlardı. 1929 yılında yapılan kongrede Bektaşîlik, cemaat statüsü kazanıyordu. Turan Tekkesi’nde hazırlanan “Bektaşî Cemaati Nizamnâmesi” Arnavutluk Millet Meclisi tarafından kabul edilmiş ve 1932 yılında Bektaşîlik Arnavutlukta resmî din olarak kabul edilmiştir. Artık Arnavutluk’ta, Katolik Hıristiyanlık, Ortodoks Hıristiyanlık, Sünnî Müslümanlık gibi Bektaşîlik de ayrı bir din statüsü kazanacaktı.

Bektaşî Arnavut bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen, adını İttihat ve Terakkî Cemiyeti’nin önemli ismi İsmail Enver Paşa’dan alan ve devlet ateizmi ile Arnavutluk’u 41 yıl idare eden Enver Halil Hoca (Enver Hoxha)’nın Komünist rejim döneminde, tüm dinî faaliyetlerin yasaklandığı gibi Bektaşî Tarikati’nin tekke faaliyetleri de yasaklanmıştı. Bu dönemde ABD’nin Michigan Eyaleti’nin Detroit şehrindeki Taylor Kasabasındaki bir çiftlikte, buraya kaçan Dedebabalar tarafından kurulan tekke ile Bektaşîler faaliyetlerine devam ettiler.

Bektaşîler, 1990 yılında yıkılan Komünist rejimin ardından, ABD’de kurdukları merkezlerini tekrar Arnavutluk’a taşıyarak faaliyetlerini kaldıkları yerden devam ettirmişlerdir.

Tarihsel süreç içerisinde Osmanlı hakimiyetinin zayıflaması ve parçalanmasıyla, Batı’lı devletlerin nüfûz ve etki alanına giren Balkan topraklarında yüzyıllardır kardeşçe ve barış içerisinde yaşayan halklar birbirini boğazlayan düşman kardeşler hâline gelivermişti. Batı, maddî ve mânevî sömürge hâline getirdiği Balkanlar’da etnik ırkçılığı, mezhebçiliği, tarikatçiliği sonuna kadar istismar edip kullanmış ve kullanmaya da devam etmektedir. Bu mânâda tarikatler günümüzde, Batı’nın sömürgen emellerini gerçekleştirmek için Siyonist-Evanjelist Emperyalistlerin Balkanlar’da kullandığı âlet mevkiindedirler.

Emperyalist devletler, Balkanlar’da bir taraftan Körfez ülkeleri üzerinden Selefî grupları maddî ve istihbarî imkânlarla donatırken diğer taraftan bunun zıddı olarak Ilımlı İslâm modeline uygun yapıları ortaya çıkarmaktadırlar. Bektaşîlik de bu yapılardan biridir.

Arnavutluk, Yunanistan, Bulgaristan, Kosova, Kuzey Makedonya, Türkiye, İran ve Mısır’da ve ayrıca ABD, Avrupa ülkeleri ve diasporada yaşayan ne kadar Alevî-Bektaşî varsa hepsinin tek çatı ve otorite altında toplanacakları ve temsil edilecekleri bir merkez devletçik oluşumu olarak kurulması plânlanan “Bektaşî Devleti” modelinin başarılı olması durumunda, dünyanın başka coğrafyalarında da mezheb, cemaat, tarikat temelli devletçiklerin kurulmasının yolu açılmış olacaktır.

Siyonist-Evanjelist Emperyalistlerin sömürgen emellerine hizmet edecek olan bu devletçik, dünya üzerindeki tüm Alevî-Bektaşîleri temsil eden bir devletçik olarak bilhassa Anadolu’da yaşayan Alevî-Bektaşîleri kendi otoritesine tâbi ve biat ettirici politikalar izlemesi ve cazibe merkezi olarak ortaya çıkması, istikbâlde bu bölgelerde yaşayan Alevî-Bektaşîlerin istismar edilerek kullanılması ihtimalinin önünü açacak bir projedir!

Batı’nın kendi güvenliğini sağlamak gayesiyle, NATO’nun Balkanlar’daki askerî ve siyasî varlığını meşrulaştırmak için bir dayanak oluşturarak, Anadolu’nun içlerine kadar rahatlıkla sarkabileceği bir yapı olarak destekleyip tahkim ettiği Bektaşîliğin siyasallaştırılması, yeni bir siyasî aktör olarak “Bektaşî Devleti” çerçevesinde sahaya sürülmesi, aynı zamanda Balkanlar’daki Türkiye, Rusya, İran ve Çin’in etki ve tesirini kırmaya yönelik olmasının yanında, Sünnet ve Cemaat Ehli Sünni Müslümanlık inancına karşı kullanılacak olan stratejik hamlelerden biridir.

Anadolu’yu muhitten ve merkezden kuşatma projesinin aparatı olan bu yapıları kullanan Batı’yı ve bölgesel aktör ülkelerin hegemonik stratejilerini doğru tahlil edebilmek gerekir.

Günümüzde insan ve toplum merkezli iktisadî, siyasî, kültürel ve askerî faaliyetler icrâ edemeyen Türkiye’nin Batı eksenli BOP politikasıyla Balkanlar’da faaliyet gösteren, TİKA, Yunus Emre Enstitüsü, Maarif Okulları, NATO Askerî Üssü gibi ruhsuz kurumlar üzerinden bölge üzerinde kurmaya çalıştığı otorite, halklar üzerinde istenilen etkiyi göstermemektedirler. Bu devlet kurumları, Batı’nın liberal sömürücü jeoekonomik, jeostratejik, jeopolitik, kültürel ve siyasî hegemonyasının âleti mevkiindedirler.

Büyüklerimizin nefesi ve şehitlerimizin kanlarıyla mayalanarak vatanlaşan, merkezî tecelli plânının mekânı, “Mutlak Fikir-İslâm”ın zuhur merkezi olan Anadolu’nun ayrılmaz bir uzvu olan Balkanlar’ın muhafazası, müdafaası ve kurtuluşu, Müslümanların asırlar aşan yaşanmışlıklarıyla, tecrübeleriyle billûrlaşarak şekillenmiş anlayışın, şuuruna erdiği derin düşüncesi ve irfandan doğan hikmet pırıltılarıyla “Mutlak Fikir”e nisbetle örgüleştireceği, fikir savunma ve taarruz silâhının “akıl-nizâm ve ahlâk”tan doğan sistemi ile “Anadolu Fikir Kalesi”nin inşâsı ile mümkündür!

Bir Cevap Yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Adımlar Dergisi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin