EPİFANİ
Burhan Halit KOŞAN
REDDET, DİREN, İTİRAZ ET…
Soykırımın izlendiği, katliamın desteklendiği, mazlumun ezildiği, yetimlerin ve öksüzlerin çiğ çiğ çiğnendiği çılgın bir çağda yaşıyoruz. Bu müşahhas cürümlerin, mücerretteki ayak izlerine baktığımızda ise şefkatin tokatlandığı, merhametin tekmelendiği, ahlâkın darp ve adaletin gasp edildiği, tevazuunun dövüldüğü, vicdanların susturulduğu, vatanperverliğin hadım edildiği, haysiyetin ayaklar altında sindirildiği çılgın ve çıldırmış bir çağda yaşıyoruz.
İnsan kalabilenlerin soluğunu kesen ve gıdım gıdım ölüme sürükleyen bu çılgınlığın tam göbeğinde yaşıyoruz. Dengeli raporlar, aklı başında değerlendirmeler, ahenkli analizler, iz süren tahliller ve tarihî bağlantılar inşâ eden hatırlatmaların her biri harika, her biri geçerli ve gerekli olabileceği için itiraz da etmiyorum. Ancak, ama, fakat, lâkin, bütün çılgınlıkları savuşturmamız ve işleri tersine çevirebilmek istiyorsak, apaçık ve tamamen aşikâr olanları da duygularımızı da vurgulamaya mecburuz. Pişmanlığın hayranı olmayalım!
Aşırı sakin olmak, soykırım ve katliam cürümlerini normal hâle getirir. Aşırı sakin olmak, her sokak başını geneleve, her elde taşınanı bombaya dönüştürebilir. Çok sakin olmak ateşi söndürmez, ateşin daha çok yayılmasını sağlar. Bir insanın aşırı sakin olması, sağlığı hastalığa, metafiziği bilime, tasavvufu mistisizme dönüştürür. Bu asrî çağın aşıladığı aşırı sakinlik, modern olmanın bir simgesi ve davranış kalıbı olarak zihinlere zerk edilse de bir hastalıktır ve makamı ulvî olan sempatiyi yakıyor, hoşgörüyü kavuruyor ve duyguların her birinin rahmanî taraflarını küle çeviriyor. Allah ve Resûlü için öfkelenen ve intikam ateşi ile pişenlere selâm olsun! Selâm olsun, insanı çıldırtan bu çağın ve cüzzamlı Cumhuriyetin parametrelerini reddeden, direnen ve itiraz edene… Fikrin yoksa ölüsündür!
Direniş her yerde yükselişte ve büyümeye devam ediyor. Çeşitli sebeplerden dolayı aktif olmayanların bile zihniyette uyanık olduklarını ve birçok şeyi bizden çok daha iyi bildiklerini de söyleyebilirim. Aktif olmayan kesimler ya ana akım medyanın zehrine maruz kaldığı için rejimin uyuşturduklarından veya karşılaştıkları hakikatin şoku ile yüzleştikleri gerçeğe olan hayranlığın duraksamasından dolayı donup kalmışlar. Gelin, sakinliğin ormanından birlikte çıkalım, çevreyi kolaçan edelim ve Ege denizinin açıklarına doğru birkaç kulaç atalım.
Aklı başındaki her bir insanın çehresi buruk, yüreği yaralı, kalbi kırık ve gönlü mahzun olsa da geminin su aldığını görüyor, yöneticilerin yalan söylediğini biliyor. Mangır ve makam şehvetperesti kliğin söylediği yalanı ve çevirdikleri dümeni sobeleyebilmemiz için, hayatımızın ritmini bulmaya mecburuz. Doğal yaşamımızın bütün şartlarını altüst eden hilekâr uygulamalar ile teknolojik ilerlemeler, her bir insanı gerek ilme gerekse teknolojiye adeta taparcasına inandırıyor. Müesses nizâm, kendi koyu karanlığı altında nefes almaya zorladığı kuşatmasını yarabilmemiz için, mânevî otoritenin aydınlığına malik olmaya mecbur ve mahkûmuz. Eee, bunun için de mini minnacık bir ceht ve kırılmaz bir iradeyle tasavvuf veya metafizik yönleriyle birlikte riyaziye, yani matematik, gramer ile tarihin parke taşlarını adımlamaya mecburuz.
Mukaddes İhtiyar’ın, “Tarih” Malik, “meliktir, hükümdardır”; ve şartlar ne olursa olsun, zıddını da kontrolde bir yanı olan. İlahi yönden bu zaten böyle; her şey galibine tabidir. Müslüman da, “Malik” hikmetini, zahiri mahkûmiyetler içinde bile bu sıfatla sıfatlanan”… (*) ifşasıyla hakikat denen rahmet yağmurlarından bir hikmet damlası ikram ettiğinin farkında mısın?
Evet, müesses nizâmın karanlık kuşatmasını yarabilmemiz için, riyaseti hak edebilmemiz için, tarihin hem fizikî kısmını hem metafizik kısmını, hem de tasavvuf cihetiyle idrak etmeye mecburuz ve mahkûmuz. Bu vesileyle, özel unvanlar ve ulvî makamlar üzerinden tarih ve gramerin de izdivacını kıyalım. Azametli tarihimizin feragat ehli kahramanlarını “İslâmî hassasiyetim var” adına vakanüvislerin tescillediği “Kağan, Han, Yabgu, Sultan, Halife” gibi unvanlarını değil de “mücahit, gazi, muhacir, ensar” gibi ulvî makam ekleri ekleyerek yad etmek, izzet değil, hem zilleti davet hem de azametli mazimizle kurulmak istenen kültür bağının koparılma sebebi olur. Kısa bir menakıp molası vereyim de dinleneyim…
NABÎ DEDEMİZ VE WİLLİAM BLAKE
Malûmunuz olduğu üzere Nabî dedemiz Urfalı olduğu gibi, divan edebiyatımızın da mihver şairlerindendir. Nabî dedemiz, İstanbul’a yerleştikten sonra hısımının, akrabasının ziyaret etmesi yetmezmiş gibi, Urfa’dan mahalle komşusu, arkadaşı, selâmını aldığı ve verdiği bir kısım insan da ziyaretine gelir. Misafiri olan biri, kendisini de sultanın da bulunduğu sohbet meclisine götürmesi için ısrar eder. Nabî dedemiz, misafirinin ısrarını kıramaz ve ricasını kabul eder. Misafiriyle birlikte teşrif ettiği sohbet meclisinde ikram olarak elma dağıtılır.
Elma, sohbetin sonunda yenmesi gerekirken, sohbet meclisindeki kaide, usul ve esastan bîhaber olan hemşerisi elmayı şapur şupur ısırarak yemeye başlar. Nabî dedemizin çehresi kızarır ve utanır ama nafile. Nabî, sohbet meclisi dağıldıktan sonra misafir hemşerisini kesinlikle ve kesinlikle fırçalamaz ve azarlamaz. Sohbet meclislerinin yazılı olmayan kuralları olduğunu ve uyulması gerektiğiyle alâkalı birkaç kelâm eder.
Sultanın da teşrif buyuracağı başka bir sohbet meclisine davet edilen Nabî, misafiri olan hemşerisinin ısrarını kıramaz ve “nezaket kurallarına uygun davranmasını tembihleyerek” götürmeyi kabûl eder. Şu oldu, bu oldu derken, sohbet meclisinde tatlı dağıtılır. Bizim Urfalı gafil, elma vakasında düştüğü hataya düşmemek için bu defa da kendisine ikram edilen tatlıyı hemencecik yemediği için şirelenen elleriyle tokalaştığı için sultanın hiddetlenmesine sebep olunca, Nabi dedemiz meşhûr beytini dillendirir;
“Nabî’yi Nabî eden yek nazar
Urfa’nın kürdünde bu nezâket ne gezer”
Evet, bağlısı olduğu veliyullahın bir nazarıyla nezaket duygusunun kazandığını ifşa eden Nabî’yi olgunlaştıran “mürşit nazarı”, Yunan edebiyatındaki “Epifani” kavramına denk gelebilir. İngiliz şairi William Blake’in kaleme aldığı “Masumiyet Alâmetleri” isimli şiir de bir bakıma Nabî dedemizin irticalen dillendirdiğinin tefsiri diyebileceğimiz gibi, yaklaşık olarak ondan 70 yıl sonra kaleme alındığını üstüne basarak belirtmeliyim. Yarın değil, hemen şimdi prensibimizle Willam’a ait “Masumiyet Alâmetleri” şiirinden birkaç dize yazalım;
“Bir kum tanesinde görebilmek dünyayı
Ve cenneti bir yaban- bir kır çiçeğinde
Sonsuzluğu avuçların içinde tutabilmek,
Ve ebediyeti bir saatin içinde…”
“Tasavvuf Bahçeleri”nin ikramlarından bir ikram olan “Evliya nazarı, Veliyullah bakışı”na mazhar olabilen her bir insana bahşedilen duyguların ulvî yönleri ile “nisbet” hazinesinin belki bir taklidi, belki imitasyonu, belki bir izdüşümü diyebileceğimiz “Epifani” meselesine kısa bir girizgâh yapalım.
VELİYULLAH NAZARI VE EPİFANİ
“Epifani”, ferdin ânî bir kavrayış ve aydınlanma yaşadığı ânı ifade eden hikmetli ve edebî bir kavramdır. Yunanca olan “Epifani” kelimesi mânâ bilimi açısından “Mânevî aydınlanma, tezahür, ilham, âniden ortaya çıkma, ilâhî bağ, hakikatlerle temasa geçmek” anlamlarına geldiğini söyleyebilirim. Bu mânâların bağlamında insan hayatında dikey değişikliklerin ve şuur patlamalarının neticesinde yaşanan fizikî ve manevî aydınlanmayla birlikte, arş ile iltisaklı ilham pencerelerinin de açılması olarak da tarif edebiliriz.
Epifani, sadece teslimiyeti, aksiyonu ve çığır açan fikirleri içermez. Aynı zamanda şüphe, reddetme, onaylamama ve başkaldırı duygularını ve fiillerini de içerir. Hani demem o ki, bir insan, bu hâli yaşadığı ândan itibaren ulvî olanlara teslimiyet, sevap olanı yaşamaya, legâl olan helâlleri uygulama aşamasına geçer. Aynı zamanda süflî olanları reddetmeye, günâh olanlardan tiksinmeye ve illegâl olan haramlara da başkaldırma tercihinde bulunur.
Sonuç olarak “Epifani” gerçekleşen vaka, ortaya çıkan olay ve düşüncelerin sonrasında gerçekleşen süreçle ilgilidir. Tek başına önemsiz gibi görünen bir bilgi, daha derunî veya ilâhî görüşü anlayabilmemizin yolunu açar. Bazen bütünde parçayı görmenin fragmanını izlettirirken bazen de parçada bir resmin bütününü görebilmektir. Nabî dedemizin berceste şiirinde olsun, William Blake’in “Masumiyet Alâmetleri” başlıklı şiiri olsun her ikisinde de günlük hayatın en küçük bir ayrıntısından bütünü aksettiren fotoğrafı görmeyene yuh olsun!
İster tasavvuftaki “Evliya nazarı, Veliyullah bakışı” üzerinden, ister Yunancada “Epifani” kavramı üzerinden değerlendirecek olsak da mânevî otoritenin yansımalarına her iklimde ve her zaman diliminde rastlayabileceğimizi söyleyebilirim. Velhasıl kelâm, ister bir lüzûma tekâbül eden eserler verebilmemiz için ister mânevî otoritenin zaferi için ister cazibeli bir mümin olarak yaşayan ve şehit olan Mukaddes İhtiyar’a lâyık olabilmemiz için, ulu dedemiz gibi ya “yek nazar” ile ya Mukaddes İhtiyar’ın ayak izlerinde yürüyerek karanlıktan çıkar, aydınlığa kavuşabiliriz.
*Salih MİRZABEYOĞLU, Ölüm Odası 347
Not: William Blake’in “Masumiyet Alâmetleri” şiirini “Masumiyet Kehanetleri” olarak
tercüme edenlerin yanlış çeviri yaptıklarını ifşa etmeliyim.










