YERALTINA YOLCULUK
Burhan Halit KOŞAN
Her bir politikacı kâhindir ve bütün kâhinler yalancıdır. Herhangi bir insan, yalan, palavra, fırıldaklık, kaptı kaçtı, taciz, tecavüz, iğfal, hırsızlık, sapkınlık, vatan hainliği, rüşvet, cinsel sapkınlık, gasp, haydutluk, cinayet, uyuşturucu kaçakçılığı gibi illegâl fiillerin her bir dalında lisans ve yüksek lisans yapmak için politikacılardan ders almaya mecbur ve mahkûmdur.
Bu çağ, kaygı, korku, pimpiriklik, tedirginlik, evham, bunalım ve yeis gibi bulaşıcı hastalıkların çağıdır. Bu çağ, kutsalların çiğnendiği, sembollerin ve figürlerin aşağılandığı ve arş ile iltisaklı töre, örf, gelenek ve folklorun taciz edildiği ve pataklandığı bir çağdır. Varlıklarıyla, düşünceleriyle ve faaliyetleriyle gezegenimizi kirleten politikacı pezevenklerin her biri deccalin gönüllü bir uşağı, kötülüğün savunucularıdır.
“Adalet” Bolu F Tipi zindanında vuruldu ve “ahlâk” Gazze sokaklarında lime lime ediliyor. Kötülüğün savunucuları, üniversiteleri ele geçirdi, askeriyeyi ele geçirdi, yeraltı ve yerüstü kaynaklarını ele geçirdi, riyaseti ele geçirdi, ticareti ele geçirdi. Kötülüğün savunucularının Kumandan’a düzenlediği suikast, medeniyet inşacılarının afallamasına, şaşkınlığına sebep olduğu gibi, yerel ve küresel hukukun çöküşünün de mektubuydu. Yıkımı besleyen, canice cürümleri organize eden müesses nizâm, Kumandan’ı infaz etmekle rahata ereceğini, ayakta kalabileceğini, kabala kâhinlerinden “aferin” alarak ekonomik feraha erişebileceğini zannetse de gerçekleştirdiği bu infazla kendisinin “idam” hükmünü, ekonomik darboğaza girişini ve “erk makamına elverişli değildir” kararını imzaladığının farkında bile değil.
Evet, cicim, evet şekerim, evet bebeğim, göremesen de sistem çürüyor, rejim parçalanıyor.
İnsanlar kutuplaşmakla kalmıyor, aynı zamanda birbiriyle uyumsuz gerçekliklerde yaşıyor. Hemen hemen her bir insanımız karşısındakinin veya yanındakinin varlığının, dini, vatanı ve devleti tehlikeye attığına inanıyor. Yerel ve küresel nizâm, liderlik noktasında beceriksiz, hem de çok feci derecede beceriksiz olduğu gibi, devletler ile halklar arasındaki mesafede gittikçe açılmaktadır. Kural koyucu ülkeler ve kural konulan kukla devletler daha önce hiç bu kadar birbirini besleyen ve birbirini tekrarlayan tehlikelerle karşı karşıya kalmamıştı.
Bölünmüş bir ev kesinlikle ve kesinlikle ayakta kalamaz. İnsanları akıl yerine, korku, tehdit, tahdit ve algılarla yönlendiren bir devlet, kendi kendini tüketmeye başlamış ve içten içe çürüyor demektir. Fert veya topluluklar, nefes aldığı ve üzerinde yürüdüğü toprağı vatanı olarak görmüyor ve aidiyet hissetmiyor, devletin kendisini temsil etmediği kanaatini taşıyor, sembollere karşı bir tiksinti yaşanıyorsa, bu durum, parçalanmanın, bölünmenin, ayrışma ve dağılmanın habercisidir. Hani demem o ki, çok tehlikeli kopuşların yaşandığı bir kavşak noktasındayız. Yahudiler, Habil’in değil, Kabil’in çocuklarıdır!
Bir devlet, insanların can güvenliğini, mülkiyet hakkını, ifade hürriyetini sağlamıyor ve aynı zamanda yönettiklerinin rızasıyla var olduğunu inkâr ediyorsa, orada hizipleşme artar ve devlet ile millet arasındaki kamplaşma başlar. Anlaşmazlığı yıkımdan ayıran hudutlar aşılır ve siyasî söylemler akıldan uzaklaşır. Toplum normlarının çöktüğünü ele veren bu olgular, eşya ve hadiseler karşısında devletin ayrı, milletin ayrı pencerelerden bakmalarını tetikler.
Kutuplaşma artık toplumun her alanına sirayet etmiş durumda. Her dile getirilen fikir, görüş, tema, duruş ve tavır, rejimin külüstür paradigmalarının prizmasından yorumlanıyor ve bir nevi örümcek ağlarına takılıyor. Adaletsizlik sınır tanımıyor, kirli malûmatlar büyütülüyor ve politik aşırılıklar hudutları aşıyor.
Martin Luther: “Herhangi bir yerdeki adaletsizlik, her yerdeki adalet için bir tehdittir” ifadesi ile harikulâde bir tespitte bulunduğunu söylemeye mecburum. Bu ifadeden ister kelebek etkisini ister mikrodan makroyu anlasak da hakikatin yağlıboya tablosunun tuvale kalemle çizildiğini söylemeliyim. Sömürgeci Siyonist rejim, Kumandan’ı katletmekle kurtulacağını ve kan ile beslenen çocuklarını rahata erdireceğini zannetse de kurtulamayacak.
Kara kalemin yazdığı yazgısına doğru yürüyen müesses nizâm, yerel ve küresel bağlamda “Ouroboros” evresine giriş yaptı. Malûmunuz olduğu üzere Ouroboros, kendi kendisinin kuyruğunu yiyen yılan, ejderha sembolüdür. Yılan, zehir ve panzehrin sembolü olduğu gibi, siyasî mânâda yıkımın ve doğumun sembolü, rüya tabirinde ölüme veya uzun ömre işaret ettiği gibi, makam yükselmesine veya makamdan azledileceği mânâlarına da gelmektedir.
Meselemiz, ekolojik çeşitlilik ve rüya tabiri değil, siyasî mânâsı üzerine yorum ve analiz ile istikbâle ışık tutmaktır. Evet, kural koyucu devletler ve kuklaları olan devletçiklerin kendi kuyruklarını yemeye başladığını ve sistemin artık yürümediğini görebiliriz. Uzlaşmaya yer bırakmayan ve görüş farklılığını devlet düşmanlığına dönüştüren partizan bölünmelerinin katılığı, güveni ve itimadın yerini düşmanlığa bıraktı. Kanun normlarının partizan çıkarlara göre yontulması veya alınan kararların haklı olanın değil, güçlünün arzuları doğrultusunda çarpıtılması, insanları birbirine bağlayan tutkallardan biri olan adalet anlayışını yıpratıyor ve bunun da yargı kararlarının şaibeli olduğuna dair düşüncenin yaygınlaşmasını sağlıyor.
Müesses nizâm yapısal olarak “varmış” dublörlüğüne devam etse de içeriği boş durumda. Bu durumu fert ve toplulukları çöküşe karşı savunmasız bırakıyor. Çok sağlam görünse de kurumların kırılgan yapıları, uzun vadeli istikrar yerine kısa vadede hayatta kalma şıkkının tercih edilmesi, ihmâl ve kışkırtıcı söylemler çöküşü hızlandırmaktadır. Zihniyet inşasının “ağlama duvarı” odaklı anlayış üzerine temellendirilmesi hem iç istikrarsızlığı pekiştiriyor hem bölünmeyi tetikliyor.
Müesses nizâmın paradigmalarının getirdiği bu yönetim zafiyeti, ekonomik mahkûmiyete sürüklediği gibi, iç istikrarsızlık ile dış baskıların birbirini beslemesi sonucunda içerdeki yapıların birbirlerine karşı kutuplaşmasını ve kurumların erozyona uğramasını körüklüyor. Dezenformasyon, tehdit, tahdit, baskı, inkâr ile hakikatin üzeri örtülmeye, gerçeklerin üzeri kapatılmaya çalışılması avcı olmayı değil, av olmaya sürükler. Bugün adaletsizlik her yerde ve adaleti sağlayacak mekanizmalar kuşatma altında. Bu durum eşi benzeri olmayacak tehlikeleri de fırsatları da barındırıyor. Riskler çok derin acılar bırakabileceği gibi, ebedî güvence kapılarının açılmasını da sağlayabilir.
Politik palavralar sistematik olarak işleniyor ve uzlaşmak imkânsızlaşıyor. Düşündüğünü ifade, şiddet yöntemleriyle susturuluyor. Genetik kimliğimiz ile inanç genetiğimiz taciz altında ve müşterek hususlar tahkir, ihtilâflı hususlar teşvik ediliyor. İnsanların zihni, müfredat, medya ve teknolojik yöntemlerle daraltılıyor, küçültülüyor. İşletim sistemi diyebileceğimiz zekâ ve program olarak niteleyebileceğimiz akıl, doğal yapısından uzaklaştırılıyor. Yevmiye defteri zararı, defteri kebir iflâsı ve göstergeler eksi bakiyeyi gösterse de kâhinler kaybedecek ve fütüristler kahrolacak; feraset ehli kazanacak bu dünya ve ötesinde…
Yerel ve küresel nizâm, hangi uygulamasını tedavüle sürerse sürsün, Ouroboros’un kendi kuyruğunu ağzına alıp çiğnemesi gibi, kural koyucu ABD-İngiltere ile kukla rejimlerinin de kendi kuyruğunu, kendi çocuklarını kendi çene dişleriyle çiğnediğini, öğütmeye başladığını ve kendi kendisini tüketmeye başladığını söyleyebilirim. Ouroboros süreci küresel bir süreç olarak suikastlara, intihar süsü verilecek cinayetlere, kukla rejimlerin yargısız infazlarına, kayıt dışı para girişi ve çıkışlarında artışlara, mukaddes sembollere dönük kundaklama ve yıkma teşebbüslerine (Kâbe başta olmak üzere, Ayasofya, mavi mescit/Erivan, Hasan Bey camisi/İsrail, Badşahi camisi/Pakistan) hamiledir. Bunlarla birlikte kukla rejimlerin istihbarat teşkilatları ile MOSSAD arasında “al gülüm, ver gülüm” muhabbetleri olduğu için, her bir ülkenin vatanperver yapıları ile MOSSAD-İsrail arasında kanlı kırımların yaşanacağı bir sürece girdiğimizi de söylemeye mecburum. Bu vesile ile İsrail’in barış yapacağına inanan saftiriklerinde aklına turp sıkayım. İsrail, kesinlikle ve kesinlikle durmayacak. Allah, her birimizi Türkistan’dan Kudüs’e yürüyecek ordunun askerlerinden olmayı nasip eylesin.
Yılan, yani müesses nizâm, kendisinin kuyruğunu yiyor, ancak kararlılıkla hareket etmeliyiz. Yanlış bilgileri reddetmeli, aktif olarak karşı çıkmalı, ayrılıkları derinleştirmek yerine köprü kuran siyaseti izlemeliyiz. Yılan, yani Amerika ağlayacak ve dağılacak, ancak kararlılıkla hareket etmeliyiz. Harflerin harbinden zaferle çıkmalı, semboller üzerinden yürümeli, gâh derin analizler gâh şeffaf tahliller yapmalıyız. Sonuçta Haç ve Davut yıldızının bir daha bir araya gelmeyeceği şartlar oluştuğuna göre, küresel bir arayış başladığına göre, vicdanlara sızı, yüreklere köz ve gönüllere güven arayışı düştüğüne göre, “mavi gül”ün demet, demet açılması yakındır…
Yeni Dünya Düzeni, küresel intifada ile doğum sancısını gösteriyor. Küresel intifada “Mavi İhtilâl”in merhametli yüzü, şefkatli çehresi. Müesses nizâm, uçurumun kenarında duruyor ve bir tekmelik canı kaldı. İçinde yaşadığımız bu modern çağın girdabından kurtulabilmek için durdurmaya ve yeniden adaleti inşâ etmeye mecburuz. Biricik yolunun da “Büyük Doğu İmparatorluğu” inşasından geçtiğine inanıyorum…










