SANATA BAKIŞ
Selim Gürselgil
Bundan 20 yıl kadar önce Akit’in kültür sanat sayfasında müstear isimle haftalık makaleler yazmama izin verilmişti. Yazdığım makalelerden biri şuydu:
“Güzel sanatlarda İslâmî kimlik!”
Fransız sanat tarihçisi Oleg Grabar’ın, Türkiye’de de bilinen, İslâmî Sanatların Oluşumu eserini ele almıştım. Grabar sözkonusu çalışmasında, İslâm sanat tarihini inceliyor ve şu sonuca varıyordu:
-“Müslümanlar yeni bir sanat icad etmemişlerdir. Varolan sanatları dönüştürmüşler ve onların en gelişmiş örneklerini vermişlerdir.”
Galiba bu doğru. Şiiri müslümanlar icad etmemiş, ama en yüksek şiir örneklerini vermişler. Musikîyi müslümanlar icad etmemiş, ama geçmişten gelen musikîyi miras alarak en ileri seviyeye taşımışlar. Mimarîde, tezyinatta, tüm sanatlarda aynı.
Yani müslümanlar, içinde yaşadıkları çağların hiçbir verimine duyarsız kalmamak bir yana, tüm geçmişin tüm beşerî eser tablosunu ele alarak, onu İslâmî bir duyarlılıkla işleyerek, en yüksek noktalara taşımışlar.
Bir tek bugünün İslâmcısı anlamıyor bu dilden. Bugünün İslâmcısı, bütün çağların en geri Müslüman modelini temsil ediyor. Mağara devrindeki insanlardan bile daha ilkel bir sanat zevkini alnında bir leke gibi taşıyor.
Ona hiçbir şey anlatamıyorsun. Hiçbir anlattığını anlamıyor. Fıkıh üstüne, hadis üstüne 1000 yıl önce çözülmüş problemlerle boğuşarak, onlara yeni bir çözüm de teklif etmeden, hiçbir mevzuda hiçbir yeni düşünce getirmeden, bir yere varacağını sanıyor.
Bu yol yol değildir arkadaşlar. Bu yol şeriata varmaz. Bu yol kurtuluşun semtinden bile geçmez. Bu yol sadece esareti derinleştirmeye yarar.










