AMERİKA – İSRAİL SİYONİZMİ’NİN YENİÇERİLERİ

Ulaş TUNCA

Türkiye, II. Dünya Savaşı’ının ardından tercihini, Batı cephesinde yer almakta kullanmış ve 4 Nisan 1949 tarihinde kurulan Kuzey Atlantik Anlaşma Örgütü “NATO” ya katılabilmek uğruna, Demokrat Parti Adnan Menderes iktidarı döneminde 25 Temmuz 1950’de alınan karar doğrultusunda, Amerikan menfaatlerini korumak gayesiyle Kore’ye asker gönderilerek vatan evlatları fedâ edilmiştir. 721 Mehmetçik bu muharebede hayatını kaybetmiş, binlercesi yaralanmış ve yüzlercesi de esir düşmüştür.

Dün Almanlar’ın menfaatleri için Sarıkamış’ta kurban edilen vatan evlatlarının yerini o gün, Amerika’nın menfaatleri için Kore’de kurban edilen Mehmetçik almıştı…

Bu fedâkarlıklar(!) karşısında Türkiye, 20 Eylül 1951 tarihinde Yunanistan ile beraber NATO’ya kabul edilmiş, TBMM’nin 18 Şubat 1952’de NATO Antlaşması’nı onaylamasıyla resmî üyelik gerçekleşmişti.

Türkiye’nin gösterdiği üstün başarılar(!), stratejik konumu, Rusya korkusu ve Amerika’nın bölgede askeri üslere olan ihtiyacı, bu durumun hızlandırıcısı olmuştu.

Anadolu topraklarındaki ABD üslerinin temelleri, Türkiye’nin NATO’ya katılımı ile birlikte atılmıştı.

Marshall Yardım Planı ile, Fulbgrith Anlaşması ile, NATO ile Türkiye, millî ekonomisi, millî eğitimi, millî savunması tamamen Amerika’nın sömürüsüne açık hâle getirilmiş ve düşman, idrakleri iğdiş harekâtıyla Yeniçerilerini devşirme faaliyetlerini hızlandırmıştı.

Dün kurtuluşu Amerikan mandasında arayanların torunları, bugün gayelerine ulaşmıştı. İçimize yerleştirdikleri devşirmeleri eliyle, Türk’ün gerçek düşmanlarını gizlemeyi ve hasımlığı hısımlık gibi gerçek hısımları da hasım gibi göstermeyi başarmışlardı.

Türk soydaşlarımıza yapılan mezâlim karşısında 20 Temmuz 1974 tarihinde, ABD tehditlerine rağmen Kıbrıs Barış Harekâtı’nın gerçekleştirilmesiyle, ABD Türkiye’ye ambargo uygulamış ve Türkiye bu ambargoya karşı misilleme olarak 25 Temmuz 1975 tarihinde Türkiye’deki tüm ABD üslerini kapatmıştı.

12 Eylül 1980’de askerî bir darbe ile Kenan Evren yönetimi ele geçirmiş ve 5 yıl önce kapatılan ABD üsleri tekrardan açılmıştı.

Gasledicinin elindeki ölü gibi, nereye çevrilirse dönen bir teslimiyetle komutanına

teslim olmuş ve gözünü kırpmadan şehâdete yürüyecek olan Mehmetçik ve millî ruhu yayıcı

ve koruyucu bir kuvvet olması gereken ordu, istismarcıları elinde, yönü ve gayesi değiştirilerek, azgın azınlık bir zümrenin eline, ABD-NATO emrine ve hizmetine teslim edilmişti.

Hedef emrini yalnız fikir ve dava kadrosundan alması gereken ordu, devşirme bir

zümrenin emrinde hareket ederek ve her on senede bir yaptığı darbelerle, yumruğunu içinden çıktığı milletinin başına indirerek devşirme zümrenin manivelası işlevini görmeye başlamış… Taşıdığı mukaddes livaya ihanet eden ve en mühim fazileti olan itaati, yanlış ellerde tersinden kullanan ve millet için olması gereken ordu, zümre için ordu şekline dönüştürülerek kendi öz vatanını işgâl eden bir kuvvet olarak, bağlı olması gereken imân ve dava kutbundan ayrılarak, bu mübarek Peygamber Ocağı’na kıyıldı, kıyılmaya da devam ediliyor.

1991 Birinci Körfez Savaşı’ında Amerika ve koalisyon güçlerinin Irak’ta milyonlarca Müslümanı katletmesiyle başlayacak olan süreci, ANAP’lı Turgut Özal iktidarı döneminde görecektik. Anadolu topraklarında konuşlu işgalci ABD savaş uçakları bölge ülkeleri ve Adana İncirlik üssünden havalanarak Irak’taki Müslüman katliamlarını gerçekleştirmişti.

Türk askerini de bu suça ortak etmek, Amerikan menfaatlerine kurban etmek isteyen iktidara karşı ayaklanan Anadolu ahalisinin tavrından çekinen hükümet, buna cesaret edememiş ve bütün hıncını bu hareketi ateşleyen ve direnişi örgütleyen Müslümanları işkenceli sorgulardan geçirerek zindanlara atmayla almıştı.

ABD’nin 2003’te İkinci Körfez Savaşı ile Saddam rejimini devirmek için Irak’ı işgâl etmesi ve milyonlarca Müslümanı katletmesiyle neticelenen bu katliama Türk askerini müdahil ederek suç ortağı yapmak ve bu cinâyetlerini Türk toprakları üzerinden icrâ etmek, Müslüman kanıyla boyanacak postallarını Anadolu topraklarında yıkamak isteyenlerin hamlesi, tarihe 1 Mart Tezkeresi olarak geçen milli duruşla akamete uğramıştı.

1 Mart 2003 tarihinde AKP’li Recep Tayyip Erdoğan iktidarında, TBMM’ne tezkere sunulmuş ve 264 kabul oyuna karşılık, vatanperver 250 milletvekilinin red oyuyla öngörülen salt çoğunluğa ulaşılamamış ve tezkere kabûl edilmemişti. Türk Milleti ve Ordusunun Müslüman kanının dökülmesi günâhına ve suçuna ortak olmaktan kurtarılmasına dair TBMM de bir irade ortaya çıkmış görünse de AKP iktidarı ABD’ye destek için el altından yaptı yapacağını… Hâlâ buna dair yeni bilgi ve belgeler ortaya çıkmaya devam etmekte.

1 Mart Tezkeresi’nin reddedilmesi ABD’yi hayal kırıklığına uğratmış ve bunun intikamını 4 Temmuz 2003’te ABD Bağımsızlık Günü’nünde, Amerikan askerlerinin Irak’ın Süleymaniye şehrinde Türk askerlerinin başına çuval geçirip derdest ederek tutuklaması, işkence edilmesi ve aşağılaması yoluyla alınmak istenmişti.

“Haçlı Savaşı” başlatarak Afganistan ve Irak işgâl edilirken, Irak’ta Amerikan askerleri tarafından hamile bırakılan Müslüman kadınların ve katledilen çocukların feryadı kulaklarımızda çınlarken;

“Cesur kadın ve erkeklerin (ABD askerlerinin) en az kayıpla evlerine dönmelerini” temenni edenleri ve,

“Türkiye ABD’nin Irak’ta başarılı olmasını samimiyetle arzu etmektedir. Çok yönlü destek de olmaktadır. İsrail Devleti’nin yaşama hakkını kimsenin tehdit etmesine Türkiye razı olmayacaktır.”

“Türkiye’nin Ortadoğu’da bir görevi var. Nedir o görev? Biz Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi’nin Eşbaşkanlarından birtanesiyiz ve bu görevi yapıyoruz.” sözleri ve bu misyonu yerine getirenler unutulmamalıdır!..

Terör devleti işgâlci İsrail’e karşı ilk defa, 40 gün boyunca 42 Scud füzesi gönderen Saddam Hüseyin liderliğindeki Irak’ın kan gölüne dönmesine seyirci kalanların, 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı’ında ABD’nin Türkiye’ye ambargo uyguladığı dönemde, Türkiye’nin yanında duran ve gerekli desteği veren Libya Lideri Muammer Kaddafi’nin bu iyiliğine karşılığı, 2011’de NATO’nun Libya’yı bombalamasına yol vererek ve Libya’daki isyancılara bavullar dolusu dolarlar ödeyerek Kaddafi’yi katlettirmek olmuştu.

“Haçlı Seferleri”ni perdelemek adına NATO şemsiyesi altında Libya’ya, “demokrasi, insan hakları ve özgürlük” adı altında ölüm götüren müslümanımsılar, Ömer Muhtar’ın kemiklerini sızlatmışlardı.

Gazze’de enkaz altında çıkarılmayı bekleyen cansız bedenleriyle beraber 100 bin üzerinde Müslüman kadın ve çocuklarımızın kanının sıcaklığı tazeliğini korurken, 28 Şubat 2026’da ABD-İsrail bu sefer İran’a yönelik bir hava saldırısı başlatıyor ve ilk hedefleri de okullarında okuyan küçük kız çocukları oluyordu.

Gazze’de yaptığı katliamlara karşı, bebek katili Terör Devleti İsrail’e karşı hiçbir ciddi yaptırımda bulunmayan Körfez Arap ülkelerinin sessizliği, İran’a karşı yapılan ABD-İsrail saldırılarıyla bozulmuş ve saldırgan tarafa değil, saldırıya uğrayan taraf İran’a yönelik tehditlere evrilmişti.

Kendi topraklarını ABD-İsrail’e peşkeş çeken ve buralarda askerî, istihbarî ve lojistik üsler kurmasına izin veren Körfez ülkelerinin toplam nüfusu, dünyadaki 2 milyarlık Müslüman nüfus içerisinde yaklaşık 60 milyonu teşkil etmektedir.

Dünyanın huzur ve selâmeti nasıl ki Terör Devleti İsrail’in ve Siyonizmin yok edilmesiyle mümkünse, İslâm dünyasının birlik ve beraberliği, İslâm milletinin zenginliklerini Batı’ya peşkeş çeken Körfez ülkelerinin Süfyanist rejimlerinin ortadan kaldırılmasıyla mümkündür.

Dün 18 Mart 1915’te Çanakkale Boğazı’ında işgalcilere karşı, istiklâl savaşını veren Türkiye gibi, bugün de İran kendi Çanakkale Savaşı’nı Hürmüz Boğazı’nda vermektedir.

İsrail’e anladığı dilden cevap veren İran karşısında çaresiz kalan İsrail, koruyucusu Amerika’nın acziyeti karşısında, milyonlarca Türk soydaşımızın da yaşadığı İran’a yönelik taktik nükleer silah kullanmaktan çekinmez ve stratejik nükleer silâhların kullanımının da hesabını yapmaya başlamışken, Türkiye, İsrail’in bu azgınlığını durduracak bir tavır ve aksiyon ortaya koymalıdır.

Osmanlı’nın torunu olmakla övünenlere, Avrupa ve Amerika’yı haraca bağlayan Cezayir Beylerbeyi Gazi Hasan Paşa’yı hatırlatmak gerek! ABD Donanmasının temellerinin Türk Deniz Akıncıları korkusuyla atıldığını hatırlatmak gerek! Dünyayı titreten, ekâbirlere diz çöktüren, Akdeniz ve Atlantik’te kuş uçurtmayan dedelerinin fetihçi ruhunu hatırlatmak gerek!

O ruhtan uzaklaşıldıysa bile ABD’ye diklenmenin ABD’yi nasıl zelil ettiğini ispat eden İran’a bakıp ibret almak gerek.

ABD-İsrail Deccalizminin önderliğinde, bölgemizdeki Süfyanist rejimlerle işbirliği içerisinde başlatılmış olan, İslâm dünyasına ve tüm insanlığa karşı Yahudi-Hristiyan Siyonist-Şeytanist seferler neticesinde Irak’ta, Afganistan’da, Libya’da, Yemen’de, Suriye’de, İran’da, Lübnan’da kadın, çocuk, yaşlı demeden milyonlarca Müslüman kanı akıtılmıştır.

Oluk oluk Müslüman kanı akıtılırken, bu suçlara, bu günahlara ortak olmamak; düşman rejimlerin, Deccalist-Süfyanist rejimlerin karşısında durmayı gerektirdiği gibi, bu zâlim rejimlere karşı insanlık şeref ve haysiyeti adına direnen güçlerle müttefiklik stratejisi geliştirerek mücadele etmeyi de zorunlu kılmaktadır.

Hâk-Bâtıl savaşında pasifizm ruhsuzluğu ve tarafsızlık; bertaraflıktır, bedbahtlıktır, illettir, zillettir… Ellerimizle, dillerimizle, kalplerimizle iyiliği emredip, kötülüğü nehyetmek memuriyetini, gücümüz ve ötesinde göstermek ve ortaya koymak mecburiyetindeyiz. Bu husus inananlar için imânî bir zorunluluktur.

Allah Resûlü’nün, “Kişi sevdiği ile beraberdir!” ve Seyyid Abdülhakîm Arvasî Hazretleri’nin, “Hiçbir amelime güvenmiyorum, lâkin Allahü Teâlâ’nın düşmanlarına düşmanlığım var!” ölçüsü hikmetince, ya Tâlut’un ordusunda zâlim Câlut’a taş atan Dâvut oluruz, ya da bebek katillerinin ordusunda cehenneme odun!..

Bir Cevap Yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Adımlar Dergisi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin