KEŞMİR KUMAŞI
Burhan Halit KOŞAN
Mahvetmek kelimesinin birçok eş anlamlısı vardır: Yok etmek, bozmak, feshetmek, tasfiye etmek, ezmek, tahrip etmek, silmek, yıkmak, imha etmek, izole etmek, tecrit etmek, ademe mahkûm etmek, ortadan kaldırmak, ilga etmek, değersizleştirmek, dalga geçmek, istihza, ironi, ambargo, sakatlamak, darp etmek, dudak bükmek, marizine kaymak ve benzerlerini sayabiliriz… Benim Atam Oğuz KAĞAN!
Aziz Türk milletini mahvetmek için yazılı olmayan paradigmaları ve hukuk prangalarıyla bağlayan Ankara kabûl etsin veya etmesin, haritaların ve hudutların değişeceği çağın kapıları ardına kadar açıldı. Ankara, her bir tercihini küresel statükonun yanında, Londra merkezli ekonominin emrinde ve yeryüzündeki her bir mazlumu “laiklik” sopasıyla terbiye edilmesi istikâmetinde kullansa da haritalar değişecek, hudutlar değişecek. Ankara, her ne kadar her bir tercihini NATO, BM gibi Yahudi aparatlarının devam etmesi istikâmetinde ve diplomasi, müfredat, edebiyat, sinema gibi alanlarda da “Yahudilere hizmette birleşelim” teklifinde bulunsa da haritalar değişecek, hudutlar değişecek ve Yahudi mahreçli müesses nizâmın yıkılmasının önüne geçemeyecek. Yerel koltuklarını korumak uğruna Yahudiler karşısında parendeler atan ve ahalimizi aldatmak için birbirlerine karşı sahte karşıtlık sergileyen klikler istemese de haritaların değişeceği çağın kapıları açıldı ve kendilerinin de tasfiye edileceği günlerin arifesindeyiz… Seccadeye düşmez şeytanın gölgesi.
Kitabı kapağıyla, insanı görünüşüyle yargılama!
Kirli bir rejimin küf kokan yasaları ile yönetiliyoruz. Sağlam kafa taşıyan bir insanımız varsa ya infaz ediliyor ya itibarsızlaştırılıyor. Cüzzamlı Cumhuriyet, her bir hakikati yozlaştırmak, çırılçıplak gerçeklerin üstünü örtmek için elinden geleni ardına koymuyor. Folklorumuz ve ananelerimize karşı üstü örtülü savaş yürütüyor, örfümüz ile menşei olan ilâhî geleneklere karşı ise “sonsuza kadar savaş” vahşetiyle hareket etmektedir. Bu çılgınlığın mazlumu ve bu soykırım savaşının sanığı değil, mağduru, mazlumu ve yaşayan şahitleriyiz.
Bilelim veya bilmeyelim, rejimin çocukları kibirlerinin tetiklemesiyle kendi kendileriyle de çarpışıyorlar. Hani demem o ki, müstemleke milletvekilleri ve tefeci iş adamları çarpışıyor, lâikler ve selefî sapıklar çarpışıyor, çürük aydınlar ve seri katiller çarpışıyor, tecavüzcüler ve haydutlar çarpışıyor, ahmaklar ve fikir fukaraları çarpışıyor. İllegâl düşünenler ile canice cürümler işleyenler çarpışıyor. Dikta rejiminin veledi zinaları kendi içlerinde iktidar savaşı yaptıkları gibi, totaliter rejiminde safsata paradigmalarına inandırdığı yurttaşların her birini ya seri bir katile ya bir vicdansıza ya beşinci kol faaliyeti yapan bir haine dönüştürdüğünü söyleyebilirim. Müesses nizâmın salya akıtanları her ne kadar kendi aralarında kemik ve koltuk dalaşına girseler de paha biçilemez ulvî değerlerimize ve erdemlerimize saldırma noktasında da müşterek hareket ettiklerini söylemeliyim. Rejimin kiralık kalemleri mazluma saldırıyor, akademisyenleri maktûle saldırıyor, kaba softa ham yobazlar ananelerimize, değerlerimize ve erdemlerimize saldırıyor…
TERÖRİST KİM, KURBAN KİM?
Çıplak, çırılçıplak bir ifade ile söyleyecek olursam, ecinnilerin eline düşen güzel vatanımın her bir köşesini ucubeler tutmuş. Salih MİRZABEYOĞLU olmasaydı rasyonalitenin kölesi, malûmatın esiri, lafazanlığın, dedikodunun, safsatanın ağındaki balıklardık. Aynı zamanda aydınlığa uzak, karanlıkta yol alan baykuşlar olurduk. Totaliter rejimin tek bir gerçeğinin olduğunu öğrendim: Kan içmekten haz alan bir ucube olduğuydu. Satranç bilmeyen soluk benizli rejime dikkat edin, kefeni hazırlanan bir ölümlüdür. Ağıt yakmaya, yasını tutmaya ve Yasin okumaya gerek yok…
Yeryüzünün daha iyi bir yer olabilmesi için ölmesi ve hayatta kalması gerekenler vardır. Yerel veya âlemşümûl dengenin barışla değil, savaşla sağlanacağını bilenler taarruza geçer. Mücerret düşünemediği için bu taarruzu sadece ve sadece asker postalı olarak anlayanlara, postal taarruzunun, siyasî, edebî, iktisadî ve ilim, bilim, sinema, tiyatro gibi vasutalarla gerçekleştirilen propaganda taarruzlarının etkisi ve tesiri olmadığı zaman gerçekleştiğini söyleyebilirim. Her bir taarruzun gözlemci ve şahidinin “gölge” olduğu bu fani dünyanın bu çağdaki İsmail’i, yani kurbanı Salih MİRZABEYOĞLU olduğuna inandığım gibi, müesses nizâmın da hem terörist hem de terörizmin bataklığı olduğuna inanıyorum.
BU BİR İADE-İ İTİBAR DAVASIDIR.
Büyük bir kin ve öfkeyle merhameti, şefkati, adaleti ve tevazuu öldürmek, kibri yaşatmak için soykırım uygulayan müesses nizâmın paradigmalarına aykırı olsa da adalet vaat eden ütopyamızın istikâmetindeyiz. İntikam peşinde değil, affın ve istikbâlin ağını oluşturacak “nasuh” tövbesinin peşindeyiz. Ruhî açıdan cılız, bilgi noktasında eksik ve zekâ açısından çelimsizler şöhreti takip etseler de bünyesinde neşeyi de barındıran inzivanın peşindeyiz.
Ân itibarıyla renkli rüyalarımız arşta, hayallerimiz su yüzeyinde ve ütopyamız teorik olarak kalbimizde bulunsa da kapıları ve pencereleri kırarak girecek hakikatin sesiyiz ve gelecek hem biziz hem bizimdir.
Vatanımızı terk eden baharın ne zaman geleceğini bilmesem de insanlarımızın çoğunun iyiyi kötüden, güzeli çirkinden, sevabı günâhtan ve ulvîyi süflî olandan ayırt edememesine üzüldüğümü söylemeliyim. Aynı zamanda üzüntümün icra makamında değil, bir oyuncak olmasına ağlayayım mı sızlayayım mı ağıtlar mı yakayım bilemiyorum. Belki bir paradoks olsa da itibar, iltifat, övgü, sövgü, fark edilmek, görmemezliğe gelmek veya görmezden gelinmek, neşe, hüzün, mutluluk, hüzünlenmek ve kin, kazanç ve kayıp gibi oyuncaktırlar.
Allah’ın insanlara bahşettiği bu oyuncaklar, insanların vicdanlarını rahatlatsa da pratik bir uygulamaları olmadığı takdirde bir illüzyon, insanın kendi kendisini kandırmak için eline tutuşturulan elma şekerleri ve kendini kandıranların oyuncakları olduğunu söyleyebilirim.
İnsanlarımızın geçim derdine düştüğü ve oyuncaklarıyla oyunlar oynadığı bir hengâmede müstemleke milletvekilleri de istedikleri kanunu çıkartırlar ve çıkardıkları kanunlardan da kendileri nemalanır. Siyasete yön veren, ekonomiye hükmeden ve Allah’ın “Emaneti ehline veriniz” buyruğuna savaş açan cüzzamlı Cumhuriyetin, “adalet” ve “hakikat” öznelerini de darağacına çektiğini biliyorum. Ve biliyorum ki, baskı, militarizm ve totaliter yöntemlere meyletmek, zayıflayan bir rejimin dikkat dağıtıcı özellikleridir. Semerkant kâğıdı tenimize kayıtlı merhametimiz ve Keşmir kumaşı ruhumuza nakşedilen şefkatimiz ve her ahalimizi kucaklayan kalbimizle hakkı yenilmiş her bir mazlumun, gadre uğramış her bir mahzunun iade-i itibarının davacısıyız. Kıyamet tellalları kıskançlığın pençesinde kıvransalar da Cumhuriyet ile birlikte vatanımızı terk eden bahar Büyük Doğu İmparatorluğu ile gelecek.










