YÜCELER TEPESİ

Ulaş TUNCA

13 yılını tek kişilik hücrede ve toplamda 16 sene tutsak edildiği zindanda, ağır tecrit şartları ve bir de üstüne Telegram işkencesi altında fikir damıtmaya devam edip eserler vererek yedirilen zehri bala tahvil edip atıldığı uçurumdan paraşütün mucidi olarak çıkan İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu, iade-i muhakeme talebinin kabul edilmesiyle 22 Temmuz 2014 tarihinde tahliye edildiği Bolu F-Tipi Cezaevi’nden çıkarken vakûr ve mütevekkil bir şekilde şunları söyleyecekti:

– “Şu ân tahliye edildiğim için mutluyum, içeride olmak istemezdim ama bu benim

için hayatımın boşa geçmiş safhası değil. Hukuk düzeni sadece benim problemim değil. Savcı ve hâkimlerin de problemi. Şahsî konularımla uğraşırken bile elimde olmadan kayıverdiğim başka mevzular var. Yani bundan sonraki süreçte arkadaşlarımla hukuk safhasını geniş anlamıyla ele alacağım. ‘Hayata bıraktığım yerden devam ediyorum’ demiyorum. İnişler ve çıkışlar var. Hayatımı heba olmuş veya boşa geçmiş görmüyorum. Hayatımın sonuna kadar cezaevinde kalsam da yine Allah’a hamd eder, Allah’ın beni yanlış hareket etmekten cezaeviyle koruduğunu düşünürdüm.’’

Devlete karşı bir kırgınlığının olup olmadığı sorusuna ise şöyle karşılık verecekti:

– “Kırgınlık demeyelim. Bu adamın bir derdi, talebi var. Bu adam talebini ileri sürdüğüne göre ‘gevezelik olsun’ diye yapmıyor. Devlet olmadan da yapamaz zaten. Bunu davasında samimi olan insanlar için söylüyorum. Devlet düşmanı dediğin hadise, menfaatin olduğu yerde olur. Menfaatin olmadığı yerde böyle bir şey söz konusu olmaz. Davası için ölümü göze almış bir adama bu söylenmez.”

Tahliyesinden dört ay sonra, 29 Kasım 2014 tarihinde Haliç Kongre Merkezi’nde düzenlenen “Adalet Mutlak’a- Yaşanmaya Değer Hayat İçin…” isimli konferansta müthiş bir topluluğa hitap edecekti.

Asırlardır beklenen büyük fikircinin mânâ madenindeki fikir sütünü kaynağından içebilmek için binlerce kalb bir araya gelmişti. Ve, meraklılar da…

İnsan, sevdiğini görmek mi ister, yoksa görünmek mi sevdiğine? Görünce mi mutlu olur sevdiğini yoksa görününce mi sevdiğine?

Acaba insan, sevdiğini mi görmek ister kendinde, yoksa kendini mi görmek ister sevdiğinde! Belki de görünmek isterken sevdiğinde, sevdiği de görmek ister kendini kendisinde!

Ruh görmek isterken, nefs görünmenin derdinde!

Yakınlığın bir kıymetinin olduğu gibi zaafları da beraberinde barındırdığı ve aynı şeyin uzaklık için de geçerli olduğu hakikatiyle; dâvaya olan nisbetimizi kurabildiğimiz ve bu nisbeti muhafaza edebildiğimiz kadar yakınlık veya uzaklığımızı tayin etme durumundayız. Ona en yakın olan, belki de onu hiç görmemiş olsa da onun fikrini yaşayan ve yaşatan biridir. En yakın görünen de belki en uzak…

Bütün bu kıyaslamalarla beraber asıl olan, iş ve eseriyle görünebilmekte…

“Konuş ki seni görebileyim!”(S.M.)

Demek ki, görülebilmek için konuşmak, eser vermek gerek. Eser verebilmek için önce anlayış sahibi olmak, sonra görebilmek ve bunun için de duyabilme hassasına ermek ve idrâk edebilmek…

Doğru üzerindeki seyr ile istikâmetten uzaklaşan yetmiş iki fırka ile mücadele, iç ve dış düşmanların pusuları içinde yol alarak daire sırrı üzerindeki seyr ile yakınlaşarak gelinen bu nokta, onunla perde önündeki son kavuşmamızdı. İlk kavuştuğumuz o Metris yıllarındaki kartal gözlerin ufkun derinliklerini tarayan bakışları yine karşımdaydı.

O bedenen bizim aramızdaydı fakat ruhen hep başka diyarlarda yaşıyordu. Bizim sûfli yaşam seviyemizin çok üstünde ulvî âlemlerin, başka iklimlerin baharında yaşıyordu. Ötelerden kopup gelen cennet kokulu kelimeler bıraktı bizlere:

“Aslı saklıyor delil,

sesin sözden bir başka

bahanede sarhoş dil

hizmet ederken aşka” (SM.)

Haliç Kongre Merkezi’nde, seveni, merak edeni veya başka saiklerle kendisini dinlemeye gelen kalabalığa değil, uzaklara doğru bakıyordu. Tam karşılarında bulunan tepeyi “Yüceler Tepesi”ni, Üstad’ının ayak ucundaki köşesine çekilecekleri sonsuzluklar âlemine açılan kapının eşiğindeki mâkamlarını gözlüyorlardı belki de… Yeniden dirilişin gerçekleşeceği güne kadar Eyüp Sultan Hazretleri’ne komşu olacakları bu tepeden, bu gül bahçesinden seyredecekler ve selâmlayacaklardı sevenlerini ve İstanbul’u…

Tam 43 sene sonra bir rüyanın tazâhürüne şahitlik edecektik. Üstad Necip Fazıl rüyasında bir dağın zirvesindeyken sol tarafına doğru dönüyor ve tam zirve noktasında toprağı elenmiş, taranmış, tertemiz bir mezar görüyor. Beton bir çerçeve içindeki mezarın başında, dörtköşe toprağa yatırılmış bir levha ve üzerinde İslâm harfleriyle iki kelime: DERVİŞ MUHAMMED.

Derviş Muhammed: Kaptan Mirzabeyolu

1975 senesinde görülen rüyânın 43 sene sonra 2018 senesindeki tezâhürü; Yüceler Tepesi’nde medfun bulunan Üstad’ın sol ayak ucuna defnedilen Salih Mirzabeyoğlu’nun husûsi olarak söylediği: “Kâbe orada! Bizler, karınca adımlarla bu istikâmette menzilimize ilerliyoruz… Mesele, bu yolda “olmak”ta ve ölmekte! Anlatabiliyor muyum, izâh edebiliyor muyum?”

Bu, “anlatabiliyor muyum?” hitâbının altında büyük bir nezâket saklıydı! “Anlıyor musun?” yerine bunu kullanması, karşısındaki muhatabını ezmeden eğer bir kusur ve anlayışsızlık varsa bunun kendinden olduğunu zannetirir gibi yapması bakımından ne kadar mütevâzı ve ne kadar mânidar bir hitab şekli…

Öksüz ve köksüzlüğümüze çâre olacak, malûmu meçhûullükten kurtarma gayesiyle giriştiği giriftleri, anlayabileceğimiz bir basitliğe indirerek ifade etmesi ve bu basiti bile anlayamama basitliğinde kalışımız da bizim eksikliğimiz, yetersizliğimiz olsa gerek!

O kadar şey bilen anlayış ve irfan sahiplerinin bu kadarcık şeyi dahi bilip

anlayamayan ve neyi bilmediğini bile bilmeyenlere karşı yaşadıkları ıstıraba mukâbil

göstermiş oldukları anlayış ve nezâket tavrı ile beraber, incelerin incesi girift meseleleri vuzuha kaavuşturup anlaşılabilir seviyelere indirip dillendirilebilmesinin takdiri ehline aittir.

Bütün bir hayatıyla; fikir haysiyetini, fikir namusunu, fikri yaşamanın ve yaşamayı fikir bilmenin ne demek olduğunu bizlere gösteren kişidir o…

Yaradılış gayemize ve istidâdımıza uygun yaşanmaya değer bir hayat için, kavgasını verebileceğimiz bir dâvanın kılıcını ve kalemini bize uzatan kişidir o…

O, herkesin gözünün önünde dururken kimsenin görmediği “malûm sır!”…

Her hâliyle incelik, nezâket, tabiîlik, samimilik, cesaret, vefakârlık ve fedakârlığın remz şahsiyeti… Fikir ve aksiyon adamı…

Onun bize en büyük mirası; herkesin kendi istidâdına göre, üzerinde binbir çeşit

mahsûl yetiştirilebilecek mümbit bir toprak bırakmasıydı! Onun ve bıraktığı mirasın ne kıymetini bildik, ne de kıymetlendirebildik.

Üstad Necip Fazıl’ın “500 senedir beklenen mütefekkir’’ diyerek dâva bayrağını

teslim ettiği; bilinmezin bilgisine kadar merdiven kurucu tecrid sırrını yaşayan, yani aklın

sahici hakkını vererek onu kopacak kadar geren, beynine kan terleterek insanlığa kurtarıcı hayatı inşâ eden mütefekkirdir Salih Mirzabeyoğlu.

Mimarından devraldığı Büyük Doğu arsasının üzerine kat kat fikir gökdelenleri inşâ eden ve hayatı, İslâm’ı içten ve dıştan çökertici haşerelere karşı mücadeleyle geçen; İslâm’a muhatap anlayışın hikmet ve mihrak noktasını “kendinden zuhur” karakteriyle ifşâ eden Salih Mirzabeyoğlu, beş asırdır beklenen büyük fikirci, İslâm ihtilâl ve inkılâbçısıdır.

O; bir kâbusun, girdabın, karanlığın, boşluğun ve bir savrulmuşluğun içerisinde yaşarken, hikmetli sözlerinden yansıyan mânâların tedâi ettirdikleriyle, bir ân yanıp sonra yine bir ânda sönen ışık pırıltılarıyla, içerisinde bulunmuş olduğumuz karanlıklardan çıkış yolunu bizlere göstererek istikâmet verendir hayatımıza…

Velisi Vâris olan işitir hikmetli sözler,

Velisi hâris olan işitir illetli sözler!..

YAŞASIN KUMANDAN MİRZABEYOĞLU”

O, fikirleriyle yaşasın,

fikir yaşatılsın ki;

mazluma ümit ve çâre,

zâlime kılıç gelsin.

Dünya yeni bir nizâma;

Müslüman başa, kâfir telâşa gelsin.

İlhâm kalbe, fikir başa, ruh aşka gelsin.

İnsanlığa uykudan uyanış gelsin.

Toprağa bereket, ocaklara şenlik,

dünyaya adâlet gelsin.

Bir Cevap Yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Adımlar Dergisi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin