ESSELÂM 7 – Necip Fazıl KISAKÜREK

HUNEYN, TÂİF VE TEBÜK

-45-

Güç İslâma geçti büyük oranda.

Son üç gazâ, Huneyn, Tâif ve Tebük…

Küfre bir söz: Bundan böyle davran da,

İslâmın elini, elindeyse bük!

*

Aynı his, aynı söz: İslâm artık yenilmez!

Bu gurur edası Resule giran.

Hakkın takdirini hiç kimse bilmez!

Hikmet ki, Huneynde belirdi bir ân.

*

Düşman ilk vuruşta silip süpürdü.

Bozgun… Böbürlenme duygusu mes’ul…

Yürüdü, atıldı, topladı, sürdü;

Cengi tek başına kazandı Resul.

*

Gökdelen surlarla çevrili Tâif…

Ve yersiz kuşatma, boş muharebe.

Peygamber, dönmeyi edince teklif;

Kalınsın diyene gururdan tövbe.

*

Kureyş hadd üstü pay, ganimetten.

Ensar dedi: Bu iş yapılmalı mı?

Ve O: «Sizinleyim; iki nimetten,

Hangisi; Resul mü, dünya malı mı?»

*

Tebük… Onbin atlı, otuzbin yaya…

Düşman yok, Bizans yön, bu bir belirtiş.

İslâm çıkmak üzre büyük dünyaya;

Büyük dünya içte, asıl onda iş…

EKBER CİHAD

-46-

Soylu atlar üstünde, şekillenmiş âhenkten;

Dönüyorlar, dış dünya çerçevesi bir cenkten…

Zaferle döndükleri savaş kolay ve rahat…

Sordular: «Söyleyiniz, nedir en büyük cihad?»

Toprağa bağlı cenkler öz gayeye bahane;

Cihadlardan biri var… Ekber Cihad… Ya o ne?…

Hikmetli sahabîler düşündü uzun uzun;

Dediler ki: Cevabı sizdedir sorunuzun!

Buyruldu: «Tek kişinin teke tek çarpışması…»

Yakasına nefsinin, dört elle yapışması…

Yoksa milyonla ferdin milyonla cengi değil!

Düşmanın kalbindedir; eğil, nefsine eğil!

Gör ki, bütün iş, nefsin hisarına girmekte,

Allah nuruna engel, duvarı devirmekte…

Nefs, yol vermez bir kale, düşürülmez bir bölge,

Üstüne kum döktükçe hep üste çıkan gölge…

Bin pençeli bir şahin, yüz başlı bir atmaca;

Korkunç bir oyunu var: Ruhla köşe kapmaca…

Dış cenk… Şehid… Ölüp de ölmeyenler çevresi…

İç cenk… Veli… Ölmeden ölenlerin töresi…

Peygamberlik ilminin yolu bâtın demişler;

Sırrı O’nda, insanın, kâinatın demişler.

Soylu atlar üstünde, yağız, kır, beyaz, doru;

Dönüyorlar, asgardan Ekber Cihada doğru…

MUCİZE

-47-

«Niçin?» ve «nasıl?» dan kurtuldun mu, anlarsın!

Bırak, batakta akıl, dibi arasın varsın!…

Mümin, aklı da böyle anlar, mucizeyi de…

Ölçü ruhun, doğruda, güzelde ve iyide.

Kalbde ilâhî nurla görüyor, anlıyoruz,

Kalbden uzak mı düştük, hiçi nişanlıyoruz!

Mukaddes parmak göğe doğru… Ve ay iki şak;

Vurduğu granit kaya, külden daha yumuşak.

Çukurlarda su kaynar, O’nun oku değince;

Yemek tükenmez olur. O «Bismillâh» deyince.

Mucize o iştir ki, bitirilmez saymakla;

Sen bir kafes geçir de şu kör ışıklı akla;

Gel, karanlıkta gör, nur gibi, nur gibi duru,

«Olur»daki «olmaz»la, «olmaz»daki «olur»u!…

Her şey mucize O’ndan, çehre, kaş, göz ve kirpik;

Yere düşmeyen dua, fezayı saran iplik.

Kurtuluş mührü ayak, Kur’âna mecrâ ağız…

O ki, âlem o yüzden; O ki, o yüzden varız!…

Toprakta sürünürken aklın çürük mahsulü,

En büyük sahabîde inanmanın usulü:

Mirac günü kâfirler, Ebubekr’i kuşattı,

Dediler: Bak seninki ortaya neler attı?

Uzaklıkları yenmiş, meleklerle oluşmuş;

Yedi kat göğü aşmış, Allah ile buluşmuş…

Evet, O dedi, gel de bu yükü akla çektir!…

Ve cevap: «O mu dedi, O dediyse gerçektir!…»

MUKADDES ŞEKİL

-48-

Asîller içinde asîl soy;

İbrahim Resule varan boy…

Ne zaif, ne toplu, tam nispet…

Ortayken uzuna yakın boy.

*

Benzi de hem beyaz, hem esmer…

Saçında siyahlık nur emer.

Dudaklar bir şiir, kıvrımdan;

Burnunda çok hafif bir kemer.

*

Ya gözler?… Mâdeni siyahın;

Sakalsa, bestesi gümrahın.

Düşün ki, İlâhî aşka denk,

Çizdiği o çehre Allahın.

*

Dişleri yontulmus âhenkten;

Diş diş nur, diş diş nur, hevenkten.

Ne desin çizgiler ve renkler?…

O bir ruh, çizgiden ve renkten…

*

Teninin ipekti dokusu;

Yoktu hiç buruşmak korkusu,

Eller ki, değdiği her yerde,

Kalırdı günlerce kokusu.

*

Sahabî diyor ki: «O’na dik

Baktıkça her defa göz eğdik.

Görünüş, O’nda tüm değildi;

Yanardık O’nu tüm göreydik.»

O HUZUR

-49-

Hece hece habbeler

Mâna mâna kubbeler.

O’dur konuşan, O’dur!

Neylesin hitabeler?

Çıt yok yerde ve gökte;

İçte, sessiz cezbeler.

Başlarında bir kuş var,

Tavrında sahabeler

O kuş ürkmesin diye

Durmuş kalbte darbeler

Yeridir dursa zaman,

Akmasa seylâbeler.

Zaman ve mekân üstü,

Hikmette mertebeler.

Ebedî ölçü O’nda;

Yazınız, kitabeler!

Her şey O’na perçinli,

Merkezler ve şubeler.

Sadece aşk nizamı,

Emirler, vecîbeler.

Ne anlar o huzurdan,

İçi bomboş cübbeler?

Evet, aşk; evet, rahmet;

Gözyaşları, tövbeler.

Hattâ aynı rahmetten,

Kılıçlarla harbeler.

Azık; tükenmez azık…

Açın, dolsun heybeler!

O huzuru düşünsün,

Minberlerde hutbeler!

Yaşamaya sebep ne?

Niçin muharebeler?

O ne sahte teselli,

Akıldan acîbeler!

Birkaç kemik üstünde,

Süslü püslü türbeler.

Dumandan yazı, hayat;

Suda nakıs, rütbeler.

O huzurun bir hasret

Tütsüsü, harabeler.

Doğum bekliyor dünyâ;

Yetişiniz, gebeler!

Siz de geliniz artık,

O huzura, ebeler!

SAHABÎ

-50-

Müslümanda O’na bir anlık bakış;

Yahut O’nun bir ân olsun, gördüğü…

İşte sahabîlik!… Ruhta bir nakış;

Hep o nurun ince ince ördüğü…

*

Dört köşeli ulvî şekil; sırayla,

Ebubekir, Ömer, Osman ve Ali…

Yanmış da her biri aynı çırayla,

Her birinin yine bambaska hali.

*

Dört camlı bir fener; merkezde o Nur;

Merhamet, adalet, edep ve hikmet…

En yüce insanda nasıl bulunur,

Bu dört faziletten gayrı bir kıymet?…

*

Dörtler, yüceliği tamamlayanlar;

Camlarına göre verenler ışık…

O Nurla sonsuzu selâmlayanlar;

O Nur sütununda renk renk sarmaşık.

*

Saf saf, kol kol, bölük bölük sahabî;

İlkler, müjdeliler, daha ne ve ne?…

Ateşle mühürlü hepsinin kalbi;

Hakta, aşkta, şevkte hepsi dîvane.

*

Ümmet caddesinde, o gün bugündür,

Sahabîye nispet, taşlar hep moloz.

«En üstün velîden daha üstündür,

Sahabî atının burnundaki toz.»

(Son iki mısranın çerçevelediği kıyas Abdulllah İbn Mübarek Hazretlerine aitir.)

ZEVCELER VE ABÂ EHLİ

-51-

Zevceler, pâk zevceler…

Ardında göz ufkunun,

Onları sır peçeler.

*

Onlarda ismet, hicap;

En incesi duygunun,

Her fazilet, her icap.

*

Başlarında Âyişe;

Zarafet ve dirayet;

Yetkin akıl her işe.

*

Nice hadîsler ondan;

Peygamberden rivayet,

Fikirler, hisler ondan…

*

Ve işte Abâ Ehli…

Hasan-Hüseyn, çift gonca…

Ve Fâtıma ve Ali…

*

Fâtımada derinlik…

Yalnız kefendir onca,

En muhteşem gelinlik.

*

Hasan-Hüseyn, iki kol;

Son durağa varışın,

Onlarda, geçtiği yol.

*

Bunlar, şehid torunlar;

Kat kat gök üstü «Arş’ın

İki küpesi» bunlar…

KUR’ÂN VE HADÎS

-52-

«Birleşse insan ve Cin,

Kur’âna denk söz için,

En küçük parçasına misil getiremezler.»

O esrar kapısından içeri giremezler.

*

Ve yolu çelinseydi

«Dağa taşa inseydi,

Haşyetinden dağ ve taş paramparça olurdu.»

Dağlar pamuk yığını, taşlar sırça olurdu.

*

«Bilinmesin isterse;

Nerde ele geçerse

Görülür ki, bu kelâm olamaz insan işi!»

Ses ve harf şeklinde ihsan işi…

*

Kur’ân yaratık değil;

Zerresi kıtık değil,

Bir nur ki, dile sığmaz, ona yetmez Arapça;

O, Arapçayı inmis Allah kelâmı, Rabça…

*

Kur’ân, mukaddes Kur’ân…

Yenilik onda her ân;

Onda ebedî nizam, onda iç ve dış sırlar…

Onu zaman silemez, eskitemez asırlar.

*

Hadîs, O’nun her hali,

Gösteren iz, kemali.

Bütün kemaller O’nun sünnetinden eserdir;

Vatanı kemallerin, o havuz ki, Kevserdir.

(Tırnak içindeki ilk iki parça Kur’ân’dan üçüncüsü ise bir İslâm büyüğündendir.)

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: