Ali Osman ZOR: DOĞU – BATI HESAPLAŞMASINDA, DOĞU’NUN EVLADI OLAN V. PUTİN’İ SELAMLIYORUZ! 

Adımlar Platformu Genel Başkanı sayın Ali Osman ZOR ile Rusya – Ukrayna (Rusya – ABD / Doğu – Batı) Krizi etrafında değerlendirmelerinin yer aldığı röportajı alakalarınıza sunuyoruz…

20 Mart 2022 tarihinde gönüldaşımız Aydın Alkan tarafından gerçekleştirilen röportajı, görüntülü kaydı yanında, aşağıdaki yazılı metinden de takip edebilirsiniz.

AdımlarTV

Ali Osman ZOR:

DOĞU – BATI HESAPLAŞMASINDA, DOĞU’NUN EVLADI OLAN VLADIMIR PUTİN’İ SELAMLIYORUZ!

Adımlar Tv: Sovyetlerin dağılması ile birlikte tarihin, bu son 30 yılı içerisinde birçok kırılma yaşadık. Mevcut NATO – Rusya gerginliği ile belki de bugüne kadar ki en büyük kırılmalardan birini yaşamaktayız. Batı bloğu karşısında Rusya’nın harekete geçmesi, hem bizim ve hem de dünya için ne anlama geliyor?.. Bu genel çerçeve içerisinde değerlendirmelerinizi öğrenebilir miyiz?

Ali Osman ZOR: Bu değerlendirmeye geçmeden önce birkaç hususun altını çizmemiz gerekiyor: Birincisi “yerinde doğru genelleştirilemez” ölçüsü. İkincisi ise, “iyiden kötüye giden, kötüden iyiye gidenden daha kötüdür” ölçüsü. Bizim siyasetimizi belirleyen iki ana ilke olarak da bunu kabul edebiliriz. Diğer taraftan ise -hem Türkiye hem dünya açısından bunu söylüyorum-, bugün insanlığın toplamının sorunu olarak bir sıkıntı var, bir sıkıntı yaşıyor insanlık. Ama bu sıkıntıya zıt olarak da, bir ceset görüntüsü var. Dolayısıyla da insanlığın yaşadığı sıkıntıdan, bunalımdan kurtulabilmesi için, o ceset görüntüsünden kurtulması gerekiyor ilk önce. Bu nasıl olur; bu bazen toplumlarda büyük şoklarla olur, bazen daha küçük ölçekli şoklarla olur. Ama şu ân yaşadığımız dönem itibariyle, özellikle son 30 yılı ele alırsak, bu üst üste yaşanan şoklar, insanlığın ceset görüntüsünden kurtulmasına yetmedi. Yani yetmediğini nereden anlıyoruz? Çünkü sıkıntısına, bunalımına sebep olan unsurlara karşı bitirici esaslı bir hareket topyekûn ortaya çıkmadı. Bugün bu değişir mi? Bunun değişip değişmeyeceğini önümüzdeki dönemde göreceğiz ama şunu ifâde etmekte fayda var; ister Türkiye’de olsun, ister dünyanın başka bir yerinde olsun, mevcut uygulamaya veya mevcut sisteme karşı kim siyaset yapıyorsa, bulunduğu nokta, konuştuğu nokta hareket ettiği nokta veya bulunduğu konum toplumun bu ceset görüntüsünden kurtulmasına yönelik olmalı. Yani motive edici unsurları, tahrik edici unsurları, hem tarihi göz önüne alarak hem mevcut konjonktürü göz önüne alarak iyi tespit etmeli. Buradan da şu sonuca varmamız mümkün; siyasete müdahil olmak isteyenler arasında bir derecelendirme yaparsak eğer; mevcut aktüalite üzerinden gevezelik yapandan tut da, teklif sahibi olana kadar bir skala içerisinde değerlendirebiliriz. Biz ise tabi ki kendi dünya görüşümüzle, kendi ideolojimizle, İBDA’yı teklif eden bir anlayışa mensubuz. Dolayısıyla da bizim konuştuğumuz konum, “nereden konuşuyoruz, ne yapmak istiyoruz” gibi soruların cevabını da bu şekilde vermiş olayım.

Şimdi sorunuza gelirsek, kendimizi bağlamak açısından birkaç şey söylememiz lazım; birincisi “Rusya bu harekete niçin girdi?” Rusya’nın niçin girdiğinden de öte; zaten Putin’in 24 Şubat’taki konuşmasında yaptığı durum değerlendirmesinde, aslında meselenin bu yönlerine değiniyor: Sovyet Sosyalist Halk Cumhuriyeti’nin dağılışından meseleyi alıp, son 30 yıl içerisinde Batı saldırganlığının neler yaptığını ve işin artık hangi noktaya geldiğini, o konuşmasında dile getiriyor. O konuşmasında da dikkat çeken husus, hadiselerin veya şartların şu ânki “Batı” diye ortaya koyduğu düşman tarafından oluşturulduğu yönünde. Bu da şu demek; aslında Rusya’yı veya Putin’ in şahsında Rusya’yı, hadiseler bugünkü davranış şekline itti, mecbur bıraktı. Meselâ aynı şeyi biz, Amerika’da Trump hadisesinde de görüyoruz. Amerika’da gelişmeler de Trump diye birini çıkardı ortaya, Trump da o hadiselere uyum sağladı. Şimdi bugün konumuz “Rusya’yla ortaya çıkan kırılma” olduğundan dolayı o zaviyeden biz bakacağız. Yani Rusya, bugünkü şekilde davranmak zorundaydı. Çünkü Irak’la başlayan, hatta Putin Yugoslavya ile başlatıyor; ilk saldırı Avrupa’nın göbeğinde. O dönem, tâ 90-91’den itibaren başlayan saldırı, NATO genişlemesi şeklinde, bugün Rusya’nın sınırlarına dayanmış durumda. Yani bir nevi Rusya, Batı gücünün, Batı hegemonyasının ellerini kendi boğazında hissediyor ve nefes almak için de kendini savunmak maksadıyla taarruza geçti. Yine o meşhur konuşmasında Putin, İkinci Dünya Savaşı’nı değerlendirirken; düşmanın anavatan sınırlarında, anavatanın ortasında, -tam cümleyi hatırlayamıyorum ama yanılmıyorsam- orada karşılandığını ve bunun stratejik bir hata olduğunu söylüyor, geç kalındığını söylüyor. Bugünkü Ukrayna üzerinde yaşanan hesaplaşmayı da, o ifâdesi ile beraber değerlendirmek gerekiyor. Şimdi bizim için en dikkat çekici olay; bu hadise, işte Atlantikçiler-Avrasyacılar, Milliciler-Küreselciler gibi ayrımlar içerisinde değerlendirilebilir. Biz meseleyi daha bir üst seviyeden değerlendirerek, buna Doğu-Batı Hesaplaşması içerisinde bakıyoruz. Yani bugün Rusya’nın hareketinin nereye ait olduğunu, Rusya’nın tavrından da anlayabiliriz. Putin başta olmak üzere bütün yetkililer, saldırganın Batı olduğunu, saldırının Batı tarafından geldiğini, -hatta yine o konuşmasında-, batının kendi leş değerlerini, kokuşmuş değerlerini, kendilerine dayattığını, buna da sessiz kalınamayacağını, muhakkak karşılık verilmesi gerektiğini ifâde ediyorlar. Bu eşcinselliğin yasaklanması filân, onun gibi daha önce Rusya’da ortaya çıkan bu tür mevzuları da o değerlendirme içerisinde görmek lazım. Dolayısıyla da düşmanı “Batı” olarak ortaya koyduktan sonra, otomatikman kendini de “Doğu’da” konumlandırmış oluyor. Kendini böyle ifâde ettikten sonra bizim değerlendirmemiz de; tabii ki 30 yıl aralıksız devam eden Batı saldırganlığına karşı Doğu’nun bir unsuru olarak, Doğu’nun önemli bir unsuru olarak, Rusya’da buna karşı çıkıyor. Putin’de cisimleşen Rus savunmasını da biz, Doğu’nun bir hamlesi olarak görüyoruz. Yani Rusya’nın Doğu’yu temsil edip etmemesi ayrı bir tartışma, o tartışma da yapılır. Yani hemen, bunu söylemişken bir iki cümle ile bu mevzuyu geçelim: Biz “Doğu” deyince, “Doğu’nun hamuru” deyince, siz buna Asya’da diyebilirsiniz bütün olarak. Tabi ki orada Türk, Arap, Fars, Hint, Çin etkisini görüyoruz, kadim uygarlıklar olarak. Rusya, Doğu’ya daha geç katılmış bir unsur olarak karşımıza çıkıyor. Fakat şunu da tespit etmemiz lazım; Rusya’nın doğuya katılışı da Türk etkisiyle olmuştur. Yani bunu da göz ardı etmemek gerekir. Yine bu açıdan bakıldığında, bugün Rusya’nın nüfusuna, demografik yapısına baktığımızda % 35-40 civarında bir Müslüman nüfusa sahip olduğunu, % 25-30 civarında da Türkî Cumhuriyetler dediğimiz -işte Kırgız, Özbek, Kazak ve diğerlerine mensup- bir nüfusunun olduğunu da görüyoruz. Bu şu demektir; aslında Rusya sadece Ruslara ait bir ülke değil, Rusya Müslümanların da ülkesi, Türklerin de ülkesi. Bunun üzerine bugünkü –Lavrov‘un sözü zannedersem- “İllüzyon bitti!” -yani, illüzyon bitti derken, Batı’yı kastediyor- “Batı illüzyonu bitti. Rusya’nın yeri Doğu’dur!” diye bir açıklaması var. Bunların hepsi dikkate alınması gereken ifâdelerdir! Çünkü bu ifâdeler en üst, en yüksek perdeden, dünyanın en büyük coğrafyasının, en büyük ülkesinin kendini konumlandırmasını ifâde ediyor. Ve biz de Doğu’ya mensup en temel unsur olarak, bu ifâdelendirmeleri, bu konumlandırmayı görmezden gelemeyiz… Şimdi Batı açısından meseleye bakarsak; Sovyetlerin dağılmasından itibaren oluşan boşluğu doldurmak açısından, hepimiz biliyoruz ki Batı, Irak’la birlikte saldırıya geçti. Irak’la birlikte saldırıya geçerken, zaten orada hedef Rusya’nın kuşatılması ve güçsüzleştirilmesiydi. Rusya’nın güçsüzleştirilmesi demek de, Batı Bloğu içerisine dahil edilmesiydi. Bunun içerisinde işte Yeltsin var, daha çok Liberal çapulculuğu diyelim temsil eden ekip de iş başındaydı. Ve 10-15 yıl diyebileceğimiz bir süre, Putin’in tabiri ile “Rusya’nın koma durumu” devam etti, o koma durumunda da Batı işgali bizim coğrafyamıza Büyük Doğu coğrafyasına, Büyük Doğu coğrafyasının her tarafına yayıldı. Şimdi burada meseleyi biraz daha iyi anlamak için, böyle basit şeylere dikkat etmemiz lazım. Meselâ Irak işgalini Rusya nasıl değerlendirmiş? Libya’nın işgalini nasıl değerlendirmiş? İşte Suriye işgalinde nasıl tavır almış? Şimdi bunlara baktığımızda şu açık ki, meselâ Libya işgaline “Bu bir Haçlı seferidir!” dedi NATO işgaline. Irak işgalinde, zaten daha yeni dağılmıştı, bugünkü Rusya yoktu: Parçalanmış ekonomik olarak neredeyse çökmüş, insan unsuru olarak ta şaşkın  bir Rusya vardı. Şimdi bunlar ise Türkiye‘deki özellikle Özal ile başlayan, yani nasıl söyleyeyim ona, Liberal çapulculuk sürecinde, bu tutumlar, İslam coğrafyasının yanında yer alan bu tutumlar hep perdelendi! Perdelene perdelene de bugüne kadar geldi. Tabiî ki bunun sebepleri var -yani daha ötesini söylemiyorum-; 1952’den itibaren bütün toplumun Amerika’nın temsil ettiği bir şuur süzgecinden geçmesi, NATO tornasından geçmesi, o eğitimin duygu ve düşünce alışkanlıklarına sahib olarak yönünü Batı’ya çevirmesi, bunların hepsi etken. Bugün de zaten biz bunu görüyoruz. Şu ânda da o 52’den beri devam eden, neredeyse hiç durmaksızın ruhlara yapılan saldırının boyutunu biz, bugünkü gerilimde de görüyoruz. Yani Rusya’nın, şimdi böyle söyleyince hani “Rusçu!” filân diyorlar, Amerikancılar. Kendileri çok rahat Amerikancı olunca, kendilerinin çok rahat Amerikancı olmalarına tabi kimse ses çıkarmıyor; ortam o olduğu için. Fakat hatırlarsanız, Irak işgalinde de “Saddamcı!” deniliyordu, işte Libya’da “Kaddafici!” olunuyordu filân. Yani burada Doğu’nun bir unsuru, Putin’i lider olarak Doğu’nun bir evladı kabul ettikten sonra, Batı ile hesaplaşmada bizim için “Rusçu!” olmanın da bir mahsuru yoktur! Yani senin Amerikancılığın karşısında, Anadolu’da yaşayan birisi olarak, Anadolu’nun lehine olan bir hamle varsa ortada, o hamleci oluruz biz. Buna da hemen cevap vermiş olayım ve geçeyim bu mevzuyu…

Şimdi, Batı açısından mevzuya tekrar dönersek; söz konusu olan bir Anglo – Sakson hegemonyası! Yani “bu hegemonya ne zaman kuruldu, nasıl kuruldu?” filan, oraları geçelim. Ama bizim için önemli olan, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan bir dünya düzeni var, buna Churchill Düzeni de diyebiliriz. Şimdi hani “1990’da Rusya’nın dağılmasıyla Soğuk Savaş bitti” ve şu oldu filân; tamam onun bir doğruluk payı var ama, dünya hegemonyası bitmedi! Dünyadaki sistem bitmemişti. Bugün bence bu gerilimin –panikte oradan!-, bu gerilimin birinci neticesi, birinci etkisi; artık bu hegemonik sistemin bitmesine yönelik! Çünkü Rusya, bu tavrıyla kendini bu sistemden ayırdı. Yani bir Batı – Doğu ayrımını ortaya koyarak, Batı – Doğu kutuplaşmasını ortaya koyup, kendisini de Doğu’da konumlandırarak, bu Anglo – Sakson sisteminin bittiğini ilân etti!

Dikkat ediyorsanız bir sürü önemli olayda hiç sesi çıkmayan İngiltere, bu olayda çok aktif. Bunun, bu paniğin sebebi zaten bu Churchill Düzeni diyebileceğimiz Anglo – Sakson düzeninin ortadan kalkma tehlikesi. Dolayısıyla Batı açısından bakıldığında bu gerilim, kesinlikle netice itibariyle zaferle kazanılması gereken bir gerilim. Ama karşıdaki de “dünyanın ikinci nükleer gücü” Rusya!.. Ve Irak’a yaptığın, Libya’ya yaptığını da yapamıyorsun. Ki, Irak’a yaptığın derken onu da hemen söyleyelim: 12 yıl sürdürülen bir ambargoya Irak dayanmıştı. Şimdi Rusya ne kadar dayanır veya ambargoyu uygulayanlar Rusya karşısında ne kadar uygulayabilirler?!. O da ayrı bir husus, onu da ayrıca hatırlatırsanız ambargo mevzusunda konuşuruz…

Rusya açısından ise mevzu biraz daha derin… Yine Putin başta olmak üzere, bütün yetkililerin açıklamalarında var bu: “Bu bizim için bir varlık – yokluk savaşı, hayat – ölüm savaşı” diyorlar. Şimdi buradan da dönüş olmaz artık… Şimdi bu düzen dağılırken, peki Rusya bir düzen getirebilir mi?.. Rusya’nın böyle bir iddiası yok zaten, kimsenin de böyle bir iddiası yok!.. Yani öbür tarafta işte Çin filân deniliyor, onların da böyle bir iddiası yok… Ama Çin’de olmayan bir kararlılığı Rusya’da görüyoruz biz… Yani Rusya’nın nasıl bir tecrübesi var; işte bir Marksizm tecrübesi var Batı karşısında, yine kendi bölgesinde, coğrafyasında ondan önce dikkat edebileceği bir Osmanlı tecrübesi var. Yani bunları Rusya’nın göz ardı edeceğini düşünmüyorum ben. Dolayısıyla da Rus entelijansının, bölgemizde yeni bir düzenin nasıl kurulacağına dair, şu ân çalıştıklarını da düşünüyorum.

Sözlerinizden yola çıkarak… Hani “tarih tekerrürden ibaret” değildir, ama benzeşen şeyler de çok oluyor… Bilmem katılır mısınız? Sanki geçtiğimiz yüzyılın başında yaşadığımız Batı saldırganlığına  benzer bir saldırı yaşıyor bölgemiz.

Çok güzel bir soru!.. Kastınız herhalde 1917 Devrimi -yüzyılın başı derken-, bizim burada da 1919 ve neticesinde kurulan 1923’te ki Türkiye Cumhuriyeti. Şimdi bizim tabi İBDA Tarihi’nin de 1919’da başladığını hesap edersek; 1919, Batı işgaline karşı bir Kurtuluş Savaşı’nın Anadolu’da verildiği tarih. Ama ondan önce de Birinci Dünya savaşını, ki Lenin’in sözü; “askerler barışı ayaklarıyla imzalayacaklar” sözü Lenin’e aitti… “Birinci Dünya Savaşı’nın emperyal bir savaş olduğunu, bir paylaşım savaşı olduğunu” ifâde edip… Ondan önce tabiî devrim gerçekleştikten sonra, 1917‘de Birinci Dünya Savaşı‘ndan Rusya çekilmişti… Ondan iki sene sonra da bizim burada 1919, Milli Kurtuluş Savaşı, Batı saldırganlığına, Batı işgaline karşı verildi ve 1923‘te de başarıya ulaşıp devlet kuruldu. Şimdi tabi o zaman Anadolu’daki Kurtuluş Savaşı’na sadece Hindistan’daki, Pakistan’daki Müslümanlar destek vermediler. Rusya’yla o zaman ki yönetim ve kurulan ilişkilerde de destek alındı. Ve Batı saldırganlığına uğramış, ki dört yıl süren, bir de Rusya’da Kızıl Ordu – Beyaz Ordu çatışması var. Batı’nın desteklediği Beyaz Ordu var orada. Bizimkine benzer bir süreç yaşandı… Bu süreç, yani şöyle diyebiliriz; 1917 ve 1919 dayanışması! O ruhla Batı’ya karşı duruldu burada ve Batı saldırganlığı püskürtüldü! Bugün, evet “tarih tekerrürden ibaret değildir” ama benzeşen yanları vardır. Benzeşen yanlarının sebebi de, aslında orada hesapların kapanmamış olması. Yani geçen yüzyılın başında Batı ile biz fiilen, fiziki olarak Batı işgaline karşı durduk ve Batı işgaline engel olduk ama, iki tarafta da, iki tarafın halkı da ideolojik olarak ve fikri olarak hesaplaşmayı tamamlayamadığından dolayı, bugün biz benzeşen hâli yaşıyoruz… Bugün geldiğimiz nokta itibariyle ise bu hesaplaşma, kesinlikle ideolojik olarak, hayat tarzı olarak, eşya ve hâdiselerin mânâlandırılması olarak; bu hesaplaşma görülmeli, görülecek ve onun eşiğine geldik!.. Yani bugünkü krizin ortaya çıkaracağı en önemli hususlardan birisi de bu. Ve o “Anglo – Sakson hegemonyası çatırdıyor, o tehlike altında, tehdit altında, kendilerini dağılmak üzere hissediyorlar!” derken kastım da bu…

Şimdi aynı ruhu biz Batı’da da görüyoruz… Batı’da da bunun karşılığı var… Batı’daki karşılığı nedir?.. Aynı hegemonyaya, aynı baskıya, aynı iktidara karşı olmanın ruhu da 1776 Amerikan devrimi ve 1789 Fransız Devrimi. Yani Amerikan Devrimi, 1776 ruhunu Fransa’dan alırken; Fransız Devrimi ondan daha geç geldi. Ama Amerikan Devrimi’nin ruhu da Fransa’ya bağlıdır. Arkasından da Fransız İhtilâli geldi… Şimdi bugün Avrupa’daki ve Amerika’daki olayları göz önüne aldığımızda yine bu Anglo – Sakson hukukuna, siyasetine, ahlâkına, hayat tarzına karşı çıkışta, Batı’daki cephenin ruhunu aslında bu teşkil ediyor… Doğu’da da, demin konuştuğumuz gibi böyle birşey var; yani 1917 ve 1919 Dayanışması diyelim biz buna…

Tabi ki şu ifâdeler içerisinde aslında “Türkiye ne yapmalı, nerede durmalı?” sorusunun cevabına da yaklaşmış olduk… Yani burada demek ki Türkiye bir kere etrafını, komşularını ve bölgesini NATO ve Amerika adına gözetleme misyonundan vazgeçmeli artık!.. Bu “reel-politik” içerisinde söylüyorum bunu. Reel-politik içerisinde bu niyetini, çok güçlü reflekslerle ifâde etmeli. Yani reel-politik icabı, işi şeklî olarak tam yapamayabilir ama, ortaya koyacağı mukavemet veya mukavemet payı, onun gerçek düşüncesine dair, karşı tarafa güçlü etkiler yapabilir.       

Büyük bir fırsat yaşanıyor şu ân o zaman.

Şimdi işin fırsatı da ayrı… Tabiî ki büyük bir fırsat yaşanıyor. Yani karşı tarafta dağılmaya yüz tutmuş bir sistem, bu tarafta da kendini toparlamış, güçlenmiş, 30 yılını hazırlık içerisinde geçirmiş, “artık senin dayatmalarına, saldırılarına boyun eğmeyeceğim!” diyen denk bir irade var!.. Ve senin komşun burada…

Ama şöyle bir şey var… Tabiî ki burada medyanın, yalan makinesinin rolü önemli. Şimdi dikkat ediyorsanız ne zaman Batı saldırganlığına karşı bir hamle gelse bir yerden, hemen hatırlatmalar olur… Meselâ Saddam çıkar, “Halepçe!” der; işte oradan Kaddafi çıkar, yok işte “İslam’la Sosyalizmi bilmem ne yaptı!” der; oradan Esad çıkar, oradan bir “mezhep!” şeyini koyarlar ortaya, filân… Bunlar tabi, işte o NATO tornasından geçmenin neticeleri aslında… Şimdi Rusya çıkar ortaya, oradan çıkar birisi, “Çeçenistan!”, “bilmem ne!” filân diye zihinleri bulandırıcı ve atalete sürükleyici, ama her zaman Batı lehine bir Şeytanlık peşinde olan bir medya söz konusu. Şimdi burada, demin o “güçlü refleksler verilmeli” derken, o refleksin ilk verileceği yer de medyadır!.. Eğer Türkiye veya mevcut şu ânki hükümetin böyle bir niyeti varsa, bir kere ilk önce bu yalancı medyaya çekidüzen vermesi lazım… Şimdi öyle tipler var ki, “her türlü darbeye karşı, her türlü askeri vesayete karşı” utanmaz, Ukrayna’ ya gitmiş, orada Ukrayna üniforması giymiş, oradan yayın yapıyor. Biz bunları hiç Irak üniforması giymiş olarak gördük mü mesel?!. Veya Irak halkının insanlık krizinden bahsederken hiç gördük mü?!. Veya Libya’da veya Suriye’de?!. Şimdi neydi 90’lı yıllarda söylenen şeyler; işte “Bağdat havai fişek gösterisi gibi”, “Amerika orgazm oluyor”(*) değil mi. Böyle adi adi, şerefsiz şeyler. Tabi ki şu ân biz ikinci nesil yalancılarla karşı karşıyayız. O zamanlar Çandar’ların, Çongar’ların yerine şimdi başkaları var. Şimdi bir kere bunların insan zihni ve insan ruhu üzerindeki bu liberal çapulcu, ama -kendileri kötüledikleri için söylüyorum ben, tabiri onların kullandığı anlamda söylüyorum- Liberalizmi kendilerine perde yapan faşistler en doğru tabir, bu faşizan tipleri, medyaya yerleşmiş, köşe başlarını tutmuş bu faşizan tiplerin etkilerine bir son vermek lazım! Çünkü insanımızın zihnini, ruhunu perişan eden, 24 saat aralıksız tecavüz eden, insanımızın zihnine, ruhuna; bu insanlara bir kere bir çeki düzen verilmesi gerekiyor. Ki bu, o dönemde bahsettiğimiz çok güçlü tepki kapsamına girer. Yani şimdi neydi, meselâ Nagehan Alçı diye birisi… “Her türlü darbeye karşı”dır bunlar…

Anti-militarist…

Anti-militaristtir, askere karşıdır, değil mi?.. Hatırlıyoruz bunları; hemen bir derginin, efendim gazetesinin filân kapağına “postal” resmi koyardı. “Askerî vesayete karşı”ydı bunlar… Ama gitmiş şimdi orada, Ukrayna üniforması giymiş, sözde “insanî kriz”i anlatıyor! Krizi anlattığı yerde de hiçbir şey yok, hepsi yalan! Tek bir fotoğraf karesi gösteremiyorlar!.. Ve insanımızın zihnini de bunlar yönlendiriyor! Şimdi sen hani “her türlü darbeye karşı”ydın?!. 2014’te darbe ile iktidara gelmiş bir yönetimi (Zelensy) nasıl destekliyorsun?!. Üstelik bu yönetimin altında 15.000 tâne orada Rus öldürülmüş, tek bir haber yok bununla ilgili, Batı medyasında filân…

Hâ, Ukrayna açısından meseleyi, Ukrayna açısından söylenecek çok bir şey yok aslında burada. Ukrayna vatandaşı, Ukrayna halkı direnmek istiyorsa direnir, bu onun hakkıdır, bu da adalete uygundur… Burada bir sorun yok ama, burada mesele Ukrayna – Rusya meselesi değil ki, burada mesele Rusya – Amerika, bir üst perdeden de değerlendirdiğimizde bir Doğu – Batı hesaplaşması burada söz konusu. Ve bu hesaplaşma bugün ortaya çıkmış bir şey değil! Bu hesaplaşma, son 30 yıl içerisinde bakarsan hadiseleri değerlendirirsen, bu 30 yıl içerisinde çıkmış; daha geriye gidersen demin o söylediğimiz, 1917 – 1919 ruhu içerisinde de başlamış ama neticelendirilememiş bir hesaplaşma!..

Burada Türkiye, bu bahsettiğimiz “güçlü refleksler” haricinde nasıl bir destek verebilirdi?.. Türkiye’nin vermesi gereken destek zaten ideolojik bir destekti… Bu açıdan bakıldığında 20 yıl boşa geçmiş bir zaman olarak değerlendirilebilir. Çünkü karşındaki bir Rusya, bir Amerika; ne yapacaksın savaşacak hâlin yok onla, hele hele komşunla ne kadar savaşacaksın? Zamanında zaten savaşacağın kadar savaşmışsın; çoğu İngilizlerin provokasyonu ile!.. Bugün bak elimizde bir fırsat var, İngiltere karşı tarafta. Besbelli ki Rus siyaseti kendi tarihinden oldukça dersler çıkarmış ve bugün İngiltere’yi de karşı tarafa alarak, tamamen kendi coğrafyasına bağlı, desteği tamamen mensup olduğu coğrafyadan bekler -ki bu mensup olduğu coğrafyanın başında da İslam dünyası geliyor. Hem Ortadoğusu hem Afrikası ile- buradan bekler pozisyonda harekete geçmiş.

Yani burada, “peki bundan sonra olabilir mi?”… Bu sorunun cevabı da şu aslında benim açımdan; bu kriz Türkiye’de bir etki meydana getirecekse, bu etki ideolojik olacaktır. Yani hem fikrî mânâda hem siyasî mânâda söylüyorum.

Putin’in konuşmasında da bu izleri görüyoruz; 30 yıllık bir tarih muhasebesi yapıyor…

Burada, şöyle tipler vardı; “Yâ, Irak diye gündem mi var”, “Irak gündemden kalktı!” filân diyen aklı evveller vardı… Şimdi Putin‘in konuşmasına baktığında da Irak’tan başlıyor zaten. Irak’ta Batı’nın yediği haltları, nasıl bir ahlâksızlık içerisinde olduğunu filân anlatıyor… Yani demek ki siyasette şöyle olmuyormuş; hani “bir şey oldu bitti” filân, “hadi başka bir şeye geçelim” diye bir şey yok!.. Zincirleme oluş hâlinde, birbirine eklene eklene gelen hadiseler burada söz konusu… Bir nevi, dairenin başlangıcı Irak ise, sonunu da Rusya kabul edebiliriz.

Türkiye‘de bu açıdan sağlıklı bir bakış şunu söyler; aslında Batı kuşatması altında Rusya ile Türkiye aynı derecede Batı’nın hedefi… Meselâ, Dedeağaç’a Amerika yığıyor silahları, değil mi?.. Tarihinin en büyük yığınağını yapıyor oraya. Şimdi Dedeağaç kimde? Yunanistan’ın kontrolünde. Yunanistan kim? Senin buradaki işte “düşmanın” diyelim… Ve ağzını açıp laf söyleyemiyorsun, “Dedeağaç’ta ne oluyor?!.” diye. Söylediğin zaman o diyor ki, “biz Rusya’yı kuşatmak için yapıyoruz” diyor. Ona da Rusya, zaten “bu Dedeağaç nedir?!!” diye Yunanistan başbakanına hesabını sordu. Şu, Dedeağaç’taki yığınak stratejik açıdan Rusya’yı kuşatmaya yönelikken, taktik açısından da sana yönelik zaten!.. Anlatabildim mi?!. Ya otomatikman zaten sana yönelik bu… Söz konusu Yunanistan olduğu zaman Amerika’nın oradaki yığınağı, taktik olarak senin için bir tehdit!.. Yani Rusya bu tehdidi görüyor da, sen bu tehdidi göremiyor musun?!. Şimdi olayı bu şekilde kabul ettiğin zaman, zaten savunma hattının, burada bununla beraber kurulması gerektiğini de anlarsın… Ve iş buralara geldiğinde, şu ân meselâ diyelim Hükümet idare ediyor birazcık durumu… Ama gerilim daha üst seviyeye taşındığında, ikircikli durumla bu işi idare edemezsin. Kesin tavır alman gereken bir noktaya gelecek bu iş. Bence siyaset yapıcıların buna hazırlanması lazım; yani işin ekonomik tarafı var, siyasî tarafı var, bütün açılardan buna hazırlanmak lazım. Çünkü yaşadığımız gerilim, evet, tarihin çok önemli bir kırılma noktası. Yani bu ıskalanırsa eğer, Türkiye, Anadolu bunu ıskalarsa, bu gerilim onu da ezip geçer! Halbuki burada doğru tarafta, doğru yerde konuşlanmalı ve o hani “Hadiseler Türkiye’yi İslâm dünyasının liderliğine zorluyor” ifadesi var ya Kumandan’ın (Salih Mirzabeyoğlu)… Hadiseler bugün, işte Rusya’yı da buna zorladı… Saldırı kimden geliyordu İslam dünyasına?.. Batı’dan!.. Hadiseler de “Batı’ya karşı oluş”a zorladı Rusya’yı… Sen de burada, bunun, tabiî ki İslam dünyasının güvenilir ve aktif bir unsuru olarak hadiseleri bu şekilde kucaklamalısın, karşılamalısın, değerlendirmelisin… Yoksa “güven” ortadan kalktıktan sonra…

Ukrayna öyle veya böyle, bu hâllolacak. Peki Ukrayna’dan sonra ne olacak?!. Ukrayna’dan sonra kim nasıl etkilenecek?.. Hani Ukrayna’da gitti, barış imzalandı filân, müzakereler oldu… Şu ân, daha Rusya işte bir iki günden beri etkin silahlarını kullanmaya başladı… Kullandığında da ne olduğu çıktı meydana… Bu hâllolduktan sonra, sen eğer yanlış tarafta olursan… Yanlış tarafta olursan; çünkü besbelli NATO’nun, Amerika’nın bütün havasını söndürdü, karizmasını çizdi… Dolayısıyla bunlar hep hesap edilmesi gereken hususlar…

Batı’nın buradaki hedefi nedir?.. Çok açık söylüyor zaten; yani Ukrayna filân diye, şu ân onların böyle bir derdi yok! Ortaya bilerek bir “insanî kriz” çıkarıyorlar, “insanî kriz” üzerinden de Rusya’yı suçluyorlar… Kendi çıkardıkları “insanî kriz” üzerinden Rusya’yı suçluyorlar… Hâlbuki Rusya’nın istekleri, onların görüşmeleri, yapılan anlaşmalar hepsi meydanda. Ve bunlar, bu anlaşmalara uymadılar!.. Peki niye uymadılar?.. Çünkü ortada: Konulan ambargoya, yapılan saldırılara filân bakılırsa, mesele burada Rusya’nın, Rus toplumunun çözülmesi… Ne düşünüyorlar?.. “Rus toplumu çözülecek, işte sokaklara çıkacak, gösteriler olacak filân, Putin rejimini, Putin hükümetini alaşağı edecekler!”… Değil mi? Düşünce bu şu ân!.. İşte Dostoyevski derslerinin yasaklanması, Çaykovski dinlenmesinin yasaklanması, efendim sanatta, sporda, siyasette, ticarette getirilen saçma sapan yasaklardan filan anlıyoruz ki, gidilen şey burası.

Batı, gözü dönmüşlüğünü hiç bu kadar açık etmemişti, bir mânâda.

Tabi ki yani şu ân bir histeri hâli yaşanıyor, bir delirmişlik hâli var! O da muhatap olduğunun etkisinden kaynaklanıyor…

Peki şimdi Batı bunu düşünürken kendi toplumu ne durumda?.. Amerika açısından bakalım; 6 Ocak Taarruzu var bugünkü saldırganların merkezine, Kongre Baskını… Şimdi sen zaten Amerikan toplumu olarak iç savaşın eşiğine gelmişsin. Avrupa’ya bakalım; kaç yıl olmuş “Sarı Yelekliler” ile sembolleşen bir protesto var. Yani demin o söylediğim 1776 – 1789 dayanışmasını da unutmayın… Şimdi bu açıdan baktığında sen “bütünleşmiş bir toplum” olarak, Rus toplumunu çözmek için harekete geçmedin ki! Bilakis, burada özellikle Amerika açısından meseleyi değerlendirdiğimizde; Rus toplumunu çözmek için ortaya konulan stratejik plândan gaye, Amerikan toplumunda tekrar birliktelik sağlamak… Oradan da iç politikadan bakarsak, seçimlere gidip tekrar iktidara gelmek…

Trump’ın karşısında psikolojik bir üstünlük elde etmek…

Ama şu var; sen şimdi bunları yaparken kamuoyu araştırmaları filân gösteriyor ki, Biden hükümetinin oyları habire geriliyor… Başka bir husus ise -demin ifâde etmeye çalıştım onu- ambargoyla çözmeye çalıştığın ülke Irak değil!.. Neredeyse dünyada birçok ürünün hammaddesini ihraç eden bir ülkeden bahsediyoruz. Değil mi?

Enerji konusunda özellikle…

O şekilde baktığında… Ambargo nedir?.. “Ben sana satmayacağım ve mal almayacağım!”… Değil mi? Ambargonun özü budur… Ama şöyle bir şey var Rusya’da; ben senden almadığım bir malı alamıyorum, başka yerden de alamıyorum. Sana satmadığım bir malı da satamıyorum… Dolayısıyla burada, böyle karşılıklı bir şey var. Yine konuşuruz; iki ay geçtikten sonra, meselâ bir-iki aylık süre geçtikten sonra Ambargocuların o kendi içlerindeki “birlik, beraberliğin” ne seviyede olduğunu. O zaman daha iyi göreceğiz!.. Yani bugün, ambargodan dolayı hepimiz biliyoruz, değil mi, görüyoruz, takip ediyoruz; Avrupa ile Amerika arasında bir gerilim varken, Avrupa’nın kendi içinde de bir gerilim var!.. Ve bu gerilim de yalanlarla örtülmeye çalışılıyor!.. İşte “NATO, Rusya Karşısında Birleşti!”… Hatta bu Biden’cıların sloganı neydi? “Amerika geri dönüyor!” Yani Amerika, Avrupa’ya geri dönüyor… Trump’çıların da “Amerika’yı yeniden inşâ ediyoruz!”… Şimdi sen geri dönerken, dönüşünü çok coşkuyla karşılamadı insanlar!.. Sen döndün ama, kimse böyle elinde Amerikan bayraklarıyla filân karşılamadı!.. “Rusya Sonrası NATO’da Saflar Sıklaştı” filân… E, Almanya ordu kuracağını açıkladı?!. Almanya’nın ordu kurması NATO’nun lehine olan bir şey değil ki, aleyhine olan bir şey!.. Zaten sen NATO olarak “onun ordu kurmaması gerektiği”ni söylüyordun!.. Ve diğer taraftan, zannedersem İsveç -veya İsviçre olabilir- ; “Avrupa kendi güvenliğini kendi sağlamalı. Tek tek sağlamalı” diye bir açıklaması da var… Yani bu şeyden baktığında… Bir de Asya tarafından bakalım: Çekimser gözüken, yani “Amerika’nın ambargosuna katılmayan” diyelim -çekimserlik bu demek!- bir Çin var, Hindistan var, Pakistan var, Afrika var, ki bugün Suudi Arabistan‘ı bile ikna edemediler ambargoyu uygulamak için! Değil mi? Yanılmıyorum…  Yani İslâm dünyası halk olarak zaten psikolojik olarak Rusya’nın arkasında!.. Devlet olarak baktığımızda, şu çekimser olarak saydığım devletler, dünya nüfusunun yarısından fazlasını oluşturuyor… Dolayısıyla, bizim için Amerika başta olmak üzere NATO’nun, Batı’nın, Batı Bloğu’nun, Batı İttifakı’nın, Başkan Putin’in tabiriyle “Yalan İmparatorluğu”nun ambargoyla çözülmesi, sürpriz olmayacak!

Az önce Türkiye’nin de harekete geçmesi ve samimi davranması, ikircikli davranmaması gerektiğini söylediniz… Meselâ yalancı medyaya başta müdahale etmesi gerektiğini söylediniz. Ancak, Türkiye’de özellikle İktidar ve çevresinin, “dağılmaya yüz tutmuş bir sistem” dediniz ya Batı için, özellikle “ekonomik kaygılar” içerisinde bu sistemden kopamıyormuş gibi bir hava, bir bahane, bir mazeret üretiliyor…

Bu açıdan bakıldığında, demin söyledim; yani, Batı hayat tarzı içerisinde bir “hedonist – refah toplumu” -tırnak içerisinde- böyle bir hedefin yoksa, mesele temel ihtiyaçlar -kültür, siyaset bunları da katarak söylüyorum temel ihtiyaçlarını içerisine- mesele buysa, bölgedeki ülkelerin işbirliği, bunu sağlamaya yeter! Yetiyor da, değil mi? Petrol, doğalgaz, enerji, tarım…

Türkiye’nin ihracat, ithalat rakamları açısından da öyle…

Böyle bakıldığında… Veya dünyadaki hammaddenin olduğu coğrafyaya baktığımızda; buradan Hindistan’a kadar -Rusya’yı da sayıyorum- Hindistan’a kadar olan bir coğrafyada, temel hammaddelerin hepsi bu coğrafyada! Anlatabildim mi?.. Şimdi böyle bakıldığında, iş gelip şuna dayanıyor: Senin, yeni bir hayat tarzı öngören Yeni Bir Sistem’in var mı? Ve bu sistemin temel unsurları neye dayanıyor, nedir?.. Tercih budur aslında!..

Şimdi bugün, bu hesaplaşmanın bizim açımızdan, bence, gelip dayanacağını nokta burası; bu tercihi yapacağız!.. Yani böyle “Müslüman”mış gibi gözüküp oradan ona gitmek, Amerika’danmış gibi gözüküp Rusya’ya, Rusya’dan gözüküp Amerika’ya… Anladınız ne demek istediğimi… Bunlar bitiyor!..

Bu arada ben, Putin’in şahsında da, hadiselerin zorladığı “lider tipi”ni de görüyorum… Öyle yalana dolana filân başvurmayacaksın, hile hurdası yok; reel-politiğin de hakkını vereceksin, ama güvenilir de olacaksın!.. Yani bu noktada bakıldığında, önümüzdeki dönem açısından değerlendirirsek, Türkiye için -tabiî ki herkes söylüyor, biz de söylüyoruz- bir sürü fırsat barındırıyor… Bunu kim değerlendirecek?.. Yani mevcut yapı, komple kadroları bunu değerlendirebilecek bir pozisyonda mı? Bence değil! Ama mevcut yapıdan, bir takım işlere bulaşmamış insanların da dahil olacağı yeni bir organizasyon, bunu değerlendirebilir!..

Bu vesileyle Aleksander Dugin’den bahsetmek lazım… Aleksander Dugin Ağustos 2016’da Ankara’da Mehmet Perinçek ile beraber Esseyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretlerinin kabrini ziyaret etmişti, hatırlarsınız.

Evet!

Orada da İran’ın, Şiîliğin bölgede Sünnilik karşısında bütünleştirici bir unsur olamayacağını ifâde ettikten sonra şöyle bir ifâde kullanmıştı. Röportajından okuyorum: “Bu sebeple Amerika etkisi dışında bir Türkiye’nin Sünnî İslâm aleminin liderliğini alması, halifeliğini yapması Rusya’nın desteklediği ve bu desteği her alanda göstermekten çekinmeyeceği bir durumdur”… Devam ediyor, “bağımsız Sünnî Âlemi Rusya’nın çıkarlarıyla örtüşmektedir!” diyor… Sonra da: “Benim Ankara’ya geldim sırasında, Büyük İslâm Âlimi Abdülhakîm Arvâsî’nin mezarını ziyaret etmem ve kendi inanışıma göre duâ etmem de bu mesajı içermektedir” diyor…

Bu ifâdeler, aslında Rusya’nın Türkiye’den ne beklenti, nasıl bir beklenti ve neyi beklediğini göstermesi açısından çok önemli!.. Diğer taraftan da demin söylediğimiz, “Türkiye’nin burada katkısı ne olacak?”, yani “fikrî ve ideolojik katkısı olabilir” dediğimiz husustur zaten bu… Yani Rusların, Rus entelijansının “tarih şuuru” ve bugünkü eşya ve hadiseleri anlamlandırma metodu içerisinde şu ifâdeleri değerlendirirsek; aslında o, bize, hem bulunulması gereken konumu -yani ideolojik ve siyasî konumunu-, hem de kendilerinin o konumda nasıl tavır alacaklarını, kendilerini nasıl konumlandıracaklarını açıkça ifâde ediyor… Şimdi, Türkiye’de Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri, “Abdülhakîm Arvâsî” ismini kaç kişi bilir de, bir Rus kalkmış oradan gelmiş, kimsenin teklifi olmadan doğrudan oraya gitmiş!.. Bu da şu demektir; orası, Türkiye’deki geleneği, Türkiye’deki devlet geleneğini, devlet geleneğinin bağlı olduğu ideolojiyi, demek ki buradan daha iyi biliyorlar… Yani bu ifâdeler -hatırlattığınız iyi oldu- şu bile, zaten “Rusya – Türkiye arasında nasıl bir ilişki olmalı?”, “Türkiye, bu ilişkide hangi konumda olmalı?”, “Türkiye’nin bulunduğu kamp nerede olmalı?”, “O kamptaki misyonu ne olmalı?” sorularının da cevabını veriyor aslında… Yani şimdi şuna kim itiraz edebilir?!. Meselâ şu söylenen sözlere… Demin aynı, “Putin’in Irak için, Libya için, Suriye için ortaya koyduğu tavra kim itiraz edebilir?” diye sormamla bu aynı… Hâliyle de, bugün Türkiye’nin savaş üzerinde, savaşlar üzerinde bir hamle yapmasından ziyade, savaşı mânâlandıracak, anlamlandıracak bir Dünya Görüşü ortaya koyması gerekir, bir teklif ortaya koyması gerekir. Bizim strateji unsurumuz budur!.. Yani Rusya’nın -meselâ- nükleer silahı varsa, bizim de nükleer silahların on kat etkisinde bir “fikrî nükleer silah” koymamız lazım ortaya!.. Türkiye’den beklenen de budur!.. Demin bahsettiğiniz Aleksandr Dugin’in ifâdelerinden anladığımız da bu zaten… Yani hâliyle de, daha fazla zaman kaybı olmadan, Türkiye, ilk önce kendi içinde bir Devrimci Restorasyonu başlatıp, daha sonra ise en başta komşularından başlayarak bütün dünyaya, Anglo – Sakson Hegemonyasının karşısında alternatif bir dünya görüşü. Avrupa’yı da etkileyecek; Avrupa, İngiltere’den ibaret değil!.. Yani şu soru da gündeme gelecek: Avrupa’yı kim temsil ediyor?!. Yani Avrupa’yı kim temsil ediyor?!. Neden İngiltere temsil ediyor, meselâ?.. Avrupa’nın kadîm temsilcileri kim? İspanya nerede? İtalya nerede?.. Meselâ… Neden Protestanlık temsil ediyor Avrupa’yı? Ortodoksluk, Katolik filân ne oldu mesela?.. Bunların içerisindeki hesaplaşma ne oldu?.. Bunların arasındaki mücadele ne oldu?.. Yani bugün, o bahsettiğimiz hegemonya sadece bize karşı değil, Avrupa’nın kendi içinde de bir hegemonyası var!..  Yani şu: İngilizce konuşan devletler topluluğunun zamanı doldu!.. Anlatabildim mi?.. Bu iktidarın zamanı doldu!.. Ve Rusya, bunu çok iyi görerek, doğru karar vererek, bu iktidara mensup hiçbir ülkeyi yanına almadı… “Yanına almadı” derken, bir destek verse belki şey yapar, ama onların çıkarlarına zedeleme pahasına karşı duruşunu gerçekleştirdi… Bugün meselâ tarihteki gibi bir Rus – İngiliz iş birliğinden bahsetmiyoruz…

Evet… Medya ile ilgili az önceki sözlerinizden yola çıkarak, burada tekrar sormam gerekiyor: Biliyorsunuz 2 gün sonra bir ay tamamlanmış olacak. Herkes bir değerlendirme yapıyor medyada. İşte “Rusya’nın plânı ne?”, “Amerika’nın plânı ne?”, “NATO müttefiklerinin plânı ne?” gibi… Çıkıyorlar, çubuklarla televizyonlarda uzman(!) görüşler beyan ediyorlar. Medyadaki umumî hava hakkında bir şeyler söylemek ister misiniz?

Medyada çok açık bir NATOculuk, Amerikancılık, Batıcılık zaten görünüyor ve mide bulandırıcı!.. Biz “medya” dediğimizde ne görüyoruz?.. İlk önce onu söyleyelim: Bir Yalan Makinesi!.. Bu Yalan Makinesi’ninn tek misyonu var; Hakla halk arasında aşılmaz bir duvar oluşturmak!.. Yani halkın Hakka ulaşmasını engellemek!.. Dolayısıyla bu misyonuyla da halkın “hakikat” algısıyla oynuyorlar… Zaten böyle bir suçu işleyenin hayat hakkı olmamalı! Yani, söz söyleyememeli… O duvar, halklar tarafından… Ben bütün dünya için söylüyorum!.. İşte Trump’ın seçiminde gördük!.. Bak bugün Putin hakkında neler söyleniyor!.. İnternette, Google’da, Twitter’da filan… Meselâ bir şey yazıyorsun, “hakaret, küfür içerdiğinden dolayı askıya alındı” diyor değil mi?.. Facebook… Ama Ruslara ve Putin’e küfredebiliyorsun!.. Hiç “askıya” alınmıyor o ifâdeler!.. Trump’a da, meselâ orada da -değil mi, Amerikan Başkanlığı yapmış adam!- küfredebiliyorsun!.. Hiç “askıya” alınmıyor…

Dolayısıyla da burada, tabi birkaç istisna haricinde, bugün, bu mevzu ile ilgili medyada boy gösterenlerin “işin uzmanı” veya “gerçekten bir sıkıntısı olan insan”lar değil de, oradan, Pentagon’dan çıkmış haberleri alıp, burada tercüme edip, onlar ışığında da burada halkı hakikatten uzaklaştırma misyonunu üstlenmiş paralı askerler olarak görmek lazım! Bu noktada da bunlar, bizim insanımız değil; evet, Yabancı Savaşçılar, Yabancı Teröristler!.. Hangi akıl alıyor: Hani “yabancı teröristler kötü”ydü?.. Şimdi devlet televizyonlarından tut da, özel televizyonlara kadar bütün Batı medyasında Ukrayna Başkanı; o da çağırıyor milleti “gelin buraya!”, “gelin buraya!” diye… Allah Allah! Bu nasıl bir şey yahu!.. Korkunç bir şey bu aslında!.. Bir devlet başkanı, “gelin diyor, ben size para vereceğim. Parayla burada avlanın!” diyor… “Rusları öldürün!” diyor… Ve onlar “yabancı savaşçı” oluyor, Rus müttefikleri oraya gelince “yabancı terörist” oluyor!

İşin bu en önemli tarafı; bunu sakın unutmayın! Bugün, bu yalan makinesini tek misyonu vardır: Hakikatle halk arasına girip, halkın hakikate, Hakk’a ulaşmasını engellemek! Dolayısıyla halkı Hak’ta birleştirmek istiyorsak eğer bütün dünyada, bu duvarın yıkılması lazım!..

Bu birinci husus. İkinci husus; demin söyledim, adamın misyonu bu zaten. Şimdi çıkmış adam, bir “konvoy”dan bahsediyor; “bu kongreyi gitti, niye dururdu?” filân… “Benzini bitti!” diyor… Bir şey diyemiyorsun olaya… “Benzini bitti, ikmal yapamıyor” falân, bak bak! Ne yapmaya çalışıyor: “Napolyon geldi Moskova’da durdu. Niye? Çünkü kışa denk geldi. Yiyeceği yoktu. Askerleri tüfeklerini yaktılar, ısınamadılar”… Filân… “Hitler orduları geldi. Onlar da mevsim değişikliğinde kıyafetler yetmedi. Benzin bulamadılar” filân… Rus ordusuyla, onlar arasında bir benzeştirme yapıyor!.. Adamın kendi ülkesi zaten… Daha daha şeyi, adam “bu konvoy niye vurulmuyor?!” diyor… E, koruyorlar da onun için vurulmuyor!.. Adam (Rusya) çıkmış diyor ki, “vurmak isteyen varsa, gelsin vursun konvoyu! Vurduktan sonra bakalım ne olacak!” diyor… E, buyur vur!.. Anlatabildim mi? Medyadaki tartışmalar… Ondan sonra başka neler var?.. “İşte Rusya çamura saplandı, batağa gitti, oraya gitti, buraya gitti!”… Adam, kendi stratejik planını bırakıp, senin düşüncene göre mi hareket edecek?!. Adam zaten savaşmıyor.. Rusya’nın da nasıl savaştığını Suriye’de, Çeçenistan’da, Afganistan’da filân gördü insanlar. Nasıl girdiğini… 2500 uçağının 100 tânesini aynı anda kaldırsa, “Ukrayna” diye bir yer mi kalır?.. Besbelli… Zaten Rus yetkililer de “bunun bir savaş olmadığını, bir operasyon olduğunu, operasyonun da kendi kuralları içerisinde ve kendi plânaları dahilinde yürüdüğünü” söylüyorlar.

Medyada buradan bir “insanlık dramı” çıkarma gayreti var.

Onu söyledik işte! O, insanlık dramına sebep olanların propagandası bu!.. Yani sen Amerika ve Batı olarak bu insanlık dramına sebep olmuşsun, şimdi aynı insanlık dramı üzerinden burayı (Rusya) suçluyorsun… Yani çok açık şeyler bunlar… İngiliz bir yetkili -Amerikalı da olabilir- : “Zelensky ölürse B plânımız var!” diyordu… Adamlar bu kadar şey: Zelensky ölebilir!.. Demek, kendin öldürebilirsin Zelensky’i!.. Meselâ Putin öldürmez. Niye öldürsün. Mümkünse canlı alıp, anlaşacak, bilmem ne yapacak filân…

Şimdi burada, “Rusya’nın plânı ne? Ne yapak istiyor? Nihayetinde ne olur?”… Bence, bu benim şahsî görüşüm: Rusya, oradaki Ukrayna Çeteleri’ne, oradaki Neo-Naziler’e diz çöktürmek istiyor aslında… Daha doğrusu, onları oradan tasfiye ederken, bugünkü yönetime, devlet başkanına filân -aynı, Ermenistan Devlet Başkanı’na yaptığı gibi, Ermenistan Yönetimi’ne yaptığı gibi. Zaten Azerbaycan, Karabağ Savaşı’na ondan yol verdi. Aynı şekilde biliyorsunuz, Ermenistan Devlet Başkanı “Batı, NATO” filân konuşuyordu- şimdi burada da, “madem bir yere biat etmek istiyorsun. Sen NATO’ya biat etmeye çok hevesliydin. Oraya değil de, buraya biat edeceksin!” diye, bunu bütün dünyanın gözü önünde yapmak istiyor Rusya… Bu birinci husus…

Peki Ukrayna mevzuu hâllolursa ne olur?.. Bir kere Ukrayna mevzuu hâllolduktan sonra, benim beklentim, aynı 24 Şubat ve ondan önceki konuşmalarında olduğu gibi Putin, bir “durum değerlendirmesi” yapacak. Yine NATO’nun geldiği durumu, NATO’nun burada nasıl yenildiğini filân anlatacak. Ama artık bundan sonra Ukrayna’yla bu gerilimin sınırlı kalması mümkün değil!..  Çünkü onlar da oyunu kuralına göre oynayacaklar. Gerilimin seviyesini artırmak için, NATO’nun 1997’deki sınırlarına geri dönmesini isteyecekler bence… 97, Varşova Paktı’nın dağılmasından sonra, Sovyet Bloğu’na mensup ülkelerin, ilk NATO’ya alındığı tarih… Orada Baltık Ülkeleri gündeme gelecek, Romanya gündeme gelecek, Yunanistan‘ın Dedeağaç zaten o birinci sırada gündeme gelecek. Yunanistan’ın “Karadeniz İşbirliği Örgütü”nden bence atılması gündeme gelecek. Çünkü zaten orada olmasının anlamı yok, gayet mantıksız…

Dolayısıyla da bu artık, başta da söylediğim gibi, Doğu – Batı Hesaplaşması’nın en önemli -bak “en önemli!”- adımı olarak Ukrayna Krizi, Batı’yı geriletme hedefine yönelik hamlelerle bu devam edecek!.. Burada da herkes, özellikle Türkiye -en başta Türkiye!- şu ân bu şekilde götürebiliyor, ama iş buraya gelince, işler daha da ciddileştiğinde, “kesin tavır almak” zorunda kalacak!.. Kesin tavır almak zorunda kaldığında, bir tercih yapması gerekiyor: NATO adına Rusya’yı gözetlemeye devam mı edecek, yoksa özellikle Karadeniz’in -iki tane dominant ve önemli ülke olarak- Karadeniz’in Rus ve Türk gölü olduğunu ilan edip, bu “iç göl”e de dışarıdan herhangi bir ülkenin müdahale edemeyeceğini mi söyleyecek… Bugün Montrö Sözleşmesi, değil mi en çok gündemde olan. Yine medyanın yaptığı şey, “hakikatin gizlenmesi” diyoruz ya, çarpıtılması, gizlenmesi. Burada da var; Montrö Sözleşmesi‘nde Stalin yönetiminin, yani o zamanki Rusya’nın etkisi de söylenmiyor. Çünkü sen zaten o dönem itibariyle öyle bir sözleşme yapacak güçte değildin ki! Rusya müdahale etmeseydi, Türk delegasyonuna “bu işi şöyle yapın, biz arkanızdayız!” demeseydi, kimin aklına gelebilirdi böyle bir sözleşme? Zaten Boğazlar’a giren çıkan belli değildi!.. Anlatabildim mi? Bu da işin başka bir kısmı… Ayrıca incelenmesi gerekir. Kaynak olarak meselâ Doğan Avcıoğlu çok iyi anlatır “Milli Kurtuluş Tarihi”nde bu mevzuyu. Oraya başvurulabilir ve farklı kaynaklardan da bu mevzu teyit edilebilir.

Gelinen noktada, şimdi Amerika, “Romanya NATO üyesi” diye gemilerini Karadeniz‘e göndermek istiyormuş… Karadeniz bir iç deniz, Okyanus filân değil ki! Ya sen niye gitmek istiyorsun Karadeniz’e?!.  Zaten birinci soru bu: “Senin ne işin var Karadeniz’de?!”… İkinci soru; NATO “savunma paktı” olarak, Varşova Paktı’na karşı kurulmuştu, misyonu buydu. Varşova Paktı dağıldıktan sonra, sen kime sordun da varlığını devam ettiriyorsun?!. Oylama mı yaptın?.. Ülkelere tek tek referandum mu yaptın?.. Ve ne adına varlığını devam ettirdin?..

Sen de kendini tasfiye etmen lazımdı. Ne yaptın? Yine o, Batı’nın İslâm’la mücadelesindeki muhtevası görünüyor; ilk önce geldin “İslam!” dedin, “direniş!” dedin NATO’nun yeni düşmanı. Sonra Rusya oradan, Batı Bloğu’na karşı eşit derecede muhatap olmaya başlayınca… Zaten başından beri hedef buydu: Rusya’yı tamamen Batı’ya bağlamak ve oradan da Rusya ile beraber Çin’e yüklenmek. Oralara hiç girmiyorum, girmek istemiyorum. Ama iş o hâle gelince, bu sefer Rusya’dan kopardıklarınla (Arnavutluk, Bulgaristan, Çekoslovakya, Macaristan, Polonya, Romanya ve diğerleri) sen NATO’yu genişletmeye başladın. Bugün misyonu olan bir şey değil ki NATO!.. Daha doğrusu kuruluş misyonunun, kuruluş amaçlarının dışında olan bir yapı… Hâliyle de varlığıyla gayrimeşru bir yapı!

Putin’in tabiriyle “yalan imparatorluğu”nun silâhlı gücü…

Yasadışı!.. Yasadışı silâhlı gücü!.. Çünkü yasal değil, meşruluğu yok… Meşruluğunu sağlayan Varşova Paktı’ydı… Benim tavsiyem, bu çok kullanılan kavramlar üzerinde çok şey yapmadan… Bir de, en önemli husus; Hani, “Kültür Davamız”ın** başında, “üç yanlış” içerisinde sıralar Kumandan Salih Mirzabeyoğlu: Karşıdakinin söylediğinin zıddını söyleyerek, doğruyu söylediğini zannetmek… En önemli yanlışlardan biri olarak söyler… Bu yanlışa düşmemek lazım!.. Hattâ misâlimiz neydi bizim: Sarhoş “Allah Bir!” dese inanmayacak mısın?!. Yani senin muhalifin, düşman olduğun filân, doğruyu söyleyebilir!.. Dolayısıyla da, doğruyu, yani hakikati öğrenirsin, sonra hakikat üzerinden de kimin söylediğini öğrenirsin… Ama, “benim düşmanım şunu söyledi, ben de onun tersini söyleyeyim!” gibi bir bağnazlık, yobazlık içerisinde de siyasi bir değerlendirme yapılamaz. Öyle bir değerlendirme içerisinde de zaten siyasi hamle yapamazsın… Bugün hem Türkiye’de hem dünyada Rusya’nın içinde bulunduğu gerilimin bize ihtar ettiği şey, bir hamledir… Ve bu açıdan bakıldığında, tabiî ki biz ne Amerikancıyız, ne Batıcıyız, ne NATO’cuyuz, ne AB’ciyiz, ne şuyuz, ne buyuz! Bilâkis, burası bizim fetih alanımız, düşmanlarımız olarak tespit ettiğimiz bir yerdir; buraya kim hamle yaparsa biz onunla müttefikizdir!.. Bu açıdan bakıldığında, tabiî ki yani “var olasın Amerika!” filân diyecek hâlimiz yok! Amerika her aldığı darbede, darbe sahibini, darbeyi vuranı destekleriz! Bu açıdan bakıldığında “Saddam sen oradan, biz buradan!”*** derken, nasıl Saddam’cı değilsek, “Putin sen oradan, biz buradan!” derken de Putin’ci değiliz… Mesele “Amerikancı” olmamak! Oraya karşı olmak!.. Ama, bir zamandan beri izah ettiğim üzere -tartışılabilir bu-; gidilen süreç, ittifakın, bölgemizde ittihada doğru gittiği bir süreç!.. Dolayısıyla herkes eski alışkanlıklarından kurtularak meselelere bakmalı…

En başta söylediğimi tekrar ediyorum: Yerinde doğru, genelleştirilemez!.. Yani “dün Rusya böyleydi, şunu yaptı!” filân… Dünkü Rusya, bugünkü Rusya değil; bugünkü Rusya, dünkü Rusya değil… Bugünkü Türkiye, dünkü Türkiye değil… Yani ortada Bin yılın şafağında yaşanan bir değişim, dönüşüm var! Bunu görmek lazım… Anlatabildim mi?

Bizim 1952 yılından beri tornasına girdiğimiz o sisteme, en azından Rus toplumu girmedi. Sovyetlerin dağılmasından sonra 15-20 yıl “giriyor” gibi oldu, ondan sonra toparlandılar. Onlardaki zihin durumu, Batı karşısındaki duruş, şu ân bölgemizde belki de en sağlam duruş. Bunu da göz ardı etmemek lazım.

“Rusçu” – “Amerikancı” ayırımında tarafsız kalmak mükün mü?

Meseleye “Rus taraftarlığı” açısından değil, “Amerikan karşıtlığı”, “Batı karşıtlığı” açısından bakmak lazım!.. Karşımızda, 30 yıldan beri fiilî olarak, kesintisiz devam eden bir askeri saldırının sahipleri var! Ve bu saldırıya karşı çıkan var… Bu saldırıyı destekleyen liberal çapulcu zihniyet, karşı taraf o hamleye destek vermesin diye, geçmişte yaptığı gibi hemen yaftalama derdinde!.. “Rusçu”, şucu filân… Mesele böyle ele alınırsa biz Rusçuyuz, Amerikancı değiliz! Bunu da açıkça söyleriz!.. Yani, “Saddam sen oradan, biz buradan!” politikamız, o politikanın muhtevası bugün de devam ediyor… Az önce söyledim; zincirleme oluş hâlinde, hadiseler birbirini tetikleyerek geldi zaten. Dolayısıyla burada… Şimdi açacak, bakacaksın Putin’in durum değerlendirmesine. Altına imza atıyor musun, atmıyor musun?!. Ben bütün gönlümle, kalbimle imzamı atıyorum ona!.. Dolayısıyla bugün Putin’in şahsında tecelli eden duruşu destekliyorum ben!.. Hâliyle de burada, baskı altına almak için “sen Rusçu musun?!”… Şimdi iyi bir şey söyleyecek adam, “aman ha! Yanlış anlamayın! Ben Rusçu filân değilim!”… Rusçu olsan ne olur?!. Amerikancı mısın?!. Sen de biliyorsun; meselenin Rusya ile Ukrayna arasında olmadığını biliyorsun! Mesele Rusya ile Amerika arasında… Bu süreçte Rusya’nın şöyle bir tavrı var -yine söylüyorum- meselâ Rusya’nın Irak’ta böyle bir tavrı var, Amerika’nın Irak’ta yaptığı bu! Libya’da Rusya’nın şölye bir tavrı var, Amerika’nın yaptığı bu!.. Türkiye’ye karşı tavrı… Sen 15 Temmuz’dan sonra ilk gittiğin yer Rusya! Seni kabul eden orası oldu… Ve bir nevi, belki de bu tarafın (darbeyi gerçekleştirenlerin ve desteklediği ifade edilen Amerika’nın) “meşruiyet tartışması başlatma” niyetine engel oldu, seni kabul ederek.

Dolayısıyla da buradaki mevzu açık. Ama bazı tavırlarda şunu seziyorum ben: Adam, hükümete muhalif. Hükümetin şu ândaki, adı “denge politikası” olan, -ki benim için değil! Denge politikası o değildir. Onun altını çizmek istiyorum. Ki, ilerideki vadede mevzu çıkacak meydana. Öyle “denge politikası” filân olmaz. İzah ettik zaten, tavrın ne olması gerektiğini.- Ama adam, Hükümetin Rusya ile olan ilişkilerinden dolayı, sanki “Rusya’nın hamlesini desteklemenin, Hükümeti de desteklemek olduğu” üzerinden, özellikle bir Rus karşıtlığına giriyor. Adam Amerikancı da değil… Şimdi bence bunlar, çok eksik tavırlar… Komplekse kapılmadan, rahat rahat, doğru soruları sorup doğru cevaplar ışığında, doğru tavra ulaşılabilir.

Yine altını çizmek gerekirse bu, tarihî bir fırsat! Tarihî bir kırılma yaşıyoruz. Doğu adına, doğu-batı hesaplaşması adına, bu tarihî bir fırsat. Ben inanıyorum ki, bu fırsat değerlendirilecek Türkiye’de. Ama liberal çapulculuğa son vererek değerlendirilecek… Liberal çapulculuğun ismi “İslâmcı” olur, “Kemalizm” olur, “Marksizm” olur, “sol” olur, “sağ” olur, falân olur, filân olur… “Liberal Çapulcu” derken biz, tek bir insan tipinden bahsediyoruz. Bu tip nedir? Hiçbirşeye inanmaz! Hedonisttir! Pis nefsinden başka hiçbir şeyi düşünmez! Her türlü değeri istismar edebilir!.. Bunun yetiştiği, şekillendiği yer; Anglo-Sakson hegamonyasının altındaki eğitim sistemi, hukuk sistemi, siyasal sistem ve saire ve saire ve hayat tarzı!.. Dolayısıyla da biz, mücadeleyi değerlendirirken “iki insan tipi” arasında mücadeleyi değerlendiriyoruz!.. Bir, bahsettiğim “liberal çapulcu” insan tipi, diğer tarafta da buna karşı çıkan insan tipi… Bak altını çiziyorum; “karşı çıkan”!.. Saldırısına karşı çıkan, hayat tarzına karşı çıkan, ama, daha bir teklifi olmayan… Bu bir süreç… Bu bir tekâmül süreciDevrim, bir tekâmül sürecidir. Ve bugün, gerçek bir devrim yaşanıyor. Ve dünya çapında bir devrim… “Değişim”, “dönüşüm” mânâsına dünya çapında bir devrim…

Bu devrim nedir?.. Bir; mevcut değerlerden koparken kitleler, hangi değerleri kabul edeceğine dair bir problem var… Türkiye’nin misyonu bu zaten. Buralarda… Türkiye’nin misyonunu buralarda aramak lazım. Mevcut İktidarı da buralardan eleştirmek lazım. Çünkü bu fırsat geçti. Bu gösterilebilirdi… Demin Alexander Dugin’in ziyareti vesilesiyle hatırlattığın mevzu… Beklenti o yöndeydi… Bizim buradan, bir “değerler skalası” bekleniyordu… Hayat tarzına ait değerler skalası… Doğu’nun bütününü kapsayıcı… Doğu’nun her unsuruna; Türk, Fars, Arap, Çin, Hint, Rus, Slav… Hepsine hitap eden bir değerler skalası bekleniyordu buradan… Türkiye’de hem tesis edilmesi gereken husustur hem de mücadelenin nereden yapılması gerektiğini gösterir husustur bu. Bunun ilk adımını o medya üzerinden söyledik zaten; o medyanın propagandasını yaptığı, o insan tipi… Bütün gerçek insan soyunun düşmanı tiptir o!.. Bunun siyasî, ideolojik kimliğinin bir önemi yok!.. Bugün işte bakıyorsun, İslamcı ile Kemalist aynı şeyi söylüyor. Irak’ta veya işte Obama geldiği zaman…

Aynı şeyi söylemelerinin mahzuru yok. “Amerikancılık” mânâsına…

Tabi tabi! Aynı tornadan geçme bunlar… Çünkü her alanda, Türkiye’de her alanda, özellikle 1940-50’lerden sonra her alanda tasfiyeler yaşandı… Askerde tasfiye yaşandı, bürokraside, siyasette, eğitimde tasfiyeler yaşandı… Ve o tasfiye edilenlerin yerine bu, tornadan geçenler geldi. Ve bunların bugün -dikkat et- en iyi gözükeni bile, biraz ileri gittiği zaman mevzu, hemen kayış atıyor, zihnindeki Amerikancılık ortaya çıkıyor hemen!

Rusya’nın bu süreçten güçlenerek çıkması, Türk milletinin aleyhine mi olur?

“Amerikan saldırısı”ndan bahsediyorsan, niye aleyhine olsun?!. Ona karşı dengeleyici bir unsur olarak… Çünkü, Rusya güçsüzleştiği zaman bu saldırı devam edecek demektir. Rusya güçsüzleştiği zaman, Türkiye’nin “ben ambargoya uymuyorum”, “hava sahamı kapatmıyorum” tavrını unutacaklarını mı zannediyor bunu düşünenler…

Medyada da bu tarz söylemler var.

Türkiye’nin özelliği şu: Türkiye hem BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) saldırısının hedefi hem de bu saldırının Merkez Üssü olan bir ülke… Kafaların karıştığı nokta burası… Yani bu saldırı hem Türkiye’yi hedef alıyor hem de bu saldırıyı gerçekleştirirken Türkiye merkez kabul ediliyor… “Merkez Üs” yani!.. Dolayısıyla, bu statüyü kabul ediyorsan… Hem saldırının muhatabı olacaksın, biz demiyoruz, kendileri diyor “15 Temmuz’u Amerika yaptı” filân… Ama Irak’a saldırırken de sen BOP Eşbaşkanı olarak da burası merkez üssüydü. Şimdi bu statünün devam etmesini istiyorsan, daha doğrusu bu haince statünün devam etmesini isteyen, Amerika’nın ve Batı’nın bu süreçten -onların dediği gibi- güçlü, kaynaşmış, safları sıklaşmış ve Rusya’yı da zayıflatmış olarak bu süreci bitirmesini isterler… Yani Rusya’yı o mânâda güçsüz kılmak. Sana nazaran Rusya güçlüyken ne yaptı ki sana?!. Uçağını düşürdün, Elçisinin canlı yayında ölmesine sebep oldun. Ne yaptı?.. Narenciyenin %60 – 70’ini oraya gönderiyorsun, tahıl ürünlerini, buğdayını oradan alıyorsun. Bak şimdi çıktı meydana ayçiçek yağını da oradan alıyormuşsun…  Dolayısıyla o söylem de Amerikancılığın NATO tornasından geçmiş, Hak ile halkın arasında duran o duvara mensup olanların söylemidir!

Şöyle söyleyebilir; güçlü bir Rusya istemiyorsan yanında, senin işine gelmiyorsa, o zaman işine gelen imaja bürüneceksin. Rusya karşısında senin işine gelen imaj nedir?!. O zaman, o imaja bürüneceksin… Bu gevezelikler, hele hele devlet yönetiminde yakışmaz, olmaz!.. Öbür türlü adamın nükleer gücü, santrali, silahları, bilmem neyi var; ne yapacaksın, Rusya’yla mı savaşacaksın? Öyle bir derdin mi var?.. Niye savaşacaksın?!. İşgalci o mu?!. O senin komşun!.. Adam (ABD) 10.000 kilometre öteden gelip, senin iç gölün olan denize girmek istiyor!..

Milyonlarca insanını katletmiş…

Onları hiç söylemiyorum daha… Bunları söyleyen, sürecin o şekilde geldiğini söyleyen de Putin!.. Durum değerlendirmesi yaparken Irak, Libya, Suriye filân diyerek, “böyle geldiniz! Ve şimdi de benim evime kadar girmek istiyorsunuz! En ölümcül silâhlarınızı koymak istiyorsunuz!.. Niye koydunuz?.. Bu bir tehdit!..” diyor…  “Önleyici savaş doktrini”ni çıkaran onlar (ABD) değil miydi?!.

Evet…

Yani aslında Dedeağaç mevzuyla benzer bir tavrı da Türkiye’nin koyması lazım Yunanistan’a… Çünkü adam (ABD) gelmiş, senin göz mesafene silahları yığmış! Niye yığıyor o adam?.. Sen söyleyeceksin onu!.. Soracaksın: Niye geldi bu silâhlar?!! Hayırdır?..

“1950’den sonra Türkiye’de Batı tipi politikacı yetişmiştir. Dışarıdan müdahaleye gerek yoktur!” bunu diyen Batılının kendisi!.. Bundan kurtulmak lazım işte!.. Yani demek ki bütün insanlığın aradığı, bizim de ortaya koymanız gereken şey nedir; eşya ve hadiselerin anlamlandırılması. İdeoloji budur! İdeolojinin tatbiki de budur… Yoksa ideolojinin; “öyle dedi, böyle dedi, burada böyle geçti” filân… Sen derlemeci veya mealci filan, böyle bir ideolojik mücadele olmaz. Sen bu ölçüyü, “zaman üstü” olan bu ölçüyü “zamanî” olana nasıl tatbik ediyorsun?!. Mevzu budur!.. Yaşadığımız dünya, yaşadığımız coğrafya, hadiseler, zaten karşı karşıyayız biz bunlarla… Dolayısıyla da, başta söylediğim; yerinde doğruyu genelleştirilemezsin… Hâ, Yerinde doğrunun genelleşeceği yerler de var! Onu genelleştirmekse bir seviye işidir…  Şimdi onu genelleştirmek de, “yerinde doğru”nun, “zaman üstü” olan hükmün nezareti altında mümkün olur… Bilmiyorum anlatabildim mi?..

Evet!

Burada da bir hüküm vardır, “yerinde doğru” diyorsun; ama “o değil, ondandır” hükmü içerisinde, sen bunu “zaman üstü” hükme bağladığın zaman işin ruhudur söz konusu olan, şekli değildir!.. Şu şekil içerisinde verilmiş veya o şekli değerlendiren bir ruh vardır burada. Sen burada şekli değil, ruhu alacaksın!.. Meselâ CHP eleştirisi var… CHP bir şekil değildir, bir muhtevadır! Diyelim 1950’lerin, 60’ların CHP’si…  Yâhu o muhteva bugün nerede yürüyor, ona bakacaksın!.. Ogün CHP’dir de, bugün “HPC”dir!.. Dolayısıyla bizim arkadaşların bu mevzularda biraz katılımcı olmak isterken; meseleyi, meselenin istediği seviyeye taşımaları gerekir. Konuştuğumuz meselelerin ağırlığına uygun davranmaları gerekir. Hepimizin. Bunun içinde “ideolojik eğitim” başta olmak üzere… Neydi, “eğitim”den gaye neydi? Duygu ve düşünce alışkanlıkları kazanmak, değil mi? “Duygu ve düşünce alışkanlığı” demek, eşya ve hadise karşısında refleks hâlinde ortaya koyduğun demektir. “Aksiyon” dediğimiz mevzu da budur… Şimdi sen, hâlâ Amerikan sisteminin duygu ve düşünce alışkanlıklarıyla hareket edip, bir taraftanda -misâl- “ben İbdacıyım” filân dersen, olmaz!.. O eğitim şeyinde sıkıntı var demektir… Değil mi?.. Bu eğitimi en sağlıklı şekilde, en sağlam şekilde tamamlamanın yolu nedir? Hangi mevzudan o eğitime dahil oluyorsan, o mevzunun bolca malzemesine sahip olmak gerekir. Dolayısıyla da bu, bizim “bilgilenme süreci” diyebileceğimiz; teoriden pratiğe, pratiğin verileriyle tekrar teorinin zenginleşmesi, zenginleşen teori ile tekrar pratiğe geçmek, pratiğin o yeni verileriyle tekrar teorinin zenginleşmesi dediğimiz o süreci sağlıklı yürütmek, yürümemiz gerekiyor.

Son söz; evet, Türkiye ve bölgemiz, belki de bugüne kadar hiç rastlamadığımız yeni bir duruma giriyor. Bu süreç içerisinde büyük fırsatlar var. Bu fırsatlar içerisinde de, bizim yapmamız gerekenler var. Konuşmamız gereken, anlamamız gereken hususlar bunlar, teşekkür ederim!

Biz teşekkür ederiz!

20 Mart 2022 – İstanbul

Röportaj: Aydın Alkan

(*) “Bağdat havai fişek gösterisi gibi”, “Amerika orgazm oluyor”… Batı’nın Irak Halkına karşı 1991’de gerçekleştirdiği Haçlı Seferi’nin ilk günlerinde sözde “Türk medyası”na mensup Liberal Çapulculuğun dönemindeki amiral gemisi Hürriyet Gazetesi’nin attığı gazete manşetlerden bazıları…

(**) Kültür Davamız -Temel Meseleler-… İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu’nun 65 ciltlik İBDA Külliyatı arasında yer alan, 28 Şubat 1982 tarihinde ilk baskısı yapılan eseri.

(***) “Saddam Sen Oradan, Biz Buradan!”… İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu’nun çağrısıyla, 1991 yılında Amerika, müttefikleri ve işbirlikçileri (Amerika ile birlikte Irak’a girmek isteyen dönemin T.C. Başbakanı Turgut Özal gibi işbirlikçi hükümetler) tarafından başlatılan Irak İşgali’ne karşı (Körfez Savaşı) 25 Ocak 1991 tarihinde İstanbul Bayazıt Meydanı başta, bütün Türkiye’deki merkez camilerde gerçekleşen protesto eylemleri sırasında kitleler tarafından atılan slogan ve açılan pankarttaki ifâde… Söz konusu eylemlerin yanında, dönemin gazete ve dergilerine ABD’nin işgaline karşı verdiği röportaj ve beyanları sebebiyle Salih Mirzabeyoğlu gözaltına alınmış ve ağır işkenceler sonrasında tutuklanmıştı. Aynı şekilde Ali Osman Zor, Beyazıt’taki gösteride silah ateşlediği ve benzer bir çok eylemi gerçekleştirdiği gerekçesiyle Salih Mirzabeyoğlu ile birlikte işkence gören ve tutuklanan İBDA mensupları arasındaydı.

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: