MEDENİLEŞEMEYEN MEDENİYETLER

Arda TUNCA

Bugün, kişisel kazançların toplumsal faydaya tercih edildiği ve devlet mekanizmalarının da buna zemin hazırladığı bir dünyadayız. Küresel düzeyde mutsuzluk gözle görülüyor. Eşitlik ve adalet sanki savunulmaması gereken değerler gibi yayıldı dünyaya.

İktisat ve Toplum dergisinin son iki sayısında gelir ve servet eşitsizliğini inceleyen yazılar yazdım. İlkinde, eşitsizliği tarihsel süreçte ele aldım. İkincisinde, eşitsizlik sorununa güncel veriler üzerinden odaklandım. Bu iki yazı, bu yazıda değineceğim konulara temel teşkil ediyor.

Eşitsizlik, 19. yüzyılın sonlarında ve 20. yüzyılın başlarında sanayi kapitalizminin başlangıcından sonraki zirvesine ulaşıyor. Araya iki tane dünya savaşı giriyor ve 2. Dünya Savaşı’nın sonrasından 1970’lere kadar eşitsizliklerin artmadığı görülüyor.

1970’lerde ortaya çıkan ve 1980’lerde hız kazanan küresel gelişmelerle eşitsizlik yeniden tırmanışa geçiyor. Böylece, bu defa 20. yüzyılın sonlarında ve 21. yüzyılın başlarında yeniden tarihi zirvesini zorlayan eşitsizlikler ortaya çıkıyor.

Eşitsizliğin hemen hemen 100 yıl arayla tırmanışa geçtiği her iki sürecin öncesinde küreselleşmenin hız kazandığı gerçeğiyle karşı karşıyayız. 1980’lerden sonra görülen küreselleşmenin bir benzeri 19. yüzyılın son çeyreğinde de yaşanmıştı.

Yaklaşık olarak 100 yıl arayla hızlanan ve daha sonra çöken ya da gerileyen küreselleşme süreçlerinin yegane nedeni sanayi kapitalizmi sürecinde artan eşitsizlikler değil elbette. Ancak, her iki süreçte de eşitsizliklerin sanayi kapitalizminin başlangıcından sonraki dönemde önemli ölçüde artması çok sayıda siyasi, ekonomik ve sosyal gelişmenin tetiklenmesinde kritik rol oynadı.

Bir önceki küreselleşme deneyi savaşlarla ve otokratik rejimlerin yükselişi ile sonlandı. Karl Polanyi’ye 1944’te Büyük Dönüşüm’ü, Hanna Arendt’e 1951’de Totalitarizmin Kaynakları’nı yazdıran gelişmeler, bu kitapların yazıldığı dönemin yakın tarihinde yaşananların ürünleriydi.

Dünya, bir süredir yine Polanyi’nin, Arendt’in anlattıklarıyla niteliksel olarak benzerlikler taşıyan bir sürecin içinde. Popülizm ile otokratikleşen rejimler Dünya’nın her yerine yayılmış durumda. Macaristan, Brezilya, Türkiye, Çin, Arjantin gibi ülkeler demokrasiye yakınlaşma ihtiyacında olmalarına rağmen demokrasiden uzaklaşırken, ABD, Avusturya, Almanya, İngiltere, Fransa gibi ülkeler farklı düzeylerde demokrasiden uzaklaşma tehdidi ve olasılığı ile karşı karşıya kalabiliyorlar.

Dünya, 2. Dünya Savaşı sonrasında bu defa Soğuk Savaş sürecine doğru ilerledi. ABD’nin başını çektiği Batı Bloğu ile Sovyetler Birliği’nin başını çektiği Doğu Bloğu arasındaki amansız mücadele Amin Maalouf’un Uygarlıkların Batışı’nda sıkça başvurduğu ifadeyle, muhafazakar bir devrimle sonlanma sürecine girdi. Muhafazakar devrim, Mayıs 1979’da İngiltere’de başbakan olan ve Demir Leydi lakabını taşıyacak olan Margaret Thatcher ile başladı.

Thatcher’ı iktidara taşıyan koşullar özellikle 1973’teki petrol kriziyle oluşmaya başlamıştı. Petrol krizinin sebebi, Ekim 1973’te yaşanan Arap-İsrail savaşıydı. İngiltere, elektrik kesintileri, grevler ve ayaklanmalarla önemli sosyal çalkantılar yaşamaktaydı. İngiliz tarihçi Andy Beckett, 1970’ler İngiltere’sini Işıklar Sönünce’de anlatıyordu.

Demir Leydi’ye büyük destek, Ocak 1981’de başkan olan Ronald Reagan’dan geldi. Reagan, devlet kavramını sorunların çözümünde bir araç olarak görmüyordu. Devletin kendisini bir sorun olarak görüyordu.

Polanyi’nin ve Harendt’in eserleri karşısında, Thatcher ve Reagan anlayışının adeta temsili eseri haline gelmiş bir başka eser de 1957’de yayınlanmıştı: Ayn Rand’in Atlas Silkindi adlı romanı. Eser, aşırı düzenlemelerden yorgun işverenlerin isyanını anlatıyordu.

Muhafazakar devrimin çıkış noktasında haklılıklar vardı. Kapitalizmin karşısında bir alternatif olarak duran sosyalist/komünist rejimler verimsiz, dogmatik, rüşvet gibi ahlaksızlıkların yaygın olduğu, otokrasi ve yersiz bir bürokrasi üreten, vatandaşlarına refah ve mutluluk sunamayan rejimleri temsil etmekteydi. Bu rejimlere karşı zafer kazanma peşinde olan ve istediği zaferi de kazanan kapitalizm, Thatcher’ın muhafazakar devrimiyle başka sorunlara yol açacaktı. Muhafazakar devrimin tespitlerinin doğruluk yönleri vardı ama uygulamada benimsediği yöntemler, insanın sosyal bir varlık olma yönünü yerle bir etti.

Thatcher ve Reagan’ın uygulamaları, sendikal hakları yok sayan, vergileri düşürerek kamu kesiminin tasarrufunu ağırlıklı olarak sosyal harcamalar üzerinden yapmaya istekli bir düzen yarattı. Bu süreç, eşitsizlikleri de beraberinde getirdi.

Batı, İngiltere ve ABD önderliğinde kendi ideolojisini yaymaya çalışırken, kendi yarattığı değerlere de bir yerde ihanet etti. Demokrasi, insan hakları, ifade özgürlüğü gibi kavramları kendi ülkelerinde üst düzeye çıkarmaya çalışırken, bunu da başaramadılar ama uluslararası düzeyde, oyunu kirli oynadılar.

Kirli oyunların bazıları CIA’nın Endonezya Komünist Partisi’ne karşı imha girişimi, İran’da Doktor Musaddık rejiminin yıkılması, Reagan’ın başkan seçilmek için İran rejimine yaklaşmasına dair iddialar, Nikaragua’da Sandinista karşıtı Kontralar’a İran kanalıyla yasadışı yollarla silah temin edilmesi olarak sıralanabilir.

1980’lerle beraber yaşanan süreçte, kapitalizmin komünist rejimler karşısında zafer kazanması adına mubah görülen her yönteme radikal İslamcı grupların desteklenmesi de eklendi. Bu destek, gün geldi, tüm Dünya’nın başına büyük bir dert açtı.

Jimmy Carter’ın milli güvenlik danışmanı Zbigniew Brzezinski bir Polonyalı idi. Carter ile 1977’deki Polonya ziyaretinde Cardinal Wyszynski’yi destekleyici bir strateji sergiledi. 1978’de, Polonyalı II. Ioannes Paulus, yaklaşık 450 yıl sonra ilk kez İtalyan olmayan biri olarak papalık makamına oturdu ve katolik dünyasına muhafazakar devrimin fikirlerini anlattı. Yeni papa, komünist rejimde yetişmişti ama komünizmden nefret ediyordu.

Yukarıda, dünya medeniyetinin bugün geldiği noktaya ilişkin tarihsel süreci çok sıkıştırılmış bir özetle ve elbette ki kendi bakış açımla önemsediğim gelişmeler çerçevesinde sunmaya çalıştım. Bugün yaşadıklarımız, zincirleme ekonomik ve siyasi gelişmelerle onlarca yıl öncesine uzanıyor.

İnsanlığın ayağı yine tökezledi ve hem de yine aynı felsefi çıkış noktasından hareketle. Her iki çıkış noktası, ülkelerin ve insanların birbirlerinden uzaklaşmalarıyla ve kutuplaşmalarıyla sonuçlandı. Hatta, savaşlarla.

Bir dönem, sistem yakınlaşmasından söz edildi. Ayn Rand’in savunduğu vahşi bir kapitalist dünya yerine sosyal yönü olan bir serbest piyasa düzeni istenebilirdi. Bugün, kişisel kazançların toplumsal faydaya tercih edildiği ve devlet mekanizmalarının da buna zemin hazırladığı bir dünyadayız. Küresel düzeyde mutsuzluk gözle görülüyor. Eşitlik ve adalet sanki savunulmaması gereken değerler gibi yayıldı dünyaya. Buradan çıkış da onlarca yıl alacak ama çıkılan nokta nasıl olacak?

Sistemleri yakınlaştırmaya niyetli bir İtalyan da çıktı bir zamanlar siyaset sahnesine. O’nu da radikal solcular öldürdü 1978’de: Aldo Moro.

Reagan’ın devlete ilişkin sözlerinden esinlenecek olursam, sorun insanların icat ettikleri sistemlerde değil, insanlığın kendisi sorun belki de. Medeniyetler, bu nedenle bir türlü medenileşemiyor olabilir mi? Çözüm nedir? Hala aranıyor.

Kaynak: https://www.politikyol.com/medenilesemeyen-medeniyetler/

Not: Yazarın dünya görüşümüz ve yayın politikamızla uyuşmayan görüşleri Adımlar’ı bağlamaz.

Bir Cevap Yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Adımlar Dergisi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin