SÖMÜRGE KARŞITI SÖMÜRGECİ
Japonya’nın sömürgeci ikiyüzlülüğü
Çevirmenin notu: NATO’nun doğuya genişleme politikasının tetiklediği Ukrayna savaşı devam ederken enerji konusunda Rusya’ya tıpkı Avrupa gibi son derece bağımlı olan Japonya, Batı’nın Moskova’yı hedef alan yaptırımlarına katılmayı kabul etti. Ve Japonya, bir süredir Moskova’nın “hasım ülkeler” listesinde yer alıyor. Bununla beraber ABD ve NATO’nun son yıllarda güneydoğu Pasifik bölgesinde oluşturduğu QUAD ittifakı, Hindistan’ın Rusya ve Çin’e dönük denge siyaseti nedeniyle sonuç vermedi. Ve geçen yıllarda Avustralya, Fransa’ya tarihin en büyük kazıklarından birini atarak nükleer denizaltı tedarik anlaşmasını feshetti ve ABD ve Britanya ile ittifak kurdu. Bariz biçimde Çin’e karşı kurulan bu ittifaka Japonya’nın da dahil olması bekleniyor ve Tokyo, son aylarda askeri harcamalarını ve silah tedarikini artırıyor. Tokyo’nun silahlanmaya hız vermesi, müttefikleri tarafından bir tür kamikazeye dönüşme ihtimalinin olup olmadığı hakkında soru işaretleri yaratıyor. (Emre KÖSE)
Japonya’nın sömürgeci ikiyüzlülüğü
Eri Hotta
31 Ekim 2023
Ülke kendisini hala Asya’nın kurtarıcısı olarak görüyor
Batı’da 20. yüzyılın ilk yarısının imparatorlukların gerileme dönemi olarak görülmesi nedeniyle bu on yıllarda imparatorluğun hızla genişleyen uluslar olduğunun unutulması kolay. Japonya, iki yüzyılı aşkın bir süredir kendi kendine uyguladığı tecridin ardından, bir dünya aktörü olma yolunda kararlı bir ilerleme içindeydi. Bugün Tayvan olan Formosa adasını 1895’te satın aldı, 1910’da Kore’yi ilhak etti ve sonunda Güneydoğu Asya’nın çoğuna hükmetti. Böylesine büyük bir emperyal teşebbüsü yönetmek için tamamen hazırlıksız olan Japonya, kaos ve yıkım tohumları ekti; sömürgeleri zorla çalıştırma, seks köleliği, işkence ve biyolojik deneylerle doluydu. O halde neden Batı’daki kampüslerde gördüğümüz türden bir Japon sömürge sonrası hesaplaşmasını nadiren duyuyoruz?
Bu tamamen uluslararası baskıdan kaynaklanmıyor. Örneğin 2019 baharında, Japonya’nın öncü sanayicisi Şibusawa Eiiçi’nin portresinin yer aldığı 10 bin yenlik banknot için yeni bir tasarım duyuruldu ve Şibusawa’nın portresinin Japon sömürge yöneticileri tarafından dayatılan para biriminde kısa bir süre kullanıldığı Güney Kore’nin sert tepkisine neden oldu. Ülkenin itirazları Japonya’da gerektiği gibi haberleştirildi ama kamuoyunda çok az tartışma yaşandı. Banknot başta planlandığı gibi 2024 yılında piyasaya sürülecek.
Bu tepki, İkinci Dünya Savaşı sırasında Japonya’nın imparatorluk ordusuna seks kölesi olmaya zorlanan çoğu Çinli ve Koreli yüz binlerce kadın için kullanılan bir örtmece olan “rahat kadınlar” konusundaki daha iyi bilinen tartışmayı yansıtıyor. Japonya’nın bu tarihsel suçlarla tam ve samimi bir şekilde ilgilenme konusundaki bariz direnci, Seul ve Manila’daki Japon elçilikleri önünde yapılan gösteriler de dahil pek çok uluslararası eleştiriye ilham kaynağı oldu.
Japonya’nın imparatorluğu konusunda neden bu kadar temkinli olduğunu anlamak için, bu imparatorluğun tam olarak nasıl ortaya çıktığını anlamak gerekir. Ne de olsa, sanayileşmiş Batılı güçlerin gözlerini Asya topraklarına diktiği 19. yüzyılın ortalarında ülke, kendisi sömürgeleştirilmekten kıl payı kurtulmuştu. 20. yüzyılda, büyük güç politikaları oyununu oynayan ilk ve tek Batılı olmayan ülke olarak Japonya, diğer Asyalıları Batı emperyalizminden kurtarmak ve onlara ilerleme yolunda önderlik etmekle görevlendirilmiş sömürge karşıtı sömürgeci rolünü benimsemeye çalıştı. Japonya’nın belirtilen maksadı, kendi saldırgan işgallerini meşrulaştırmak için kullandığı bir slogan olan “Asya Asyalılarındır”ı yaratmaktı. Çin Batı destekli Çan Kay Şek rejiminden, Malaya ve Burma İngilizlerden, Doğu Hint Adaları Hollandalılardan, Çinhindi Fransızlardan, Filipinler Amerikalılardan kurtarılmalıydı. Bu görüşe doğrultusunda Japonya’nın emperyalizmi kendi çıkarlarını gözetmiyordu ve Batı sömürgeciliğine karşı hareket ediyordu.
Irk, Japonya’nın pan-Asyacılığının merkezinde yer alıyordu. Daha sonra başbakan olacak olan Prens Fumimaro Konoe, 1918’in sonlarında yazdığı yazıda Japonya’yı Versay’da önerilecek olan “Anglo-Amerikan Barışını reddetmeye” çağırdı. Konferansa katıldıktan kısa bir süre sonra şunları yazmıştı: “Beyazların —ve özellikle Anglosakson ırkının— genelde siyahlardan nefret ettiği, ABD’nin siyah halkına muamelesinde açıkça gözlemlenebilen bir hakikattir.” Japon delegeler birliğin tüzüğüne ırksal eşitlik lehine bir madde ekletmeye çalışıp başarısız olunca da kuşkuları haklı çıkmıştı.
Dünya çapındaki buhranın ardından büyük güçler içe dönük hale geldikçe —korumacı ticaret engelleri koydukça ve bazı durumlarda Asyalı göçüne karşı yasalar çıkardıkça— Japonya’nın söylemi iktisadi güvenliğe odaklandı. Ülke, yayılmacı adımlarının her birinin “Yeni Doğu Asya Düzeni” veya “Büyük Doğu Asya Ortak Refah Alanı” inşa etmek gibi büyük bir projenin parçası olduğunda ısrar etti. Japonya’nın Batı ile savaşının resmi hedefi, 1941’in sonlarında Asya’da “istikrarın” tesis edilmesi olarak ilan edildi. Japonlara imparatorlarının kutsallığına inanmaları öğretildiği gibi, uluslarının Asya’da —özellikle de Avrupa sömürgelerindeki memnuniyetsizliğin Japonya’nın müdahalesini haklı çıkardığı sömürge Güneydoğu Asya’da— kutsal bir misyonu olduğu da öğretildi. Bazıları içinse tam tersi bir etki yarattı: 1962’de, o zamanlar Singapur Başbakanı olan Lee Kuan Yew, Japonya’nın 1942 başlarındaki askeri işgalini bir uyanış çağrısı olarak tanımladı. Japon işgali, kendi neslinden gençleri “hiç kimsenin —ne Japonların ne de İngilizlerin— bizi itip kakmaya hakkı olmadığı konusunda kararlı hale getirmişti”.
Yağmacı Batı’yı Japonya’nın arka bahçesinden kovmanın ahlaki açıdan meşru olduğu inancı bugün de devam ediyor. Doksanlı yıllarda, karikatürist Yoşinori Kobayaşi’nin “felsefi bir çizgi roman” olduğunu iddia ettiği ve çok satan bir mangası, Japon emperyalizmini utanmazca kendini yücelten bir ışık altında resmetmişti. Japon ordusunun “renkli halkları küstahça aşağılık primatlar olarak gören beyaz emperyalistlerle cesurca savaştığı” iddia ediliyordu. Daha yakın geçmişte, şahin eski Başbakan Şinzo Abe’nin başarısı kısmen, ölümünden bu yana varlığını sürdüren neo-milliyetçi söylemi etkili bir şekilde kullanmasına bağlı olmuştu.
Fakat günümüz Japonları neye inanmak isterse istesin, pratikte Japon işgalciler sömürge karşıtı söylemler kullanırken, kendileri de sömürge efendileri gibi darandılar. Bu durum tarihçi Grant Goodman’ın 1991 yılında Japonya’nın vahşet ve sömürü açısından Batılıları “sömürgeleştirdiğini” gözlemlemesine yol açmıştı. Özünde Japonya’nın “Asya Asyalılarındır” iddiasını tamamen samimiyetsiz, saldırgan yayılmacılığı için post facto bir bahane olarak görmek yanlış olacaktır. Bunun felsefi temelleri Japonya’nın imparatorluğundan önceye dayanıyor.
19. yüzyılın sonlarında, Asyalı entelektüeller —genelde İngilizce yazarak— Asya’nın ırksal olarak daha aşağı bir varlık olduğu yönündeki sömürgeci görüşü reddetmeye çalıştılar. Bengalli şair Rabindranath Tagore’un arkadaşı olan Japon sanat tarihçisi Tenşin Okakura, en etkili pan-Asyacı seslerden biri olarak ortaya çıktı. Okakura, karşılaştırmalı maddi ve askeri zayıflığına rağmen Asya’nın mükemmel bir uygarlık olduğunu ileri sürdü. The Ideals of the East (Doğu’nun İdealleri) kitabının girişinde şöyle yazmıştı:
“Asya tektir. Himalayalar iki güçlü medeniyeti, Konfüçyüs’ün komünizmiyle Çinlileri ve Vedaların bireyciliğiyle Hintlileri, sadece vurgulamak için ayırır. Ancak karlı engeller dahi Nihai ve Evrensel olana duyulan sevginin o geniş alanını bir an bile kesintiye uğratamaz.”
Yine de Japonya’nın dünyayı yöneten beyaz ulusların statüsüne ulaşma arayışı manevi terimlerle değil, eski moda askeri terimlerle yürütüldü. Japonya’nın 1905 yılında Çarlık Rusya’sına karşı kazandığı zaferle, modern bir savaşta beyaz bir ülkeyi yenen ilk beyaz olmayan güç oldu. Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, bu durum Japon takımadalarının ötesinde sömürge karşıtı duyguları körükledi. Jawaharlal Nehru, 1939’da yazdığı bir yazıda, çocukken hissettiği heyecanı hatırlıyordu: “Japonların zaferleri coşkumu artırdı… Milliyetçi fikirler zihnimi doldurdu. Hindistan’ın özgürlüğünü ve Asya’nın Avrupa’nın esaretinden kurtulmasını hayal ediyordum.”
Aralarında Hint-Çin milliyetçileri Phan Boi Chau ve Prens Cuong De, Hint bağımsızlık savaşçısı Rash Behari Bose ve en ünlüsü modern Çin milliyetçiliğinin babası Sun Yat-sen’in de bulunduğu bir dizi sömürgecilik karşıtı Japonya’ya sığınmaya başladı. Bunların pek çoğu Japonya’nın pan-Asyacıları tarafından maddi ve manevi olarak desteklenmişti. Mesela film stüdyosu kralı Umeya Şokiçi, Sun’un milliyetçi hareketini finanse etmek için servetinden yararlanmış, Çinli milliyetçilerle aktif olarak işbirliği yapan filozof Torazo Miyazaki de gönüllü olarak onların reklamcısı, silah tedarikçisi ve hatta bir savaşçısı olmuştu.
Bu arada, 20. yüzyıl Japon edebiyatının en önemli isimlerinden biri olan romancı Masuji İbuse, Malaya ve Singapur’da çalıştı ve yerel gazetelere başyazılar yazdı. Japon dilinin yayılmasının önemini vurguladı. Şubat 1942’de, ironik bir şekilde İngilizce olarak şöyle yazdı:
“Malaya’da İngilizce yerine Nippon (Japonca) dilinin kullanılmaya başlanması, Asya’ya ait şeyler için ayağa kalkmış ve şimdi de Asyalıları, İngilizlerin Asyalıların zenginliklerini ve kültürlerini sömürme stratejisinin kurbanı olmaktan kurtarma sürecinde olan bir ulusun doğal olarak tanınmasından başka bir şey değildir.”
İbuse, Japonca öğrenmenin diğer Asyalıları yücelteceğine inanıyordu. Ona ve diğerlerine göre Asya, Okakura’nın ilan ettiği gibi tek bir Asya değildi; aksine, “Asya Japonya’ydı”.
Japonya’nın İkinci Dünya Savaşı’ndaki mutlak yenilgisine rağmen, bu narsist benlik imajı devam etti. İmparatorun Japonya’nın emperyalizminden hiçbir zaman sorumlu tutulmaması dürüst bir tartışmanın gelişmesini engelledi: İmparatorun tahtı General Douglas MacArthur tarafından, savaş sonrası Japonya’yı komünizme karşı bir kale olarak yeniden inşa etme çabalarını engelleyecek Japon isyanından korkulduğu için korundu. İmparatorluk kurumuna dönük süregelen saygı da Japon sömürgeciliğini savaş sonrası Japonya’da tabu olmasa da hassas bir konu haline getirdi. Dahası imparator, hayatı boyunca savaş görmemiş bir ulus için barışın sembolü haline geldi.
Tüm bunlar, Batı’nın sömürgecilik sonrası hesaplaşmasının Japonya’da şimdiye kadar neden fark edilebilir bir tepki yaratmadığını kısmen açıklıyor. Japonya’nın dış dünyadan gelen sosyal ve entelektüel hareketleri özümsemesi her zaman bir miktar gecikmeli oldu. Örneğin LGBTQ hakları savunuculuğunun üniversite öğrencileri tarafından benimsenmesi birkaç yıl aldı. Fakat Japonya’nın sömürgeci mazisiyle hesaplaşmamasının daha büyük bir nedeni var. Britanya’da Sosyal Darwinizm de dahil sömürgeciliği meşrulaştırmak adına kullanılan ideolojiler tamamen çürütülmüşken, emperyal Japonların Asya’nın Batı’dan kurtarılması gerektiği iddiası teoride ahlaki açıdan itiraz edilemez. Bunların hiçbiri Japonya’nın pratikte işlediği zulümleri mazur göstermez. Bugün çoğu Japon imparatorluk konusuna kayıtsız kalsa da bu konu muhafazakârları kızdırmaya devam ediyor. Japonya’nın emperyal zorbalara öykünmek yerine onlara karşı durduğu klasik Asya dayanışması anlatısına sadık kalıyorlar.
Bu hikâyenin başrolünde Japon sağının epey sevdiği Hintli yargıç Radhaninod Pal var. Tokyo Duruşması olarak da bilinen 1946’daki Uzak Doğu Uluslararası Askeri Mahkemesinde görev yapan Pal, savaş zamanı başbakanı Hideki Tojo da dahil tüm Japon sanıkların beraat etmesi gerektiğini savunmasıyla meşhur olmuştu. Japonya’nın işlediği suçların emsalsiz olmadığını, aynı vahşeti bulmak için Batı emperyalizmine bakmak gerektiğini ısrarla vurgulamıştı. Ayrıca Amerika’nın nükleer bombardımanlarını da savaş suçu olarak göstermiş ve galip güçleri ahlaki görelilik ve ırksal önyargı ile suçlamıştı. Bu açıklamaları nedeniyle Pal, bugün Japonya’da Batı’nın küstahlığı karşısında Asyalı bir müttefikin yanında yer alan cesur bir milliyetçi olarak anılıyor.
Japonya’nın sömürge karşıtı sömürgeci pozu, kendisini Asya’nın salahiyeti için özverili ve medeniyetçi bir savaş vermiş olarak görmeye devam ettiği sürece devam edecektir. Tüm bunlar olurken rahatsız edici bir hakikat göz ardı edilmeye devam edecektir: Japonya, pan-Asyacı rüyasını gerçekleştirirken büyük vaatlerini yerine getirmekte oldukça yetersiz kalmıştır.
Kaynak: https://emrekosey.wordpress.com/2023/11/29/japonyanin-somurgeci-ikiyuzlulugu/










