TARİHTE BİR DÖNÜM NOKTASI

Alexander DUGİN

Alexander Dugin, Vladimir Putin’in 2007 yılında Münih’te yaptığı ve Rusya’nın tek kutuplu bir dünyayı reddederek Rusya’nın egemenliğini ve jeopolitik çıkarlarını tanıyan çok kutuplu bir küresel çerçeveyi savunduğu konuşmasını tarihi bir dönüm noktası olarak değerlendiriyor.

2007 senesinin 12 Şubat’ında yapılan bu konuşmanın üzerinden 17 sene geçmiş… Ülkesinin düşünürlerinin serdettiği fikirleri kendisine hedef alarak bunları gerçekleştirmek için çalışan, yılları bu gaye etrafında güç tahkimatı için boş geçirmeden kullanan, nefsine değil de ülkesine hizmet eden kararlı bir politikacının, gerçek bir liderin adımlarına ve sürece de şahitlik etmiş oluyoruz…

Bu yazı Alexander Dugin’in “Putin Putin’e Karşı” (Arktos, 2015) kitabından bir alıntıdır.

Vladimir Putin’in Münih’te yaptığı konuşma (1) çağdaş Rus tarihinde bir dönüm noktası olmuştur. Soğuk Savaş’ın 1991 yılında sona erdiğini düşünmek hata olur. Daha ziyade, Sovyetler Birliği’nin tek taraflı olarak savaştan çekildiğini söylemek gerekir. Bunu yaparken herhangi bir belge imzalamamış ve herhangi bir şartı müzakere etmemiştir. Bu çekilme Rus halkına savaşın sona ermesi olarak sunuldu. Şöyle bir durum düşünün: iki güç birbiriyle savaşıyor. Aniden içlerinden biri, kendisini kazanan mı yoksa kaybeden mi olarak gördüğünü belirtmeksizin ‘savaştan çekiliyorum’ diyor. Şüpheli bir durum ortaya çıkar: taraflardan biri, diğerinin de çekileceğini düşünerek çatışmadan çekilir. Ancak diğer taraf çekilmez. Özellikle de ordusunu çoktan terhis etmiş (Varşova Antlaşması) (2), üslerini (hem Doğu Avrupa’daki hem de SSCB’deki) yıkmış ve iç işleriyle ilgilenmeye başlamış olan taraf, kendisini kaybeden konumunda bulur. ‘Kazanan’ da rakibine kaybeden muamelesi yapmaya başlar. Ancak kaybeden ülkenin siyasî eliti, halkına ülkelerinin kaybettiğini söylemez ve hiçbir şey olmamış gibi davranmaya devam eder. Sanki Soğuk Savaş bitmiş ve her şey berabere kalmış gibi davranır.

Bu durum Gorbaçov’dan bu yana devam etmiş ve Putin’in 10 Şubat 2007’de Münih’te yaptığı konuşmaya kadar sürmüştür. Amerikalılar Soğuk Savaş’ı hiç bırakmadılar. İlerlemeye, NATO bloğunu genişletmeye ve aynı zamanda bizim gözümüzün görmediği her şeye sahip çıkmaya devam ediyorlar: önce Doğu Avrupa ve Baltık ülkelerinde, sonra da Bağımsız Devletler Topluluğu’nun kendisinde. Başka bir deyişle, ABD her zaman Rusya’ya karşı bir Soğuk Savaş yürütmüştür ve yürütmeye devam edecektir.

Putin’in Münih konuşmasında genel olarak yeni bir şey söylememesinin nedeni de budur. Tersine, Gorbaçov ve Yeltsin dönemlerinde Rus hükümeti bir sömürge yönetimi gibi, ABD bize karşı Soğuk Savaş yürütmüyormuş gibi davranmış, ABD işgallerini görmezden gelmiş ve halkın özgürlük ve egemenlik elde etmek için harekete geçmesine izin vermemiştir. Bu liderler halkın farkındalık duygusunu körelterek direniş ve zafer güdüsünü yok ettiler. Yeltsin’in başkanlığı sırasında tamamen zıt bir model teşvik edildi: Rusya NATO’nun politikası doğrultusunda hareket ediyor ve kendi jeopolitik özüne ihanet ediyordu. Putin iktidara geldiğinde, yaptığı birçok açıklama ve eylem, Yeltsin’in siyasi çizgisinden ziyade Avrasya modeline ve çok kutuplu dünyaya daha yatkın olduğu yönünde spekülasyonlara yol açtı…

‘Soğuk Savaş’tan ‘Sıcak Evre’ye

Putin, ilk başkanlığı sırasında işgâl güçlerine itaat kisvesi altında bir iç seferberlik politikası izledi. Başka bir deyişle, bir ayaklanma hazırlıyordu. Sadece dünyaya ve kendi halkına, Rusya’ya karşı Soğuk Savaş’ın zaten hiç bitmediğini ve aslında ülkemizin hala savaşta olduğunu açıkça söyleyebileceği doğru anı bekliyordu. ‘Egemen demokrasi’ kavramından bahsetmeye başladı ve nihayet 2007’deki Münih konuşmasında açık açık söyledi.

‘Egemen demokrasi’ (3) kavramı 2005-2006 yıllarında yaygınlaştı ve 2007-2008 yıllarındaki cumhurbaşkanlığı ve Duma seçimlerinde temel ideolojilerden biri oldu.

O sırada demokrasinin yapısökümü üzerine düşünüyordum ve bu tuhaf ‘egemen demokrasi’ kavramının bize demokrasinin hafife alınacak bir şey olmadığını hatırlatması gerektiğini düşündüm. Dogmatik statüsü ve alternatifleri kabul etmeyi reddetmesi, özgür bir felsefi söylem olasılığını engellemektedir.

Demokrasi kabul edilebileceği gibi reddedilebilir de. Kurulabileceği gibi ortadan kaldırılabilir de. Tarih, demokrasinin olmadığı mükemmel toplumlar ve demokrasinin olduğu korkunç toplumlar tanımıştır ve bunun tersi de geçerlidir. Demokrasi insan yapımı bir projedir, bir kurgudur, bir plândır, ancak bir kader değildir. Reddedilebilir ya da kabûl edilebilir. Onaylanmaya, bir apolojiye ihtiyacı vardır. Bir özür olmadan demokrasinin hiçbir anlamı olmayacaktır. Demokratik olmayan bir yönetim biçimi mümkün olan en kötü yönetim biçimi olarak görülmemelidir. ‘Kötünün iyisi’ formülü bir propaganda taktiğidir. Demokrasi kötünün iyisi değildir… kötü olabilir ve hiç kötü olmayabilir. Her şey felsefî bir değerlendirme gerektirir. Sadece yukarıdaki varsayımlar temelinde demokrasiyi düşünceli bir şekilde analiz etmek mümkündür.

Demokrasi ‘demosun yönetimi’ anlamına geldiği için demos kelimesinin etimolojisini ele alalım. Genellikle bu kelime ‘halk’ olarak çevrilir. Ancak Yunan dilinde ‘halk’ kelimesinin birçok eşanlamlısı kullanılmaktaydı: ethnos, laos, phule, vb. Demos bunlardan biriydi ve bir nüfusu, yani belirli bir bölgede yaşayan insanları tanımlıyordu.

Julius Pokorny’nin (4) Hint-Avrupa etimoloji sözlüğü (5) Yunanca demos kelimesinin Hint-Avrupa kökenli *dā (*dǝ-) kökünden türediğini ve bunun da ‘paylaşmak’, ‘bölmek’ anlamına geldiğini belirtir. Bu nedenle, demos’un etimolojisi bölünmüş, ayrı parçalara ayrılmış ve belirli bir bölgeye yerleştirilmiş bir şeye atıfta bulunur. En yakın anlama sahip Rusça kelime население, ‘nüfus’, ancak ‘halk’ değil, çünkü ‘halk’ kültürel ve dilsel bir birliğin yanı sıra ortak bir tarihsel varoluş ve belirli bir kader (alınyazısı) anlamına gelir. Bir nüfus (teorik olarak) yukarıdakiler olmadan da var olabilir. ‘Nüfus’ belirli bir toprak parçasına yerleşmiş veya yerleştirilmiş olan herkestir, ancak o topraklarda kökleri veya vatandaşlığı olan insanlar olmak zorunda değildir.

Demokrasi kavramını ortaya atan Aristoteles, ‘Yunanca’ anlamıyla bu kavrama karşı biraz olumsuz bir tavır takınmıştır. Aristoteles’e göre ‘demokrasi’, ‘kitlelerin yönetimi’ ve ‘oklokrasi’ (ayak takımı yönetimi) ile eşdeğerdir. En kötü yönetim biçimi olan demokrasiye alternatif olarak Aristoteles sadece monarşi ve aristokrasiyi (‘tek kişinin yönetimi’ ya da ‘en iyinin yönetimi’, ki bunlara olumlu bakıyordu) değil, aynı zamanda politeia’yı (Yunanca ‘şehir devleti’nden) da tartışmıştır. Politeia, tıpkı ‘demokrasi’ gibi, gelişigüzel bir temelde olmasa da çoğunluğun yönetimidir. Önemli kültürel, soysal, sosyal ve ekonomik özellikleriyle öne çıkan nitelikli, vicdanlı vatandaşların yönetimidir. Politeia, vatandaşların gelenek ve görenekler temelinde kendi kendilerini yönetmesidir. Demokrasi, isyankar kitlelerin kaotik bir ajitasyonudur. Politeia kültürel birliği içerir: vatandaşlar için ortak bir tarihi ve dini temel. Demokrasi, rastgele sektörlere ‘bölünmüş’ atomize bireylerin keyfi bir kümesi tarafından kurulabilir. Aslında Aristoteles diğer adaletsiz yönetim biçimlerinden de bahseder: tiranlık (bir gaspçının yönetimi) ve oligarşi (küçük bir grup zengin alçak ve rüşvetçinin yönetimi). Tüm olumsuz yönetim biçimleri birbiriyle bağlantılıdır: tiranlar sık sık demokrasiden yararlanır, tıpkı oligarşinin sık sık demokrasiye başvurması gibi. Aristoteles için çok önemli olan bütünlük, monarşi, aristokrasi ve politeia içinde yatar. Bölünme, parçalanma ve atomizasyon demokrasinin tarafındadır.

Bölünme ve atomizasyon fikri, modern filozoflar tarafından insan toplumlarını ve insanın kendi durumunu tanımlamak için kullanıldı. ‘Birey’, bölünemez olan ‘atom’ kavramıyla, modern tarihte metafizikten, otoriteden, Kilise’nin egemenliğinden ve ahlâktan kurtuldu. İnsanları teosentrizmin ilahi kaygısından kurtardı.

Modern çağ kendisini ‘metodolojik bütüncüllüğün’ aksine ‘metodolojik bireycilik’ kültü üzerine kurmuştur. Modernitenin temel dogması ve modern çağın ana hipotezi, Tek’in (Tanrı) olumsuzlanması ve Çok’un (bireylerin) önceliğinin tanınmasıdır. Zamanımızın postmodernizminde bu tez tartışmasız kalmaktadır.

Bu bağlamda, 2005-2007 yılları arasında Rus siyasetinde ‘egemen demokrasi’ kavramı kabaca şu anlama geliyordu: Batı dünyası, modern çağda Avrupa’da kurulan çok özel bir modele atıfta bulunarak demokrasiyi dağıtır ve bunda ısrar eder. Bu model bireycilik ve ‘özgürlük’ ilkeleri üzerine inşa edilmiştir ki bunlar modern çağın başlamasından bu yana yaklaşık üç yüz yıldır Batı medeniyetine rehberlik eden ilkelerdir. Rusya bireyci olmayan bir ülkedir; tarihi ve kültürü her zaman bütünlüğe, birliğe, ortak olana ve kolektif olana (halk, topluluklar, Kilise, Tanrı, devlet ya da İmparatorluk) dayanmıştır. Batı demokrasisi Rusya’ya uygun değildir çünkü bireycidir ve rasyonel, hedef odaklı ve iddialı bir bireysel özneye dayanır. Kendi demokrasimize sahip olmalıyız ve bu ulusal yapımızın ve ulusal tarihimizin özelliklerini dikkate alan bir demokrasi… Seçimimizin ve demokrasimizin egemenliği bununla ilgilidir.

Rus siyasî yorumcuların bu argümanlarını Vladimir Putin’in 2007 Münih konuşmasında resmen dile getirmesinden önce çok kutuplu bir dünya konusuna değinmiş olması ilginçtir.

Bu konuşma Rus tarihinde bir dönüm noktasıydı. İçeriği, dünyanın gerçekte olduğu halinin doğrudan bir yansımasıydı: Amerika bize karşı ‘soğuk bir savaş’ yürütüyor. Batılı siyaset bilimciler bile aynı şeyi söyledi. Gerçek şu ki, Soğuk Savaş ancak tam simetrik bir silah sistemi durumunda mümkündür, yani düşmanların eşdeğer alanları kontrol etmesi gerekir. Şimdilik Rusya’nın elinde sadece asimetrik cevaplar var. Bu savaşın her an bir ‘sıcak savaşa’ dönüşme ihtimali var. Rusya’nın stratejik çıkarlarına doğrudan karşıt olan Irak’a yönelik beklenen saldırı, ‘soğuk savaşı’ sıcak bir aşamaya geçirmeye yönelik bir adımdı. Eğer ABD Suriye’ye ya da İran’a saldırırsa, aslında Rusya’yı tehdit ediyor demektir.

Putin Münih konuşmasında her şeyi söyledi ve böylece Rusya’nın öz farkındalığında bir değişime neden oldu. Münih’teki konuşmadan önce, yozlaşmış sömürgeci hükümetimiz sayesinde 15 yıl boyunca ‘soğuk savaş’ olmadığı izlenimi altında yaşadık. Bizi tek kutuplu bir dünya olmadığına ve herkesin çok kutuplu bir dünya için çalıştığına ikna etmişlerdi. Gorbaçov ve Yeltsin’den sonra Rusya’nın içinde bulunduğu bu entelektüel çılgınlık döneminden sonra ülke kendine gelmeye başladı. İnsanlar olayları gerçekte olduğu gibi görmeye başladı. ‘Kafa karışıklığı dönemi’ sona ermişti. Aslında bu gerçeklik anlayışı kendi içinde oldukça üzücüydü: Putin’in konuşması ışığında yirmi yıldır yaptıklarımıza bakarsak kendimizden utanmamız gerekir. Kendimizi oligarklar, Batı yanlıları ve liberallerden oluşan, stratejik konumlarımızı kasıtlı olarak yok eden ve ülkemizin egemenliğini elinden almaya çalışan işgal elitinin ellerine teslim etmiştik.

Münih Konuşması: Jeopolitik İçin Bir Temel

Putin’in Münih konuşmasını tarihi bir konuşma olarak nitelendirmek abartılı olmayacaktır. Bir Rus liderin uluslararası siyasetin geleceği hakkında bu kadar net ve kategorik konuşmasının üzerinden onlarca yıl geçmişti. Vladimir Putin Münih’te Rusya’nın temel duruşunu, gelecekteki dünya düzeninde bir dünya jeopolitik gücü olarak ilân etti. Putin tarafından dile getirilen tezler, benim 1990’ların ortalarında Jeopolitiğin Temelleri adlı kitabımda vardığım sonuçları kısa, öz ve kararlı bir şekilde kapsıyordu. Kitap, ‘kara uygarlığı’ ile ‘deniz uygarlığı’ arasındaki temel çatışmaya (6) ve tek kutuplu bir dünyanın olanaksızlığına ayrılmıştı. Kitapta Rusya’nın tek kutuplu küreselleşmeye ve Kuzey Atlantik Antlaşması’nda (NATO) somutlaşan Atlantikçiliğin yayılmasına karşı çıkacak güçlere liderlik etmesi gerektiği vurgulanıyordu. Başkan Münih’te bu parçalı ifadeleri kısa ve net bir açıklamada birleştirdi. Putin özünde ABD’nin uluslararası politikasına karşı çıkmaya hazır olduğunu ifade etmiştir.

Sovyetler Birliği’nin hâlâ sağlam olduğu 1980’lerde ve Sovyetler Birliği’nin ortadan kalktığı 1990’larda (ve aslında bundan çok daha önce, Woodrow Wilson ve Theodore Roosevelt’ten beri) Amerika tek kutuplu bir dünya yaratma yolunda stratejik adımlar atıyordu. Tek soru, bu küresel egemenliği diğer ülkelerle paylaşıp paylaşmayacağıydı. Putin, mevcut duruma ve uluslararası siyasetin tüm gidişatına meydan okudu. Bu tür açıklamalar Hugo Chavez, Kim Jong-il ya da Ahmedinejad tarafından yapıldığında kolayca geçiştiriliyordu (Ahmedinejad ayrı bir yerde dursa da). Rusya tarafından yapıldığında ise oyunun kurallarını değiştiriyor.

Dünyanın en büyük ikinci nükleer cephaneliğine sahip, devasa bir toprak parçasını işgâl eden, enerji kaynaklarını kontrol eden ve uzun bir ulusal misyon ve muhalefet geçmişi olan bir ülke -esasen bir ‘ülke-kıta’, bir medeniyet-, ABD’ye, NATO’ya, Enerji Şartı’na (7) ve tüm dünya düzenine meydan okuduğunda, tüm maskeler düşüyor demektir. Putin, tek kutuplu dünyanın kesinlikle kabul edilemez olduğunu ve ABD tarafından Avrupa’da oluşturulmakta olan balistik füze savunma sisteminin Kuzey Kore’ye yönelik olamayacağını, bize yönelik olduğunu ifade etti. Rusya, BMD sisteminin inşasına şiddetle karşı çıkmaktadır ve bunu görmezden gelemez. Putin, NATO’nun bir ortak değil, tüm etki alanı boyunca siyasî ortamı istikrarsızlaştıran bir düşman olduğunu ve Avrupa’nın bize dayattığı, karşılığında Rusya’ya Avrupa enerji kaynaklarına erişim hakkı vermeden Rus enerji kaynaklarına erişim sağlamayı amaçlayan Enerji Şartı’nın aşağılayıcı, işgâl tarzı bir anlaşma olduğunu söyledi: ‘Siz bize her şeyi verin, biz size hiçbir şey vermeyelim’. İnsanların kaybedenlerle müzakere etme şekli budur, kazananların iradesine boyun eğmeleri beklenir. Putin esasen Rusya’nın dünya düzenine meydan okuyacağını ve jeopolitik bir devrimin önünü açacağını ilân etti – ne eksik ne fazla.

Dipnotlar:

1. Putin 12 Şubat 2007 tarihinde Münih Güvenlik Politikası Konferansında tek kutuplu dünyanın temsil ettiği düzeni kınayarak çok kutupluluk çağrısında bulunmuş ve ABD’yi haddini aşmakla suçlamıştır.

2. Varşova Antlaşması, 1955 yılında Avrupa’da Sovyet egemenliği altında bulunan Komünist devletler arasında bir karşılıklı savunma antlaşması sağlayarak NATO’ya Sovyet cevabı olan Varşova Paktı’nı kurmuştur.

3. Bu terim on sekizinci yüzyıldan itibaren birçok farklı anlamda yaygın olarak kullanılmıştır. Örneğin Rousseau, halkın egemen gücünü ifade etmek için démocratie souveraine sözcüklerini kullanmıştır; on dokuzuncu yüzyılda Amerika’da ‘egemen demokrasi partisi’ Demokrat Parti olarak adlandırılmıştır. – AD

4. Julius Pokorny (1887-1970) Avusturyalı bir dilbilimciydi.

5. Indogermanisches etymologisches Wörterbuch, 4 cilt (Bern: Francke, 1951-1969).

6. Bu, ilk olarak Sir Halford Mackinder tarafından ortaya konduğu üzere jeopolitik düşüncede kilit bir ikilemdir. Carl Schmitt, Land and Sea (Washington, DC: Plutarch Press, 1997) adlı kitabında “Dünya tarihi, deniz güçlerinin kara ya da kıta güçlerine karşı ve kara güçlerinin deniz ya da denizcilik güçlerine karşı yürüttüğü savaşların tarihidir” diye yazmıştır.

7. Enerji Şartı Anlaşması, eski Doğu Bloğu topraklarının enerji kaynaklarını küresel pazara entegre etmek amacıyla 1991 yılı sonunda imzalanmıştır. Rusya, ulusal çıkarlarına karşı adil olmayan bir denge kurduğunu düşündüğü için bu anlaşmayı onaylamayı reddetmiştir.

Çeviri: Adnan Demir

Bir Cevap Yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Adımlar Dergisi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin