ANGLO-SAKSON HEGAMONYASI YIKILIRKEN; SEÇİMLER VE BOP’ÇULARIN YAŞADIĞI HEZİMET

Ali Osman ZOR

ADIMLAR Fikir-Kültür-Siyaset Platformu Genel Başkanı sayın Ali Osman Zor ile, 08 Nisan 2024 tarihinde, gönüldaşımız Aydın Alkan tarafından gerçekleştirilen röportajın yazılı metnini kıymetli alâkalarınıza sunuyoruz…ADIMLAR

AdımlarTV: Birçok okurumuz ve izleyicimizden mesajlar ve e-mailler alıyoruz. Son gelişmeler etrafındaki değerlendirmeleriniz merak ediliyor. Malumunuz yerel seçimler oldu, hükümetin başını çektiği Cumhur İttifakı’nın açık bir şekilde kaybettiği bir seçim. Kimileri bunun sebeplerini hükümetin Gazze politikasına bağlarken, kimileri de yürütülen ekonomi politikalarına bağlıyor. Önceki seçim değerlendirmenizde “kazananın sevinemediği kaybedenin ise üzülmediği bir seçim” şeklinde bir değerlendirmeniz vardı. Bu ifadenizi de hatırlatarak seçim hakkındaki yorumlarınızı alabilir miyiz?

Ali Osman ZOR: Evet. Türkiye, seçimle birlikte bütün dünyada şahit olduğumuz kaotik ortamına içine girdi aslında. Biz, geçen Cumhurbaşkanlığı seçiminde “bu seçim kazananın sevinemeyeceği, kaybedenin de üzülmeyeceği bir seçim” olacak demiştik. Eğer ki Cumhur İttifakı, Cumhurbaşkanlığı seçimini ve genel seçimlerini kaybetmiş olsaydı evet, üzülmeyecekti. Niye? Çünkü bütün sorunlar o zamanki “altılı masa” da denilen Millet İttifakı’nın üzerine yıkılmış olacaktı. Hatta sorunlarla baş edemeyecek duruma geldiğinde de Millet İttifakı, Cumhur İttifakı bir erken seçim talebiyle bir sene, iki sene sonra tekrar bir seçime götürebilecekti ülkeyi. Şimdi ise durum biraz farklı, çünkü bu, yerel seçim. Eğer genel seçimi kaybedip oradan tekrar bir erken seçime gidebilseydi Cumhur İttifakı, yerel seçimlerde de bu zayiatı yaşamazdı bence. Ama şu ân yerel yönetimlerin önemli bir bölümünü kaybetti. Ama merkezî hükümeti de elinde tutuyor. Merkezî hükümet olarak üstlendiği problemlerin çözümsüzlüğü, kendileri adına hâlâ devam ediyor. Yani kimsenin üzerine bir “sorun yıkma” pozisyonu yok. Bilâkis Türkiye’de iktisadî krizin, sosyal krizin -buna hukukî kriz de diyebiliriz-, üstüne bir de siyasî kriz eklenmek üzere. Çünkü yerel yönetimlerin kahhar ekseriyetini elinden kaybeden bir iktidar, merkezle yerel yönetim arasındaki idare problemini nasıl çözecek? Dolayısıyla da siyasî kriz dediğimiz şey “idare edememe krizi”, idare edememe olayı. Türkiye’yi iki krizin üstüne, bugün bir de idare edememe durumu olarak, siyasî kriz bekliyor. Bu üç kriz; ekonomik kriz, sosyal kriz ve siyasî kriz bir araya geldiğinde, bir ülke için tehlike çanları çalıyor demektir. Hem o toplum için hem ülke için dengeler değişmiş demektir. Mevcut statüko çatırdıyor demektir, yeni bir düzene, yeni bir anlayışa, yeni bir statükoya, yeni bir dengeye geçiş şartları oluşmuş demektir. Dolayısıyla da bu seçimle, bir önceki seçimi aynı şartlar içerisinde kıyaslayamayız. Yani iktidar açısından bu seçimin kaybedilmesi üzücü, bir üzülen taraf var, o da Cumhur ittifakı. Ama diğer taraf sevinsin mi veya diğer taraf diye bir taraf var mı, diye bir soru sorulursa eğer, bence yok. Çünkü meseleyi iktidarıyla ve muhalefetiyle sistem olarak ele almak lâzım. Bu sistemi de 2002’den beri, tabiî 1991’e kadar götürebiliriz biz bunu ama bu iktidarla başlatmak açısından 2002’den beri de yürürlükte olan bir “BOP Düzeni” (Büyük Ortadoğu Projesi) diyebiliriz, “BOP rejimi” diyebiliriz; bu seçimle de bu rejim, efsanevî bir darbe almıştır! İşin aslı, esası bu. Dolayısıyla da bu seçimin kaybedeni vardır, kazanan yoldadır. Daha kazananın ne olduğu belli değil. Yeni bir düzen ortaya çıkmadan, kazananı tespit etmemiz bu açıdan mümkün değil. Tabiî ki hemen basitçe “işte CHP onu aldı”, “Yeniden Refah bunu aldı”, “DEM böyle yaptı” filan da diyebilirim ama, işin derinliği açısından meselenin o satıhlıkta değerlendirilmesini doğru bulmuyorum. Bu seçimde kaybeden BOP rejimidir ve bu rejime bağlı olan eş başkanlık etrafında teşekkül ettirilmiş farklı farklı gruplar –ki çoğu da bunların suç şebekesi; yolsuzlukla, hırsızlıkla, arsızlıkla kendini gösteren suç şebekesidir– ve bunların meydana getirdiği iktisadî bir buhran söz konusuydu ülkede. Bu buhran, iktisadî buhranlar, yani insanın midesiyle rahatsızlığı ertelenebilecek bir şey değildir, şakaya da gelmez. Kaldı ki mideyle problemi olmadan önce, mide haricinde başka problemleri absorbe eden insanlar, mideyle problem başladıktan sonra artık o problemleri de absorbe etmezler, onları da açığa çıkarırlar.

AdımlarTV: Örnek verebilir misiniz?

Ali Osman ZOR: Bugün Filistin mevzusunda ciddi bir seviyede harekete geçmeye başlayan kitleyi buna örnek verebiliriz. Veya oy kullanırken insanların, duygu ve düşüncelerini ele aldığımızda da kendiliğinden açığa çıkar bu: Öfkeyle oy vermedi insanlar, diğer yandan öfkeyle oy verdi. Burada öfkeyle oy verirken de herkes, meselâ Filistin mevzusunu da gündeme getirdi. İşte “ticareti kesmiyorsunuz, Filistin’e ihanet ediyorsunuz, İsrail’i destekliyorsunuz” filân diye. Ama meselâ şöyle bir soru sorsan; “2003’te de Irak işgâlini Amerika’nın yanında saf tutarak desteklemişlerdi. Kaddafî’nin katledilmesinde parmakları vardı, Suriye’nin bu hâle getirilişinde en büyük müsebbip yine aynı yapıydı. Peki, kitle niye buna tepki vermedi?” Çünkü demin söylediğim gibi, bir insan için en önemli problem mide problemiydi. O mide problemi o zaman tam baş göstermemişti, şimdi baş gösterince, o problemler de açığa çıktı.

Yani bugün artık şu konuşulması lâzım: İç politikayla dış politikanın birbirine geçtiği, iç içe olduğu bu zamanda; iç politikadaki sorunlar hangi dış politik yanlışların neticesi olarak bize yaşatılıyor. Meselâ iktisadî krizin söylenmeyen ama en büyük sebebi; aynı Özal döneminde olduğu gibi bu iktidar döneminde de Suriye politikasıdır. Arkasından Libya politikasıdır. Suriye’de verilen yanlış kararlar, orada takınılan yanlış tavır ve tutumlar, bize, ülke içine iktisadî problem olarak yansıdı. Ama meselâ enflasyonu konuşurken kimse bu mevzuyu konuşmuyor. Yine aynı şekilde Avrupa’yla olan ilişkilerimiz, Amerika’yla olan ilişkilerimiz de. Hatırlayın, Trump’ın o zaman dediğini; “bir gecede ekonominizi alt-üst ederim, mahvederim” açıklaması vardı. Belli ki, senin ekonomin oraya bağlı. Ama sen bu ilişkileri, buraya o şekilde yansıtmıyorsun. Nasıl bir imajda gözüküyorsun; “Amerikan karşıtı”, “Avrupa karşıtı”, “Batı karşıtı” bir imajda gözükerek onlarla olan ilişkinin faturasını millete ödettiriyorsun. Ve bu açıdan baktığında, muhalefet de, sanki bu Batı karşıtıymış da, “Batı ekseninden kopuyormuş Türkiye” diye muhalefet edip, Batıya göz kırpıyor. Hâlbuki birisi sözde “Batı karşıtı” olarak Batı’yla ilişkilerini devam ettiriyor, diğeri de istikbâli açısından açıkça Batı’ya göz kırpıyor. Dolayısıyla da biz, meseleyi değerlendirirken doğrudan doğruya iktidar ve muhalefetin beraber olduğu bir sistem olarak ele almamız lâzım, sistem sorunu olarak ele almamız lâzım. Bu açıdan bakıldığında da nitelenmesi gerekir; Bir tanesi BOP hükümeti ise diğeri de BOP muhalefeti! Hâliyle de seçimlerin sonuçları birinci olarak BOP rejimi büyük, efsanevî bir darbe almıştır! Eş Başkan ve etrafında kümelenen diğer unsurlarla birlikte, –yer altı, yerüstü unsurları hiç fark etmez– büyük bir darbe almıştır. Bunun devamı nasıl olur? Bunun devamı, ondan beklenilen iç ve dış politikadaki davranışları –özellikle uluslararası siyaset açısından söylüyorum–, toplum kendi içinden çıkardığı dinamiklerle yerine getirmeye çalıştı. Bu seçimin bence en büyük faydası da o olacak. Bu noktada da AKP’ye angaje olmamış, hükümete angaje olmamış ve BOP rejimine angaje olmamış İBDA mensuplarına çok iş düşüyor. Hem tıkanık siyasetin önünü açmak açısından hem de kitlelerin hissiyatına, öfkesine, umutlarına liderlik etmek açısından İbda mensuplarının çok daha faal, aktif ve üretken olması lâzım.

AdımlarTV: İsrail terör örgütünün Gazze’deki bir hastaneyi bombalaması ve bin kardeşimizin katledilmesi üzerine gerçekleştirdiğimiz röportajda “Siyonist İsrail karşısında Türkiye’nin güçlü bir irade ortaya koyması gerektiğini, eğer bu ortaya konmazsa halkın Anadolu ahalisinin kendi içinden çıkaracakları dinamiklerle bu iradeyi koyacağını” ifade etmiştiniz. Seçim sürecinde mitinglerde sokak ve caddelerde bu yönde bir tepki ortaya kondu. En son geçtiğimiz hafta Taksim’de, İsrail’le ticareti protesto gösterisi yapan gençlere sert bir müdahale oldu. Üstelik bu gençlerimizi İrancılık başta olmak üzere, solculuk, yalancılık, Batı ajanlığı ile suçlayan troll hesaplar üzerinden aşağılık propagandalar yapıldı. Sizce bunları nasıl değerlendirmek lâzım?

Ali Osman ZOR: Şimdi yapılması gerekli olanı tespit edebilecek bir bünye oluştuktan sonra, bu tür özellikle “troll” diye ifade edilen kişilerin ve grupların, bu saatten sonra yapacağı menfi propagandaları çok da önemsememek lâzım. Yani yapılması gerekenin yapılması bir tarafta, şimdi onların kınaması bir tarafta. Zaten burada büyük bir problem var, o da şu; bugünkü gençliğin daha kendini ifade edememesi! Yani, gecikmiş bir şey bu. Bu neden gecikti? Bugünkü hükümetin yalan üzerine iş görme politikasına uygun olarak, ortaya koyduğu siyasete aldanılması yüzünden olan bir şey. Yani beklentiler, sorumluluklar hep ona havale edildi, “nasıl olsa yapacak” diye. Ve o da aldığı bu krediyi –neredeyse işte 25 sene oldu–, iktidarı zamanında, özellikle gençlikten aldığı bu krediyi sorumsuzca harcadı. En nihayetinde gelinen noktada sanki memleket ve gençlik babasının malıymış gibi, istediği şekilde üzerine tasarruf edebilirmiş gibi bir kibir hali meydana çıktı. Ve bu da dikkat çekiyor. Seçimin bu şekilde neticelenmesine sebep olan hususlardan biri de bu. Yani bu seçime kadar olan uygulamalarda, siyasetlerde, farklı farklı siyasetlerde belli oldu ki bir gaye güdüldü. O da şu; hükümete karşı gelebilecek hiçbir eyleme, hiçbir harekete, hiçbir söze izin vermemek. Bunun için de korku bariyerleri oluşturuldu. Şimdi bu seçimle birlikte aslında korku bariyerleri yıkıldı biraz. Biraz değil, çok yıkıldı. Yani Cumhur İttifakı’nın hem toplumsal meşruiyetinin, toplumsal desteğinin çok zayıf olduğu ortaya çıktı, hem de karşı olanların güçlü olduğu ortaya çıktı. Dolayısıyla da bundan sonra özellikle Filistin özelinde, insanların son umutları da kırıldığından dolayı –hükümetten beklentileri açısından– gençler tabiî ki inisiyatif almak için harekete geçecekler ve bugün de geçtiler. Ve bu devam etmeli zaten. Çünkü, her neslin kendini ifade etme ihtiyacı vardır. Yani bugün, tek kutuplu dünyaya Anglo-Sakson Hegemonya, sömürgeciliğine karşı savaşta, belki Anadolu gençliğinin kendini ifade etmeye vesile olacak şey de Filistin mevzusudur. Anlatabildim mi? Dolayısıyla da Filistin mevzusu hem dinî, hem insanî, hem tarihî olarak zaten bizim göz ardı edemeyeceğimiz bir mesele. Sahtekârlara, yalancılara devredemeyeceğimiz bir mesele olduğundan dolayı; sahtekârların da sahtekârlıkları açığa çıktığından, bizim Anadolu gençliğimizin inisiyatif alıp harekete geçmesi, şu ân için daha acemice olabilir birtakım şeyler ama ben inanıyorum ki, o kendini ifade mânâsına eğer bir harekete geçme başlamışsa, o acemilikler yavaş yavaş yerini daha derli toplu hareketlere bırakacak ve daha bir tecrübeli hâle getirecek gençleri. Hükümet açısından da aslında aynı şey söz konusu; belki de bu son fırsat, Filistin mevzusu. Çünkü hükümetin Irak’taki rolü belli, Libya’daki rolü belli, Suriye’deki rolü belli! Peki bugün kendini Anadolu’nun tarihine, dinine, kültürüne, irfanına ve insanına ve karakterine bağlamak için hangi meseleyi baz alabilir? Öyle bir mesele olmalı ki hükümetin bazı hatalarını da absorbe edebilmeli, unutturabilmeli. Şu ân karşısında Filistin mevzusu var. Ve Filistin meselesi söz konusu olduğunda da, bizim halkımız, hükümetten kimsenin göstermediği etkili bir eylem bekliyor. Sebebi ne bunun? Sebebi 20 yıllık iktidarın boyunca insanlarda bu vehmi oluşturdun. Filistinlilerin etinden, sütünden, tüyünden her şeyinden istifade ettin! Her şeyini istismar ettin ve şu an toprak altında kalan naaşlarını da istismar ediyorsun. Orada senden Mısır’ın sınır şehrine tırları göndermeni, yardım tırlarını göndermeni istemiyor insanlar! O yardım tırlarının içinde ne olursa olsun, fiilî durum meydana getirerek orada bekleyen İsrail karakolunu yerle bir edip Gazze’ye girmesini bekliyor! Orada emekli kuyruğuna girmiş teyze ve amcalar gibi, sınırda kuyruğa girmiş tırlar istemiyor insanlar! En son Birleşmiş Milletler’de, Rusya‘nın inisiyatifiyle İsrail karşıtı çıkan kararın gereği olarak AKP, bu fiilî durumu oluşturabilirdi meselâ orada. Karar çıkmış zaten, bunu oluşturabilmek için Rusya’yla, Çin’le, İran’la bir irtibat içerisine girseydi, “böyle bir niyetim var ne dersiniz?” diye istişarede bulunsaydı, tahmin ediyorum o ülkeler de bunu kabul edip katılacaklardı. Ve fiilî bir durum oluşabilirdi. O fiilî durumun arkasından da bakalım ne olacak? Ne gelecek? Yani burada söz konusu olan siyasetin sahtekârlığıdır ve bu sahtekârlığın, bu yalancılığın artık açığa çıkmasıdır!

AdımlarTV: İsrail’e “lojistik destek” devam ediyor. 6 aydır süre gelen açık bir soykırıma rağmen bu ticaretin durdurulmaması karşısında, “demek hükümetin kırmızı çizgisi İsrail’in menfaatleriymiş” şeklinde yorumlar yapılmakta.

Ali Osman ZOR: E, şimdi dönelim o zaman BOP projesine… Neydi?.. Hızlı hızlı geçelim… Ama bunları da hatırlatmak lâzım:

Büyük Ortadoğu Projesinin siyasî hedefi neydi? İsrail’in güvenliği. Bunun için ne yapılması gerekiyordu, İsrail’in baş düşmanı olan Filistinlilerin etkisizleştirilmesi gerekiyordu, güçsüzleştirilmesi gerekiyordu. Peki İsrail’in baş düşmanı olan Filistinlileri kuvvetli kılan neydi? Bir, Saddam Hüseyin ve Irak toplumunun fiilî olarak desteklemesi. İki, Libya lideri rahmetli Muammer Kaddafi’nin ve Libya halkının bütün kaynaklarıyla Kaddafi’nin ömrü böyle geçmiştir, bütün kaynaklarıyla Filistin direnişini destekliyor olmasıydı. İki, Suriye liderliğinin ve Suriye halkının bütün kaynaklarıyla Filistin direnişini destekliyor olması ve Hamas liderliğini 30 sene boyunca belki 40 sene boyunca, 90’dan beri, Suriye’de muhafaza etmesiydi. Bu muhafaza süreci boyunca da belki de ciddi mânâda tek bir Hamas’lı, Hamas’ın önemli kişisinin burnu bile kanamadı. Şimdi bakalım; Irak ne oldu? Suriye ne oldu? Libya ne oldu? Ve kimin eliyle oldu bu? Yani o açıdan bakıldığında zaten meselenin özü bu. Şu ân yaşadığın, insanımızın onuruna, haysiyetine, gururuna dokunsa da, yaşadığın şey aslında senin o onuruna, gururuna dokunan, birçok insanın destek verip bu hâle getirdiği bir mevzu. Çünkü kimse inkâr etmedi ki bu iş başlarken, herkes söyledi; “biz BOP Eş Başkanıyız!” dedi, bilmem ne dedi falan filân. Ve Amerika ile ilişkilerini ona göre dizayn etti, NATO ile ilişkilerini ona göre dizayn etti. İşte bizim buradaki Amerikan üsleri, İncirliğinden tut bilmem neyine kadar… Ne zaman geldi bunlar? Kürecik Radar Üssü kimin için kuruldu? Bunlar hep bilinen şeylerdi zaten. Şimdi fiilî olarak bunlar yapılırken, sen fiilî olarak esamesi esmeyen bir “Filistin hamiliği” varmış gibi oyunlar oynadın. Hani hükümet, Filistin hamiliğini yapıyormuş gibi. Zaten mesele buydu: Saddam, Irak, Libya, Suriye ortadan kaldırılıp, yerine NATO’nun önemli müttefiki olan, Amerika’nın önemli müttefiki olan, İsrail’in önemli müttefiki olan Türkiye’nin korumasına, onun himayesine verilmesi; Filistin mevzusunu…

AdımlarTV: Tam bu noktada sizin ifadenizle Anglo-Sakson Hegemonya’sının bölgemizdeki aparatı Barzanî’yi sormak isterim? İran’ın Ocak ayında Erbil’i bombalaması üzerine istişare toplantımızda bazı değerlendirmeler yapmıştınız. Erbil’in bombalanması üzerine panikle ve tabiri caizse orantısız bir şekilde başta troll ordusu olmak üzere hükümet ve hatta farklı siyasî partilerden İran karşıtı açıklamalar ve propagandalar yapıldı. Erbil’in bombalanmasından bağımsızmış gibi İran’ın nasıl bir Ehl-i Sünnet düşmanı olduğu Şiîliğin tarihte neler yaptığı ve güvenilmez olduğu yazıldı, çizildi, söylendi. Barzanî ve İran’ın Erbil’i hedef alması hakkında değerlendirmelerinizi alabilir miyiz?

Ali Osman ZOR: Demin orada söyledim bak az önce: BOP projesinin siyasî hedefi nedir? İsrail’in güvenliği. Şimdi soru şu: İsrail’in güvenliğinden kasıt nedir? Burada, bir ayağı Tel Aviv’de olan, diğer ayağı Erbil’de olan bir Siyonist yapıdan bahsediyoruz. Sen “Arz-ı Mevut” filân derken hepsi bu toprakların içerisinde. Dolayısıyla Erbil merkezli bir Kürdistan‘ın kurulması da BOP saldırısının en önemli siyasî hedefiydi. Hâliyle de Irak’ın kuzeyinde Barzanî‘nin güçlenmesi demek, burada onun birinci müttefiki olan İsrail’in zaten güçlenmesi demek. Nüfûz alanının genişlemesi demek. Şimdi burada nasıl bir şey konulacak?

Peki biz Irak’ın kuzeyinde Türkiye’nin esas düşmanı olan PKK‘ya bir şey yapmayalım mı? Türkiye’nin esas düşmanı olan PKK sadece Irak’ın kuzeyinde değil ki, olduğu her yerde bir şey yapman lâzım! Ve şuna dikkat edelim; Irak’ın kuzeyinde yaptığın operasyonları Amerika desteklerken ve bir şey demezken, peki sen Suriye’nin kuzeyine niye bir şey yapamıyorsun? PKK’nın asıl 100.000 kişilik ordusu, düzenli ordusu orada. Peki Suriye’nin kuzeyine niye bir şey yapmıyorsun? Irak’ın kuzeyine yaptığın operasyonlar ve dış operasyonlar bunlar dikkat edin, ülke içinde operasyon yapılmıyor, bilmem kaç rakımlık dağda yapılıyor. İran Erbil’e, İsrail ajanına füzeyi nokta atışı yaptığı zaman ne dendi? “PKK’ya alan açılıyor”. E, şimdi öbür taraf da şunu diyor zaten; “sen orada PKK’ya bu operasyonları yaptıkça Barzanî’yi güçlendiriyorsun”! İran’ın dediği bu. Barzanî’nin güçlenmesi demek İsrail’in güçlenmesi demek, anlatabildim mi?

Şimdi burada şöyle bir şey çıkıyor ortaya; kendi millî menfaatlerinle başkalarının millî menfaatleri arasındaki dengeyi nasıl kuracaksın? Bir; bağımsız olarak kurarsın. Bağımsız ve egemen bir devlet olarak “benim millî menfaatim bu” dersin, millî menfaatlerine uygun olan ilişkiler senin müttefiklik ilişkilerin olur, aykırı olan ilişkiler de düşmanlık ilişkilerin olur. Bunun en kestirme yolu budur. Şimdi Türkiye’nin konumuna bakalım; Türkiye kendisinin kurucusu olmadığı, kendisinin söz sahibi olmadığı onlarca pakta, koalisyona üye. NATO bunların en başında geliyor. Peki sen kendinin kurucusu olmadığın, idarecisi olmadığın, inisiyatif sahibi olmadığın bir koalisyonda, bir paktta millî menfaatlerini nasıl muhafaza edeceksin? Böyle bir şey mümkün mü? Senin millî menfaatlerinle, içinde bulunduğun o paktın, deli gömleği gibi giyip içinde bulunduğun bu paktın kurucularının menfaatleri zıt! Dolayısıyla da böyle bir şey olamaz. Hâliyle de “millî menfaatlerimiz için buraya operasyon yapıyoruz”, “millî menfaatlerimiz için şuraya bilmem ne yapıyoruz”. Bunun doğru olabilmesi için senin egemenliğinin ve bağımsızlığının tam olması lâzım. Bu olmadıktan sonra sen, sadece bu egemenlik ve bağımsızlık söylemi içerisinde, içinde bulunduğun paktın menfaatlerine hizmet ediyorsun! Dolayısıyla da bir paktta, bu şekilde bir ortaklıkta, bir stratejik müttefiklik ilişkisinde bulunuyorsan eğer, ilk sırada o ilişkide olduğun paktın menfaati gelir. Ve bu menfaatler ne gariptir ki, meselâ NATO’nun menfaatleri, hep bizim menfaatlerimize aykırı, bizim millî menfaatlerimize aykırı, her alanda!

Şimdi İsrail açısından bakalım; “İsrail’in güvenliğini kimsenin tehdit etmesine izin vermeyeceğiz!”, Tayyip Erdoğan. İsrail’in güvenliğini kimsenin tehdit etmesine izin vermemek, Türkiye’nin menfaatlerine uygun değil! Türkiye’nin menfaati, İsrail’in güvenli olmadığı bir ortamda yaşamasından geçiyor. Çünkü, İsrail güvenli oldukça, İslâm dünyası güvende olmuyor. İslâm dünyasının güvende olmaması, bizim, Anadolu ahalisinin millî menfaatlerine uygun değil. BOP’çuların menfaatine uygun olabilir, ama bizim millî menfaatlerimize uygun değil! O zaman İsrail’in çıkarlarına ve İsrail’in millî menfaatlerine sebep olabilecek her şey, bizim menfaatimizle uzaktan yakından alâkası yok. Buna Irak’ın kuzeyi de dahil!

Şimdi dönelim Suriye’nin Kuzeyi’ne… Amerika ne istiyordu PKK‘dan? “Irak’ı terk edeceksin, Suriye’ye gelip YPG olacaksın!” Şimdi bu durum da, etnik kürtçülüğün kendi içindeki ateşlenecek tartışmanın belki ana eksenini oluşturuyor. Önümüzdeki günlerde göreceğiz bunu. Amerika zaten PKK’ya bunu demişti, “Irak’ın kuzeyinden çekil, Suriye’nin kuzeyine gel!”. Sen şimdi Irak’ın Kuzeyi’nde yaptığın operasyonlarla, orada kalmayı karar veren unsurları, Suriye’nin Kuzeyi’ne gönderiyorsun. Sen zorluyorsun oraya. Şimdi bunu sen mi istiyorsun, Amerika mı istiyor? Bu açık değil! Bu bunu yaptığı ânda da, Diyarbakır’ın Erbil’e bağlanması plânı içerisinde olan bir Kürdistan’la; Amerikan projesi, B.O.P projesi olan bir Kürdistan’la karşı karşıya kalıyoruz. Yani burada Diyarbakır PKK’nın filân değil yani! Doğrudan doğruya Erbil’e bağlı bir “eyalet” de, “şehir” de, bilmem ne de filân, oradan boşaltmanın hedefi bu! Buraya gelen PKK, Amerika açısından artık bir terör örgütü olmadığına göre, “YPG” olduğuna göre?.. Değil mi, YPG’ye “terör örgütü” demiyor, “bu PKK değil” diyor. “PKK Irak’ın Kuzeyi’ndeki” diyor. E, sen burada NATO’da müttefik olduğun Amerika’yla nasıl bir ilişki sürdürmeyi düşünüyorsun YPG konusunda? Çünkü senin düşmanın değil artık bu! Amerika sana diyecek “YPG senin düşmanın değil”! Peki YPG ne iş yapacak, sorması ayıp? Orada, Amerika’ya bağlı olarak Suriye’nin kuzeyinde ne iş yapacak YPG? Bir; sana düşmansa eğer YPG –bundan önce–, sen Suriye’nin toprak bütünlüğünü halel getiren bu yapıyı Suriye rejimiyle, İran’la beraber oturup, ortak bir konsensus içerisinde bu meseleyi halletmen lâzım! Ne Amerika’yı, ne başka bir unsuru buna karıştırmaman lâzım. Hâ, bir büyük güç, meselâ Rusya, bu konsensusu destekliyorsa, o olabilir; ama bu konsensus karşısında ne Londra merkezli ne Washington merkezli hiçbir gücü buna karıştırman lâzım.

AdımlarTV: Sorunların kaynağı olan ülkeler …

Ali Osman ZOR: Tabiî ki! Dolayısıyla böyle bir konsensusun ilk önce varması gereken nokta; Suriye’nin toprak bütünlüğü açısından orada yasa dışı bulunan Amerikan işgâlci gücünü dehlemektir, kovmaktır! Şöyle bir niyetin varsa iş başka: Amerika’nın “bu PKK değil, YPG!” zokasını Anadolu ahalisine yutturacaksan, o zaman iş başka… Sen yine eğer Amerika, kanton filan denilen bölge… Yine Erbil’e bağlı bir kantondan bahsediyoruz Suriye’de… Tam Şam merkezli düşünülen bir “Sünnî” devletin, İsrail’e sınır bir “Sünnî” devletin sınırı olan bir kanton, anlatabildim mi?

AdımlarTV: Bu “demokratik Sünnî bir devlet”!

Ali Osman ZOR: Tabiî tabiî, o tırnak içinde… Şimdi iş bu hâle geldiğinde sorulacak soru şu, kesin cevaplar verilmeli: “Sen Irak’ın kuzeyinde yaptığın şunca enerjiyle, askerî teçhizatla bak orada kaç tane şehidimiz oldu! asıl hedefin ne? Nereye ulaşmak istiyor, ne yapmak istiyorsun?”… Çünkü orada ülke içinde bir saldırı yok, ülke içinde kimse gelmiyor. Ve orada bir bağımsız Irak Devleti var, bak bir de bu. Yanında Suriye Devleti var, orada Irak var. O zaman bu davranış şekli bize şunu gösteriyor; sen orada Irak, Suriye diye bir devleti de tanımıyorsun aslında. Öyle bir derdin de yok. “İstediğim gibi girerim, çıkarım” filân diyor. Peki bunun bir aşama sonrasında, karşı taraf aynı muameleye Türkiye’yi tabi tutarsa ne yapacağız?! Amerika’nın orada bir sürü aparatları var! O aparatlar eliyle veya doğrudan doğruya devlet olarak aynı muameleye tabi tutulursa Anadolu coğrafyası, o zaman kime ne anlatacaksın? Burada söz konusu olan, senin İsrail’in stratejik müttefiki olan bölgedeki Barzanî’ye alan açıp açmadığındır… Diğer bir husus da BOP Eş Başkanlığı’nın hedefleri açısından şu anki bulunduğu nokta, hedeflerine yakın mı? Ona baktığımız zaman, yapılan eylemlerin rastgele mi, şuurlu mu, yoksa 20-25 yıl önce ortaya konulan planlar neticesinde mi yapılıyor? Bunlar da kendiliğinden anlaşılır.

AdımlarTV: İran ve Türkiye’deki İran algısı üzerinde biraz daha durmak istiyorum izninizle… İran’ın tarihten beri gelen saldırganlığı, özellikle son 35 yıldır Anglo-Sakson hegemonyası ile işbirliği içerisinde Irak işgâlinden başlayarak geniş mânâsıyla “Ehli Sünnet” dünya üzerinde üstlendiği Batı işbirlikçisi tutumu… Saddam Hüseyin’in katledilmesi, Afganistan’da işgâlci lehine üstlendiği politikalar da hatırda… BOP saldırısı sürecinde İsrail’i rahatlatan tutumundan bağımsız bir şekilde İran’ı değerlendirebilir miyiz? İnsanların İran’ı bu şekilde hatırlamaları ve hatırlatmaları haksızlık mı?

Ali Osman ZOR: Şimdi İran’a geçmeden önce, demin Türkiye’nin hem Suriye’nin kuzeyi hem de Irak’ın kuzeyi mevzusunda konuştuklarımıza ek olarak bir cümle daha söylemek istiyorum…

Bugün dünya problemleri Atlantik’ten Doğu’ya kaymaya başladı. “Problemleri” derken, problemlerin çözüm odağı, çözüm merkezi olarak… Türkiye de, Asya’nın hem coğrafî, hem fikrî olarak Büyük Asya’nın merkezlerinden birisi. Dolayısıyla da Türkiye’nin kendi problemini, muhatabıyla çözme alışkanlığını artık kazanması lâzım, bunu göstermesi lâzım. Yani Türkiye’nin siyasî krizden çıkabilmesinin en önemli yolu bu! Yani mesela, Irak’ın Kuzeyi’nde bir problemin mi var senin? Muhatabın kimse onunla oturup anlaşacaksın, konuşacaksın, sorununu çözeceksin. Suriye ile ilgili bir problemin mi var? Muhatabın kimse onunla oturup konuşacaksın. Yani bugün dünyanın gittiği nokta burası; tüm bölgelerde, tüm problemler muhatapların bir masaya oturup anlaşarak çözmesi gereken seviyeye geldi. Hâ, savaşacaksan da beraber savaşacaksın. Şimdi Türkiye, bizim bölgemize bunun öncülüğünü yapmalı. Eğer ki “Kürt sorunu” dediğimiz sorun Amerika’nın ve NATO’nun ve Avrupa’nın elinde aparat olmaya devam ederse, neticede sen de “NATO paktı”nda kalmaya devam edersen, bu sorun bizim aleyhimize olarak gelişmeye devam edecek! Buna çok dikkat etmemiz lâzım, altını çizerek söylüyorum!

Şimdi buradan İran mevzusuna geçelim… İran da bizim bölgemizin sorunu aslında. Ama şunu anlamıyorum ben, anlayamıyorum daha doğrusu: Şimdi bir şey olur, “İran İsrail’e saldırmaz!”… Yahu sen, “İsrail’in güvenliğinin garantisi” olan bir devletin vatandaşısın. Utanmıyor musun böyle konuşmaya?!. İlk önce dön, kendi iktidarına bak! Kendi iktidarından ne istediğini söyle! Anlatabildim mi? Ve iktidar olmakla ilgili projelerini bir ortaya koy!.. “İran öyle yaptı”, “İran şöyle yaptı” filân mevzusu değil ki! Ve burada şuna da dikkat ediyorum ben; mesela BOP siyasetine, BOP projesine karşı olan insanlar, bazı insanlar, Türkiye sınırları içerisinde AKP’ye karşı oluyor, sınırı geçtiği an AKP, birdenbire “Türkiye Cumhuriyeti” oluyor. Ya sen buradaki aptallığı fark etmiyor musun?!. Burada karşı olduğun adam sınırın öbür tarafında da senin karşı olduğun politikaları yürütüyor, anlatabildim mi? Yani İran’a sıra gelene kadar, buna bakacağız bir.

Diğer başka bir husus, bizim maalesef ki maalesef –bunun sebeplerini de söyleyebilirim ama söylemeyeceğim, daha önce yazılarımızda, konuşmalarımızda söylemiştim ben bunu– bizim insanımızda garip bir karakter oluştu… 1000 yıl İslâm temelli devlet kurmuş bir insan karakteri değil bu! İstanbul’u fetheden bir milletin karakteri değil! Balkanları birleştiren bir milletin karakteri değil! Ortadoğu’da, bütün İslâm dünyasını tek bayrak altında toplayan bir milletin karakteri değil bu!.. Şu: Kötü bir insan iyi bir şey yaptığı zaman, onu ona yakıştıramıyor… Niye? Çünkü kendisinin karakteri, o kötü üzerine şekillendi. Ve iyiden nefret ediyor! Garip bir şekilde. Meselâ, hatırlayacaksınız; Irak işgâlinde, Amerika’nın Irak istilasında ortaya çıkan bir anlayıştır bu; adam Amerika’ya karşı ama Saddam’a daha çok karşı! Şimdi bunun buradaki iz düşümü neydi? Adam Amerikan işgâline karşı, Amerikan üslerine karşı ama, Amerikan üslerine karşı çıkan başka siyasî görüşten olanlara daha çok karşı!.. Aslında bu adamın karakterini, “esas karşı olduğu”yla anlayabilirsin!.. Meselâ, Atlantikçi Atatürkçülere tatbik et sen bu şablonu. Adam AKP’ye karşı, ama İBDA’ya daha çok karşı! Anlatabildim mi?.. Niye? Çünkü işin aslı bu!.. Yani hangi kesime bakarsan bak, işin aslına karşı olma karakteri yoğun bir şekilde gözüküyor. Onun için gecikiyor, fırsatlar ondan dolayı değerlendirilemiyor zaten.

Şimdi diyoruz değil mi, meselâ biz, Ukrayna hadisesi başladığı zamanda da söylemiştik; şartlar Putin‘i ve Rus yönetimini böyle bir hamle yapmaya zorluyor. Zorladığından ve onlar da bunu fark ettiğinden dolayı, bu zorlamanın karşısında durmadılar hamleyi yaptılar! Ve iş şu an başka bir seviyede devam ediyor… “Şartlar Türkiye’yi de 30 yıldan beri İslâm dünyasının liderliğine zorluyor”?!. Ama seninki “BOP Eş Başkanı” olmayı tercih etti. “BOP projesi içerisinde Neo-Osmanlıcılığı biz yürütebiliriz!” diye düşündü, götürdü o projeyi onun içine koydu, sakladı… Halbuki karşıdaki o BOP projesinin adamı senin o “Neo-Osmanlı”cılık düşünceni bildiği için, o projeyi onun içine getirip yerleştiriyor! Bu nasıl anlaşılmıyor, bunu anlamak mümkün değil! Nereden bakarsan bak; İran-Irak Savaşı’nda da bunu gördün. Meselâ, İran-Irak Savaşı’nda bugün “İran’a güvenilmez” diyenler, ne gariptir hepsi İran’ı destekliyordu. Hepsi İrancıydı bunların! Kötü olan kimdi? Saddam! Hâ, “Saddam Amerikancıydı, İran Amerikan karşıtıydı.” Şah’ın ordusu, Ortadoğu’nun en kuvvetli ordusuydu. Humeyni’nin ordusu da Şah’ın ordusuydu zaten! Yani, savaşta Amerikan silâhlarını kullanan İran‘dı. Ama “bizimkiler” hep Saddam’a karşıydı!.. Meselâ Fransız silâhı vardır, İtalyan silâhı vardır, Alman silâhı vardır, Rus vardır, ama bir tane Amerikan silâhı yoktu Irak ordusunda!.. Bak, hâlâ bir ezberdir değil mi bu: “Irak’ı destekledi Amerika, İran’a karşı” filân. Bilmem kaç sefer sayılı uçakla Paris’ten havalandı, sessiz sedasız, hiçbir zayiat olmadan Tahran’a indi Humeynî! Kim kimi destekledi?!.

Şimdi bugüne dönersek eğer; bugün, İran hakkında geçmişte rezerv konulan durumların şartları bugün yok! Bir kere bunu bilmek lâzım… Bugün çatışmanın tarafları kimlerdir?.. Anglo-Sakson sömürgeciliği / Batı ve bu sömürgeciliğin liderliğini yapan “Washington-Londra-Telaviv” üçgeni… Bunun karşısında kim var? Rusya, Rusya’yla beraber Çin ve onlarla beraber bölgede İran… İran da Çok Kutuplu Dünya İsyanı’nın içerisinde olan bir devlet!.. Dolayısıyla şu ân İran’ın ortaya koyacağı hamleler bu ittifaktan bağımsız düşünülemez. Neydi Çin’in açıklaması; “İran’a bir müdahale olursa, Çin müdahale edecek!” Değil mi? İran’la beraber karşı çıkacak. Çin’le İran’ın stratejik savunma işbirliği anlaşmaları ve diğer konular bir sürü, sadece askerî konularda değil, ticarî konularda da bir sürü anlaşmaları var. Çin de, ayrıca değerlendirilmesi gerekir, o da ayrı… Çin bu açıklamayı yaptı. Şimdi burada Rusya var bölgede; Filistin mevzusunda başat rolü üstlenen! Birleşmiş Milletler’de olsun, diğer uluslararası kuruluşların faaliyet alanlarında olsun, birinci safta hareket eden Rusya. En son Birleşmiş Milletler’den kararı çıkaran da Rusya, değil mi? Filistin lehine olan kararı çıkaran da Rusya. Dolayısıyla da şu ân İran’ın zaten kendi başına burada bir karar vermesi ve hareket etmesi mümkün değil. Ha, bu koalisyon açısından, çok kutuplu dünya projesini yürüten bu koalisyon açısından da, yapılması gerekenin yapılması noktasında gevşek davranması da mümkün değil! Eğer öyle bir şey yaparsa, bu, koalisyona zarar verir, dolayısıyla da bu koalisyondan da belli dirsekler yiyebilir. Haliyle de burada tek başına bir İran’dan bahsetmiyoruz, tek başına bir Türkiye’den bahsetmediğimiz gibi. Demin söyledik, herkes bağlı olduğu paktın çıkarları noktasında hareket ediyor. İran, NATO’ya bağlı değil, Türkiye NATO’ya bağlı! Ve Türkiye NATO çıkarlarına aykırı, hadi 10 tane F16 göndersin bakalım İsrail’e! Veya şuradan bir füze atsın, bir görelim! Şimdi bu, böyle bir şey mümkün değil! Belki Ankara’da bunu isteyen çok kişi var belki. Zorluyorlar da! Ama az önce konuştuk; sen millî çıkarlarına aykırı davranan bir paktın içerisinde yürütemezsin! Dolayısıyla ne yaparsan yap, ilk yapman gereken şey bu pakttan çıkmak! Kendi egemenliğini, kendi bağımsızlığını kazanıp, kendi ayaklarının üzerinde durabilmek! Karar verici olabilmek! Bugün Türkiye için objektif şartlar, bu bahsettiğimiz durumun objektif şartları vardır ve Türkiye’nin önünde de tarihî bir fırsat vardır! Bu İran-miran üzerinden gevezelik yapanlar, bence buraya odaklansınlar.

Dolayısıyla da “İran dün onu yaptı, bunu yaptı”… Yahu şu ân İran ne yapıyor ona bakalım: Lübnan’daki Hizbullah‘la, savaşıyor, değil mi? Yemen’deki Husiler’le, savaşıyor! Irak’taki direniş örgütleriyle, savaşıyor! Suriye ittifakıyla birlikte, savaşıyor! Rusya paktının, Rusya’nın açtığı güvenlik şemsiyesinin altında kurulan pakt içerisinde mücadele ediliyor! “İran niye savaşmıyor?” Nerede savaşmıyor?! Ben de bunu anlamıyorum! İran savaşmıyorsa, İsrail niye İran’ı vurup duruyor devamlı?! Aynı Suriye’yi vurduğu gibi, anlatabildim mi? Mesela niye Türkiye’yi kimse vurmuyor?! Eğer zannettiğin gibi “Türkiye aktif”se. Çünkü aktif olan herkesi vuruyorlar bak. Yani bu bence ayıp bir şey. Bu tür değerlendirme… İran’ın Şiîliği, öyle olursun, böyle olursun, şöyle olursun filân, bunlar ayrı… Kaldı ki burada Anglo-Sakson dünyanın bence kâbusu, bak kâbusu dikkat et! Çünkü Anglo-Sakson dünya, yani “Amerika-Londra” merkezli sömürgecilik bizim bölgemizde mezhep çatışmaları, etnik çatışmalar üzerinde politikalarını yürütüyor hep. Bunun için de en önemli husus nedir? Irkî olarak, bir; Türk’lerle, Arap’ların birleşmemesi… Ki bu, “Ehli Sünnet dünya”yı meydana getirir, bu temel… Bu birleşmemesi için araya bir Siyonist Duvarın inşâ edilmesi; Erbil merkezli bir “Kürdistan”, bunu unutmayalım… İki; komple Sünnî dünyayla Şiî dünyanın yakınlaşmasını engellemek. Bunu başaramadığı an, Batı’nın sömürgeci politikalarının bu bölgede uygulanması mümkün değil zaten.

Filistin mevzusu, Kudüs mevzusu ise Şiî ve Sünnî dünyanın belki de dış politikada tek ortak noktası. Ama bugün Çok Kutuplu Dünya isyanı üzerinden mevzuya bakarsak, Kudüs’ün haricinde başka menfaatler de artık çakıştı, anlatabildim mi? Ve bu çakışma neticesinde iki devlet arasında veya Şiî-Sünni dünya arasında, özellikle Rusya’nın güvenlik şemsiyesi altında olumlu adımlar atılmasın diye de dikkat ettiğim kadarıyla, özellikle sosyal medyada, İran hakkında bir propaganda pompalanıyor… Anlatabildim mi?.. Kim bunu söyleyen? Zamanında, 90’lı yıllarda İrancılara geçit vermemiş bir gençliğin mensubu olarak ben bunu söylüyorum! Anlatabildim mi bilmiyorum?

Dolayısıyla da burada şartlar farklılaşmış. Şartların belirleyiciliğini göz ardı ederseniz siyaset yapamazsınız, tavır alamazsınız, ahlâkî davranmış olmazsınız. Hâ, yarın bir gün farklı şartlar olur, farklı tavır olur… Meselâ Orhan Bey, Bizans Tekfuru’nun damadıydı. Şimdi ne diyelim? Bugünkü tipler o gün olsaydı, hepsi Orhan Bey’i “Bizans işbirlikçisi” olarak tutuklayacaklardı. Kaldı ki Bizans’la beraber de Slav tehlikesini göğüsleyen insanlardı, değil mi Osmanlı. Slavları ortadan kaldırdı, ondan sonra da damadı olduğu, kayın pederinin memleketini süreç içerisinde ele geçirdiler. Yani bu, Kumandan’ın tabiriyle böyle “kaz gibi” bakış açılarıyla bu mevzuları değerlendirmemek lâzım.

AdımlarTV: Onlar da ikiyüzlü bir politika değildi, Osmanlı döneminde bahsettiğiniz…

Ali Osman ZOR: Orada hedef belli. Şimdi bak… “Muradı kestirmek” değil mi, kavram. “Muradı kestirmek” nedir? “Esas”ın ve “gaye”nin farkında olmaktır! Esas nedir? İslâm’dır! İslâm temeli üzerine, gayeye doğru yol almaktır. Gaye nedir? “İslâm’a Muhatap Anlayış”ı tatbik etmektir! O şey üzerinden, değil mi, toplumcu bir zihniyet üzerinden İslâm temelli bir toplum inşâ etmektir, gaye budur! Şimdi sen, her meseleyi bu gayeye, bu murada göre değerlendireceksin. “Burada fayda nedir?”, “orada zarar nedir?” filân, buna bakacaksın. Yoksa, hâlâ Amerika’nın omuz başından, bugünkü mânâsıyla söylüyorum, hayvanlaşmaktan başka bir mânâsı olmayan Liberalizm zihniyeti üzerinden meseleleri değerlendirmeye devam edersen eğer, Amerika’ya karşı olan Atlantikçi Kemalist, Atlantikçi İslâmcı, Atlantikçi Ulusalcı, Atlantikçi Marksistler ortada böyle kalırsın. Bu sınıflardan biri olursun; Amerika’ya karşı olduğunu zannederek! Anlatabildim mi?

Buradaki mesele zaten yine o “dil meselesi”ne gelir. Bir “irfan dili”, her şeyi kapsayıcı bir irfan dili oluşmadıktan sonra… Daha doğrusu, her şeyi kapsayıcı bir irfan diline mensup olmadıktan sonra, ne “mâl etme” meselesini anlayabilirsin, ne “dış’a bakış”ta sağlıklı bir bakış elde edebilirsin, ne de –adın İBDA’cı da olabilir de– hiç kimseye herhangi bir şey söyleyebilirsin, doğru adına. Yani nasıl ki, “Müslümanım” demekle Müslüman olunmadığına göre, İBDA’cıyım demekle de İBDA’cı olunmuyor… Sonra oturursun böyle, işte, “CHP, MHP, AKP” filân, bütün vizyonu bu olur. Yani parti putu etrafında bir davayı değerlendirirsin. Dolayısıyla da bugün, angaje olmamış, bağımsızlığını ve egemenliğini her daim ayakta tutmuş, diri tutmuş bir siyaset, bütün değerlendirmelerin üstüne çıkarak İran başta olmak üzere diğer bütün mevzuları değerlendirir. Anlatabildim mi? Sen angaje olduğun yerin… Hâ, sonra meselâ şöyle şeyler de var onu da söyleyeyim; 20 yıl boyunca angaje olmuş buraya, onun duygu ve düşünce alışkanlıklarını kazanmış farkında değil hâlen, ama 20 yılın sonunda da “ya, bu da yanlış yaptı biz ayrılıyoruz!” diyor. Sen fiziken ayrılıyorsun da, zihnen ayrılamıyorsun! Çünkü “şuur süzgeci” mevzu… Sen onun şuur süzgecini almışsın! Dostunu, düşmanını ona göre belirlemişsin! Dolayısıyla da senin orada ayrılman, otomatik olarak “mensup olduğun yerin duygu düşünce alışkanlıklarını bir anda kazanmak” mânâsına gelmiyor. Hâliyle de bu olmayınca da böyle çarpık veya çocukça değerlendirmeler çıkıyor meydana. Şimdi aynı şeyi Rusya mevzusunda da görebilirsin. Aynı mevzu bu. İşte Rusya… Adam geçmişteki hataları tadil etmek için, Rus siyaseti neler yapıyor: Kanunlar çıkarıyor, anayasayı düzenliyor, seçimler yapıyor, filân… Söylem değil!.. Yani AKP gibi kuru sıkı, içi boş laflar filân kullanmıyorlar! Bizzat pratikte gösteriyorlar bunu!.. Saldırı yapıyorlar, mesela “İslâmcı örgüt” adına üstleniyorlar, “hayır!” diyorlar meselâ “o değil!”, değil mi? Atlamıyorlar mevzuya.

AdımlarTV: Evet.

Ali Osman ZOR: Ama bakıyorsun… Konuşurken hissediyorsun adamı; “bir mevzu denk gelse de Rusya’ya bir geçirsem!”… Niye?! Sebep?!. Anlatabildim mi, sebep? Bir İslâm dünyasını mı işgâl etmiş? Şu ân biriyle mi savaşıyor? İslâm ülkesiyle mi savaşıyor? Bilâkis! Demin söyledim; Filistin mevzuunda uluslararası siyasette, arenada savunmanın liderliğini Rusya yapıyor! Rusya’nın etkisiyle insanlar cesaretlendi, birtakım şeyler yapıyor. O zaman şunu da açıklayacaksın sen, çünkü bizimle alâkası yok bunun: Şimdi, Hamas’ın savaşçı liderleri İran’a teşekkür ediyorlar, sana teşekkür etmiyorlar!

AdımlarTV: Ve Rusya’ya!

Ali Osman ZOR: Rusya’ya teşekkür ediyorlar! Bütün örgütler kalkıp Moskova’da istişare yapıyorlar. İran da oraya gidiyor. Sen neredesin?!. Sen kiminle istişare yapıyorsun?!! Sen burada yalanla, dolanla, sahtekârlıkla işi götürmeye çalışıyorsun. Bekliyordun ki –hükümet açısından söylüyorum, ki ona angaje olanlar da böyle–, “İsrail üç-beş gün içinde işi bitirecekti, mevzu da unutulup gidecekti!” “Netenyahu’ya da bir ileri-geri lâf edecektik!”… “Durmak yok yola devam!”… Evdeki hesap çarşıya uymadı… Ve şimdi evdeki hesap çarşıya uymadığı gibi, burada 30.000 tane 40.000 tane şehidin; çoluk, çocuk, kadın, ihtiyar, yaşlı şehidin üzerinden, hâlâ rant peşinde birtakım insanlar. Ya tabiî ki “Allah’ın sabrı sonsuz” da verdiği mühlet sonsuz değil! Yani bir sınırı var onun… Dolayısıyla burada bir yerde “dur!” denecek buna. Sen burada ister İran’a dikkatleri çekmeye çalış, ister Rusya’ya dikkatleri çekmeye çalış, ama mevzu burada! Çünkü bizim açımızdan mesele şudur; bugün çok kutuplu dünya önermesini yapanlar ve Anglo-Sakson Sömürgeciliğe karşı bütün insanlık adına isyan bayrağını çeken insanlar –“yüzyıla hakim fikir perspektifi”nden söylüyorum–, “Kendinden Zuhur Diyalektiği” çerçevesinde bunu yapıyorlar. Zaten adı üstünde; Kendinden Zuhur! Rusya’nın çıkışı da böyledir, Rusya’nın çıkışı üzerinden, onun cesaret vermesiyle çıkan, farklı farklı cephelerden çıkan ve çıkmaya devam eden; Afrika’dan olsun, Amerika’dan olsun, efendim Ortadoğu’dan olsun, Asya’dan olsun ve devam ediyor… Yani bu “İslâm stratejisi”nin en temel ilkesi “cephe” ilkesiydi bizde. Bugün cephe ilkesi ete kemiğe bürünmüş olarak bütün dünyada kendini gösteriyor. Merkezî bir yapıya doğru gidiyor tabiî bu. Ama bu merkezî yapıya doğru giderken Türkiye’nin konumunun ne olması gerektiği ve bu olması gerekenin nasıl teşkil edileceğine dair kafa patlatmak gerekir. Bunu anlayabilmek için de, dünya çapındaki bu çatışmayı doğru değerlendirmek lâzım.

Biz daha önceden de söyledik, tarafları koyduk değil mi? Bizim ortaya koyduğumuz taraflara baktığınız zaman, ikisi de “Batı dünyası” içerisinde taraflar. O zaman burada rahmetli Üstadımız’ın da değerlendirmesiyle söylersek; “bu hesaplaşma Batı’nın hesaplaşmasıdır.”, “Batı içinden çıkmış bir hesaplaşmadır.”… Bir tarafta yalan imparatorluğu, kas katı yanlış vardır, diğer tarafta da “yanlışı yanlış olarak tespit etmiş, yalanı yalan olarak tespit etmiş ama daha doğrunun ne olduğunu bilmeyen, isyancı bir taraf” vardır. Ve bu taraf, Batı içerisinden çıkmış bu taraf, her isyan ateşini harladıkça Doğu’ya doğru yaklaşıyor. Adımları doğuya doğru geliyor… Kültür olarak, ahlâk olarak, fikir olarak, Doğu’nun da temsilcisi İslâm’dır. Doğu’da da İslâm’dan başka bir temsilci yoktur.

Şimdi bunu böyle görmezsek eğer, yaşadığımız hadiseleri ıskalayacağız, ıskaladığımız gibi yine Üstad’ın tabiriyle; onlar yanlışı tespit edip doğrunun ne olduğunu bilmezken… Ama yanlışı tespit ederek doğru yola girmiş olduklarından dolayı, neticede İslâm’a varacaklar. Ama o zaman biz ne olacağız?.. Biz, yine Üstad’ın tabiriyle; “güneşi ceketi içerisinde kaybetmiş marka Müslümanları” o güneşi bulamamış olarak, güneşi bulmuş olanların insafına kalacağız! Anlatabildim mi? Yani “Güneş Batı’dan doğacak”, bilmem ne… Bunları tekrar etmeye gerek yok. “Güneş” sembolü üzerinden “İslâm”ı değerlendirirsek, doğuyor zaten! Batı’da bir ahlâk mücadelesi başladı! Batı sistemi içerisinde!

Bunu siyasete tatbik ettiğin zaman, mücadele nerede başladı? Birleşmiş Milletler’in kendi içinde başladı. Şimdi Amerika’nın temsil ettiği bir Batı gücüne karşı, Doğu’da direnecek kim vardı? Direnilebildi mi?.. Yapılması gereken her şey yapıldı! Tam da onun “bitti!” dediği noktada ki çoğu kişinin beklemediği bir kıtadan, beklemediği bir yerden, beklemediği insanlardan bir zuhur geldi, bir çıkış geldi; Rusya’dan! Ondan sonra bak, İslâm dünyası rahatladı biraz… Ve bugün “ekonomik kriz” dediğin şey, Rusya’nın içinde olduğu bloğun krizi değil! Amerika’nın başını çektiği bloğun krizi aslında bu. Batı’nın krizi! Batı ekonomik sisteminin krizi!..

Burada Türkiye bir yol ayrımındadır ve önünde de büyük bir fırsat vardır!.. Ama şunu söyleyeyim; Putin’in kendi siyaset yapıcılarından aldığı bir rapor –medyaya, kamuoyuna sızan bir rapor–; “Batı’yla bu hesaplaşma ne kadar sürer?” Onların ona verdikleri raporda, “5 yıl” diyorlar… Hesaplaşma… Şu ân biz, iki buçuk yılını filan bunun geçtik. Kaldı iki buçuk yıl. Bu şu demektir; Türkiye’nin önünde 1,5 – 2 yıl var. Ne için? İki ayağının üzerine ayağa kalkıp, dikilip, bağımsızlığını ve egemenliğini bütün dünyaya haykırarak hür tercih yapması için! Bütün şartlar Türkiye’yi NATO’dan, Batı ekseninden kopmaya zorluyor bugün! Buna direndikçe hasar büyüyor… Yani o meşhur şey –yine hatırlatalım–; “zamanı gelmiş bir fikri engellemek mümkün değildir”!.. Değil mi? Bir motto!.. Peki engellemeye kalkarsan ne olur? O zaman da hasar büyük olur!.. Yani şunun gibi; hani rayına oturmuş bir hareket, kendi istikametinde ilerler diyor, Kumandan Salih Mirzabeyoğlu… Hâ, buna uygulayacağın şiddet, sadece o hareketin hızını artırır. Zamanı gelmiş bir fikir kendi tabiî süreci içerisinde gelir. Sen o tabiî süreci tıkamaya kalktığında, bu sefer ezerek gelir, bu sefer hasarlı gelir! Bence Türkiye’nin önünde karar vermesi gereken şey bu! Yoksa “CHP gitti”, “AKP gitti”, “o aldı”, “bu aldı”, “belediye gitti”… Bir varoluş durumu bu: “Yeni Bir Dünya kuruluyor!”… Tekrar edelim; “Yeni Bir Dünya kuruluyor!” Bu dünyanın kuruluşu Batı’dan başladı! Batı içi hesaplaşmayla başladı! Hesaplaşmanın bir tarafı Amerika’nın ve İngiltere’nin başını çektiği ve Siyonizm aparatlı Anglo-Sakson Liberal Çapulcu Dünya, diğer tarafı da Rusya, Çin… Ve İran da bu işin içinde!.. Şimdi bu iki şey içerisinde sen ne yapacaksın? Senin durumun ne? Senin konumun ne?

AdımlarTV: “Ben ikisini de idare edeyim!”

Ali Osman ZOR: Hâ!.. Güzel bir yere temas ettin!.. Bugün de biz onu görüyoruz; belli ki Atlantikçilikte kalmaya karar verilmiş, o karar içerisinde de “hem Rusya’yı hem Amerika’yı idare edelim!”.. Edemezsin!.. Bu öyle bir şey değil!.. Anlatabildim mi? Yani o adamlar, senin durumunu biliyorlar. Hele hele şu yerel seçim neticesinden sonra hiç kimseyi idare edemezsin. O devir geçti. Nasıl olur? “Denge politikası”, iki tarafın da menfaatlerini hesap edip, o menfaatlere zıt politikalar güderek iki tarafı birbirine karşı karşıya getirerek, aradan güçlenme politikasıdır. Denge politikası dediğimiz şey… Bu da bir güç ister… Sen şimdi Rusya ile Amerika’yı o şekilde dengeleyici, ikisinin menfaatlerini birbirine karşı kullanıp, kendini güçlendirici bir gücün var mı?!. Sen bir kere NATO üyesisin!.. Birincisi bu.

Dolayısıyla da bu bir “sıkışmışlık hali”dir. Belli bir zamana da bağlanmıştır, belli bir süresi de vardır bunun. Burada Türkiye için radikal, Devrimci Kararlar gerekiyor artık!.. Hâkim Fikir, hükmünü hakim kılmak için yürüyor!

Neticede bu hükümet, başka şeyler –daha önceden de konuşmuştuk–; biz geç kalmış bir devrimi yaşıyoruz! Yani AKP hükümeti kimdir? Nerede kuruldu? Nerede çıktı? Kime karşı çıktı?.. Unutmayın!.. Neydi? “Radikal İslâm”ı engellemek için, bir ılımlı İslâm projesiydi!.. “Radikal İslâm” dedikleri kimdi? İBDA’ydı! 28 Şubat’ta Atlantikçi Atatürkçü’lerin “baş düşman” olarak koydukları güç kimdi? İBDA’ydı! Peki 28 Şubat’tan sonra ne oldu? İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu rahmetli, cezaevine girdi, diğeri de Ilımlı İslâm’la iktidara geldi! Yani, İslâm devriminin bir aşamasında iktidara geldi!.. Bu dilden anlamanız lâzım… Dolayısıyla da devrimin bir dinamiği olarak iktidara geldi… “Devrimin bir dinamiği” olarak ortaya çıkan bu yapı, devrime hız vereceğine, devrimin hem esasları hem de gayesi açısından durdurdu devrimi! Kendinde durdurdu; donup kaldı devrim.

Bugün yerel seçimle birlikte, yerel seçimle beraber, bu “donma”, bakalım nereye gidecek? Çözüldü ama! Burada bir hareket başladı, aksiyon başladı, nereye doğru gideceğini hep beraber göreceğiz! Ama unutmamamız gereken nokta şudur ki; “İstikbâl İslâm’ındır!” “Türkiye ve dünya bir İslâm devrimine gebedir!” Bu devrimin adı, bu İrfan Dili’nin adı, bu topluluğun adı, bu toplumculuğun adı bizim için İBDA’dır!.. Ve İBDA’nın önünü kesenler zarar görmüşlerdir, İBDA zarar görmemiştir… İBDA çerçevesinde kendini ifade edip, bu dinamiğe angaje olanlar zarar görmüştür, angaje olmayanlar zarar görmemiştir, anlatabildim mi? Onlar fikirleriyle, ahlâklarıyla, duruşlarıyla devam ediyor! Ama bu saatten sonra onlara artık büyük iş düşüyor: Siyaset üretmek, fikir üretmek ve önderlik yapmak açısından, liderlik yapmak açısından, gençlikle doğru bir iletişim kurma açısından… Bu iktidarın rüşvetlerine, bu iktidarın kandırmalarına aldanmamış olanların, bu dönem görev alma zamanıdır onların artık… Dolayısıyla da işin bu kısmını da unutmayalım! Hani “28 Şubat şöyle oldu”, “28 Şubat böyle oldu”; BOP’la birlikte bunu konuşacağız.

“Ilımlı İslâm Projesi” neydi? Tekrar hatırlayın!.. “İslâm’ı CİHAT farizâsından soyutlayıp, Batı sistemi içerisinde kabul edilebilir bir pozisyona getirmek”!.. Çünkü CİHAT farizâsı, doğrudan doğruya Batı sistemini hedef alıyordu. Ondan çıkarıp, “Batı sistemi içerisinde kabul edilebilir bir hâle getirip, sonra yumuşatıp yok etmek!”… Bugün Türkiye’ye bakabilirsiniz işte!.. Ahlâkî olarak, İslâm anlayışı olarak… İslâm’dan, Allah ve Resûlü’nden en çok bahsedilen bir dönem; İslâm ahlâkının zerrece işlemediği bir dönem!.. Yalanın baş tâcı edildiği bir dönem, bu dönem!.. Özellikle İBDA Mimarı’nın katlinden sonra bu süreç daha da arttı zaten. Dolayısıyla da kimi destekliyorsun, kime oy veriyorsun, ne yapıyorsun, ne ediyorsun; bunun ideolojik esaslarını isteriz! Esası nedir? Muradın nedir? Hedefin nedir? Bunlar olmadan; “ben onu şey yaptım”, “ben bunu”… Yok, sen öyle bir… Dolayısıyla bizim –Adımlar’ın– o tür polemik ve boş konuşmalar ayıracak vakti de yok zaten.

Daimî gündemimiz bellidir, iç oluş… Dışa bakışta da ölçümüz bellidir, Mevlâna Hazretleri’nin pazar yerinde selâmladığı rahibi unutmayalım: Müritleri, “sen niye onu selâmladın?” derken ne demişti; “biz birbirimizin bâtınını selamladık! Onun küfrü açık imânı gizli, bizim imânımız açık küfrümüz gizli! Ben onun imânını selâmladım, o da benim küfrümü selâmladı.” Bugün küfrü tepelenip imânı selamlanacak çok kâfir olabilir! Bunlara da dikkat edelim!

AdımlarTV: Ek olarak, “olması gerekenler” ve “yapılması gerekenler” etrafında bir değerlendirmenizi alabilir miyiz?

Ali Osman ZOR: “Bütün bunlar için neye ihtiyaç var?” Bak not almışım; Putin’in güvenilirliğine, bir. Türkiye için söylüyorum, şahsiyet olarak. Çünkü, dünyada şu an en güvenilir lider Putin seçilmiş, değil mi? İki, Güney Afrika’nın onuruna, onurlu duruşuna. Üç, Burkina Faso lideri İbrahim Traore’nin düşmana tepeden bakışına. Başka bir madde, Husiler’in gerekeni gerektiği yerde yapan ahlâk ve cesaretine. Başka bir madde, Ebu Ubeyde’nin kalbine… Ve tüm meziyetlerin toplamı ve bağlı oldukları mihrak olarak İBDA aklına. Bugün ihtiyacımız olan şey bu! Bunu nasıl anlatırız? Meseleler içerisinde bıkmadan, usanmadan, kendi şahsımızda bu saydığım şeyleri göstererek… Yani nedir? Güvenilirlik, onur, düşmana tepeden bakış, gerekeni gerektiği yerde yapma şuuru ve kalp. Allah’ın nazar ettiği noktada tertemiz bir kalp, kocaman bir kalp ve bütün bunların bağlı oldukları bir akıl, İBDA aklı. Dolayısıyla da hani “ne yapacağız, ne edeceğiz?” filân derken, bir kadro, şahsiyetler ordusu olarak bir kadro düşünüyorsak, bu kadronun elde etmesi gereken meziyetler var. Aynı şunun gibi, bizim cemiyetimiz değil mi? biz Büyük Doğu Cemiyeti derken, “orducu bir millet”ten bahsediyoruz. Orducu bir cemiyetten bahsettiğin ân, asker meziyetleri işin içine girer; fedakârlık, cesaret, dayanıklılık, bu buna bağlı stratejik zekâ, efendim taktik akıl filân… Yani bizim cemiyetimizi meydana getirecek insan tipi bu! Hâliyle de bugün, bizim orada “derin ve gerçek mümin” diye, ortaya, olunan ideal tipin yavaş yavaş ortaya çıkması lâzım. Şu an şartlar bize bu fırsatı veriyor. Hâliyle de hani “ne yapalım? Ne edelim?” filân… Ya “ne yapalım?” filân diye düşünmeye gerek yok, şahsiyet olmak için ne yapmak lâzım, ona bakacaksın. Şahsiyetler ne yapar? Ona bakacağız… Şahsiyetlerden müteşekkil cemiyetin vazifesi nedir? Buna bakacağız… Bir cemiyette iş bölümü, görev taksimi nasıl yapılır? Dayanışma nasıl olur? Bu cemiyet hangi aklın hakimiyeti altında varlığını sürdürür? Bunlara karar vereceğiz, buna bakacağız!.. Türkiye’nin bu mânâda bir akla ihtiyacı var! Varsa teklifi olan söyleyecek, tartışılacak mevzu bu. Bizim teklifimiz, kendi aklımızı bağladığımız İBDA aklı… Anlatabildim mi? Bir “İrfan Dili” olarak biz İBDA’yı teklif ediyoruz! Her platformda tartışılması ve konuşulması gereken de bu… “Çok Kutuplu Dünya” isyanıyla birlikte. Çünkü Çok Kutuplu Dünya isyanına da bir akıl lâzım! Orada şimdi biz görüyoruz takip ettiğimiz kadarıyla, onlar epey bir gayret içerisinde zorluyorlar mevzuyu; savaşın ideolojik tarafını zorluyorlar. Ama dünya çapında bir ideolojinin zuhur ettiği Türkiye’de, böyle bir şey yok! Burada sadece bir dedikodu var!.. İşte “Tayyip Erdoğan onu alsaydı”, “o oradan onu gitseydi”, “bu buradan bunu filân verseydi”. Ama katılımcı olmaya dair, kimsede bir şey yok!

AdımlarTV: Ama siz zaten yıllardır söylüyordunuz; Türkiye’de siyaset, “bütün ideolojilere karşıyım!” diyen bir anlayışın yürüttüğü bir şey…

Ali Osman ZOR: Evet, onun ideolojisi de o! Yani şöyle; “bunun ideolojisi yok mu?” diye soracaksınız diye bekledim de. Ama olan ideolojiyi tarif ettin… Evet, bu tarafın da bir ideolojisi var! Onun için, o herkese yaptığı istismardan dolayı, herkes kendini iktidarda zannediyor! Anlatabildim mi? Mesela Ülkücüye sor, o da iktidarda! Efendim git bir tarikat mensubuna filân sor, o da iktidarda! Hatta bizim İBDA’cılara sor, onlar da iktidardalar!

AdımlarTV: Hulki Cevizoğlu gibi tiplere bakarsan, onlarda ikidardalar…

Ali Osman ZOR: Hulki Cevizoğlu da iktidarda, meselâ!.. Ve bütün bu aşure içerisinde kimsenin bir nefs muhasebesi yok! Bu da iktidar, sen de iktidarsın, o da iktidarda filân, değil mi? Bir bak bakalım, bu nasıl oluyor?

Bu tarikatlar mevzusu var, bize çok soruluyor… Siyasallaşmış bir cemaat ayrı bir şey, tasavvuf ayrı bir şey. Bir tasavvuf mensubu “o parti!”, “bu parti!” demez! Böyle bir saçmalık olamaz! Çünkü tasavvufun kapısı, herkese açıktır. Bu saçmalığı camilerde de yaptılar değil mi?.. İmamlar, parti teşkilatı gibi! Adam orada parti propagandası yapıyor! O camiye herkes gelebilir. Şimdi bu tür saçmalıklar üzerinden de siyaset yürümez! Zaten bu tür saçmalıklar içine girenler, kendilerine zarar verenler. Bir ideoloji mensubu açısından da durum budur. Daha önceden de söylemiştim. Meselâ bizim açımızdan, İBDA’cılar Başyücelik Devleti kursalar da, o, İBDA’yı temsil etmez! Anlatabildim mi? Doğru olduğu müddet içerisinde “İBDA’dan” olur. İBDA’yı temsil edecek, sadece Kumandan’ın devletidir! Dolayısıyla da sen bir ideolojiyi, bir inanışı, tasavvufu pratik bir şeye, siyasî bir harekete angaje edemezsin! Olamazsın! Anlatabildim mi? Yani ahlâkî olarak “fayda nedir, ne değildir?”, bunlar yapılır.

AdımlarTV: Ama hükümetin de yıllardır cemaatlerden beklentisi buydu!

Ali Osman ZOR: Tabiî ki!.. Bunu başardı. Onun için dedim ya; herkes kendini iktidar zannediyor diye. O iktidar zannedenler de birbirleriyle de kavga ediyorlar, ona da dikkat edelim!

AdımlarTV: İsmailağa örneğinde olduğu gibi…

Ali Osman ZOR: Neyse… Onlara hiç girmeyelim de… Ama bu benim, kendi arkadaşlarıma yaptığım bir uyarı! Ne bugün, ne yarın bu hataya düşmeyelim!.. Desteklersin, birini aşırı da destekleyebilirsin, amenna!.. Çünkü onun düşman olduğu –demin söyledim bak–, Orhan Bey Bizans’ın damadıydı. Bizans’la ittifak yaparak Slavları durdurdu. Çünkü o zaman birinci güç Slavlardı. Hâ, Slavlar da Orhan Bey’le ittifak yapmak istiyorlardı, işin garibi. Ama Orhan Bey “bu taraf” –Bizans– güçsüz olduğu için… Çünkü orada hedef Bizans’ı almak, değil mi?.. Slavlar güçlü… Slav tehlikesini ilk önce durdurdu, ondan sonra güçsüz olan Bizans işlene işlene 1453’e geldi zaten. Dolayısıyla da “angaje olmak”tan kastım, zihnî ve kalbî olarak angaje olmak… Şimdi adam bir şey söylüyor, sen televizyonda bir şey duyuyorsun, akşam geliyorsun, onun dediğini kendi anlayışınmış gibi bana söylüyorsun! Saat başı dost ve düşman kutbu değişiyor adamın! Meselâ Mısır’a niye gitti? Niye konuşmuyor kimse? Niye engelleniyor? Meselâ Mısır şeyi çok büyükse, bağımsız bir karar neticesinde olduysa… Değil mi “Şeytan Sisi’ye ziyaret”… Niye kimse konuşmuyor? Ne oldu? Mısır’a gitti geldi, tık kapandı mevzu. Niye gitti?

AdımlarTV: Gitmese miydi?

Ali Osman ZOR: Ya “gitmese miydi?” diye bir şey yok! Gittiği, muhatap olduğu adama ana avrat dümdüz küfreden adamlar, niye sormuyorsunuz; “niye gitti?” diye?!. Ne oldu orada?!. Yani kamuoyunda devam eden bir ilişki olmadığına göre, bir şeye, bir gayeye matuf olarak gittin sen Mısır’a. Veya gönderildin. İran’la alâkalı düşünebilirsiniz. Kudüs mevzusunda, hani “İran üzerinden Şiî dünya hareketlendi, Sünnî dünyanın da iki ülkesi var; biri Mısır, biri Türkiye. Şimdi Türkiye üzerinden gidelim Mısır’la görüşelim de, rol çalalım oradan”, mı acaba? Bunun için mi gittin? Çünkü zaten Mısır’la ondan sonra da bir şey yapılmıyor daha, gündemde de yok. E Suriye’ye de git o zaman!

AdımlarTV: Tabiî ki!

Ali Osman ZOR: Suriye hemen yanı başında, niye gitmiyorsun? İran’a da git! İran’la da görüş! Bu işler, demin söylediğim gibi; birinci adımı NATO’dan çıkmaktır, kim ne derse desin!.. İşte “NATO’da biz kalıyoruz, orada karar alıyoruz!” Hayır! Yalan! NATO’da, hiçbir karar alma mekanizmasında filân yerin yok. Seni kimse iplemiyor. Bu saatten sonra da iplemez.

Bak Putin diyor ki; “Rusya’nın egemenliği ve bağımsızlığı varoluşumuzla alâkalıdır! Buna tehdit aldığımız an, bütün gücümüzü koyarız ortaya!” diyor. Yahu böyle bir muhatapla karşı karşıyasın, bunu anlamıyor musun? Bu varoluş mücadelesi, bu tarafı etkiliyor. Bak Amerikan paktı geriliyor, hegemonya çöküyor! Anlatabildim mi? Sen burada şimdi ne yapacaksın? Yani çocuk oyuncağı değil, onu söylemeye çalışıyorum. Ama demin söylediğimiz gibi İslâm Devrimi, İslâm temelli devrim, inşallah, gözlerin de göreceği şekilde; rayından çıkarılmaya çalışılan bu devrim, rayına tekrar girmiş olarak hedefine doğru ilerleyecek! Buna hiçbir şüphem yok! “Allah nurunu tamamlayacaktır, kâfirler istemeseler de!” Mutlak Ölçü’sü, “İstikbâl İslâmındır!” hükmünün tekrar tekrar teyidi mânâsına gelir. Hakikati Ferdiyye; “fertte toplu, topluluk hakikati” de, bizim İstikbâl İslâmındır hükmü altındaki, toplumcu zihniyetle, cemiyetçi zihniyetle kurmayı düşündüğümüz, o ideâl cemiyetin de kurulacağının göstergesidir. Bundan zerre şüphe yok! Yani istikbâl, işte bak “kâfirler istemese de Allah nurunu tamamlayacak”, değil mi? Hüküm ne; İstikbâl İslâm’ındır!.. Yani senin devamlı o okuduğun Mutlak Ölçü, aslında ideolojik olarak ortaya konulmuş ölçünün her daim teyidi mânâsına geliyor!

AdımlarTV: Doğrulayıcı olmak…

Ali Osman ZOR: Hah!.. Buna da dikkat edelim!

08 Nisan 2024

Röportaj;

AdımlarTv – Aydın Alkan

Video kaydını dinlemek için:

Bir Cevap Yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Adımlar Dergisi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin