DUYGULARIN SENFONİSİ – 5 / ARKADAŞIM ARTHUR

Burhan Halit KOŞAN

MİM VE VAV

“Ben, üstün ahlâkı tamamlamak için gönderildim’” buyuran Allah Resûlü’ne saygı ve hürmetlerimi arz ederim. Allah’ın rahmeti ve mağfireti, Efendimizin şefaati, bu hadisi şerifi “bütün güzel duyguların kul plânında “mutlak eksiksizlik” olarak Allah Resûlü’nde hazineleştiğinin delilidir.” (*) içtihadı ile tefsir eden Salih Kumandanım ile olsun.

FİRKETE

Bedenimiz gibi duygularımız da incinir, kırılır, yaralanır, hastalanır ve tahrifata uğrar mı?

Genetik ve gelenekler duygulara tesir eder mi? Coğrafî konum, hangi ülkenin hangi duygunun odağında bulunduğunu ele verir mi? Her bir duygunun kendine has rengi ve sesi var mıdır? İnsanların hangi davranışına bakarak, duygularının yozlaşıp yozlaşmadığını ve ahlâklı olup olmadığının anlayabiliriz? İfâde etme üslûbumuz ve giyim tarzımız, geometrik şekil ve renk tercihimiz, hain veya kahraman figürümüz, kendimizi bulduğumuz melodi ve kelime gibi enstrümanlar hangi duyguların hamuruyla yoğrulduğumuzun, karakterimizin ve şahsiyetimizin ipuçlarını verir mi?

HEM AŞAĞILAMAYA, HEM AŞAĞILANMAYA KARŞIYIZ!

Bilelim veya bilmeyelim, her bir insan cennetin veya cehennemin kalıntısı olan hatıralarıyla hareket eder. Çıplak, çırılçıplak bir ifâdeyle her bir insanın, bu fâni dünyadaki yürüyüşünün, tarzının, üslûbunun, perspektifinin, davranışının, karakterinin, şahsiyetinin, damak tadının, giyiminin, melodi ve kelime geometrik şekil tercihlerinin, şuur seviyesinin ve mevzuumuz olan duygularının da geldiği yerin hatıralarını yad etmekle geçirdiğini söyleyebilirim.

Bu yapay ve sentetik çağa aykırı olsa da münzevî susuşlarımız var. Dilbazların kuru gürültü ve şamatasına rağmen, çıplak gerçeklerin de farkındayız. Din, dil, ırk ve coğrafya ayırımı yapmaksızın, hangi toplum olursa olsun, bir yerde zengin ve nüfûz sahibi güçlülere karşı ağız şapırdatan hayranlık ve bal dudaklarla hürmet gösterme eğilimi var ve bununla birlikte yoksulları ve mütevazı insanları küçümsemek ve asgarî olarak ihmâl etme anlayışı varsa, o toplumdaki insanların ahlâkî duygularının yozlaştığını, çürüdüğünü, kanının çekildiğini ve can çekiştiğini söyleyebiliriz. Bu evrensel perspektif ve bu küresel metafiziğin formülünden yola çıkarak ister yerel ister küresel müesses nizâmın kanının çekildiğini ve can çekiştiğini görebiliyorum. İskeletle zina eden rejim ve aveneleri göremese de haritalar ile sınırların değişeceği ve müstemleke rejimlerin domino taşı gibi devrileceği günlerin arifesindeyiz.

İnsan duyguları adeta halıdaki iplikler gibidir. Dokuma sanatında çözgü iplikleri çok önemli bir rol oynar. Zihnimizin çalışmasını sağlayan ve zihniyetimizi inşa eden kelime iplikleri de kendimize özgü olan hikayemizin örülmesine imkân tanır. Nasıl ki, halıdaki çözgü ipliklerini görmeyip desenlere odaklandığımız gibi insanların duygu yönlerini pas geçerek davranış desenlerine odaklanıyoruz. Hâlbuki, desenlere biraz dikkatli baktığımızda çözgü ipliklerini görebileceğimiz gibi, insanlarda tezahür eden fiillerin arka planına odaklandığımızda da hangi davranışlarının hangi duygularından geldiğini de görebiliriz. ‘Yarın değil, hemen şimdi’ prensibimizle Üstad’ın kapısına varalım, kapı gıcırtısıyla birlikte içeriden: “Gel” hitabını işittiğimiz ân, dil bahşişiyle ruhumuzu, diş bahşişiyle karnımızı doyurduk demektir.

“Somurtuş ki bıçak, nara ki tokat

Zift dolu gözlerde karanlık kat kat.

Yalnız seccademin yününde şefkat;

Beni kimsecikler okşamaz madem

Öp beni alnımdan, sen öp seccadem.” (**)

Azizim, şiir, hakikî şiirler, teşbih ile tarihin, matematik ile metaforun, kelime ile kafiyenin, iç ahenk ile dış ahenk izdivacının çok çok ötesinde, hakikatin diplomatlarından bir diplomattır.

Üstadın bu bendinde de mücerredin müşahhas fotoğraf karelerini ve müşahhasın mücerret izdüşümlerini gördüğünüze eminim. Üstadın “Zindandan Mehmed’e Mektup” başlıklı şiirinin bu dizelerinde de vebali ve sevabı olan bir kısım fizikî davranışların metafizikteki karşılıklarıyla ifşa edilmektedir. Çıplak, çırılçıplak bir ifâdeyle cennet ehli olanların işlediği fiilleri ile faillerinin de cehennem ehlinin fiilleri ile faillerinin de portresini seyredebiliriz.

Hani demem o ki, mektepte masum talebelere bağıran, üniversite kürsüsünden öğrencileri azarlayan, mihrap ve minberde oturup ağızlarındaki Yahudi baklasıyla ahalimizi korkutan, aşağılayan ve kibirli bakışlarıyla küçümseyen cehennem kütüklerine karşı kendimizi tahkim etmek mecburiyetindeyiz. Aynı zamanda mavi kurt ile tavus kuşunun ve rutubetli mahpus duvarlarının bile “Ahsen-i Takvim” istikâmetinde yürüdüklerine şahit olduğu Üstad ile Kumandan’a lâyık olabilmemiz için de cüzzamlılara kozmetik, sağırlara mızıka ve körlere ayna temin etmeye bile mecburuz ve mahkûmuz. Benim Atam, Oğuz Kağan!

DÜNYA DİLLERİ

Allah’ın kethüdası, Allah Resûlü’nün vekilharcı olan Salih Kumandan: “Dünya dillerini gizli geçitlerden tasarrufla kendi rengine döndüren, hususiyle “Ölüm Odası”na dikkat!” (***) buyuruyor. Evet, yeryüzünde nefes alan veya almayan her bir insan ile yerel farklılıklarımız olsa bile ütopyanın, rüyanın, vicdanın, adaletin, hayırseverliğin, anatominin, metafiziğin, öfke ve hüznü de içinde barındıran duyguların dili gibi yüzlerce alanda da müşterek bir dile sahip olduğumuzu hatırlatmak isterim. Her ülkenin şanslı azınlığı haricindeki insanlarının korkuya eşlik eden kalp atışı frekansı ile nefrette ortaya çıkan kalp atış hızı arasında çok az fark olmasının müşterekliği gibi. Aynı şekilde, üzüntü ifâdesi insan kişiliğini çok derinden etkiler; Kişiliği dışa dönük bir kişinin üzüntüsü, kişiliği içedönük bir kişinin üzüntüsüne göre daha kolay iletilir ve çok belirgin olarak fark edilmesinin müşterekliği gibi. Âşık bir erkeğin kendinden geçmesi veya âşık bir bayanın baygın bakışı, yaşadıkları toplumun ananevî gelenek ve anlayışları farklı olmasına rağmen -mini minnacık nüans farlılıklarına rağmen-, hemen hemen birbirine tıpatıp benzeyen refleksleri göstermeleri gibi… Hani demem o ki, her ülkenin şanslı azınlığı haricindeki insanlar arasında yüzlerce dil müşterekliği olduğu gibi duygu ve tezahürü olan fiziki müştereklikleri de vardır.

Evet, yeryüzünün her bir metrekaresinde cehennemin kalıntısı hatıralarıyla hareket eden şanslı azınlık dışındaki her bir insan hem saygılı olmayı hem saygı görmeyi arzular. Yani doğal olan, normal olan her bir insan hem aşağılamaktan hem aşağılanmaktan utanır, çekinir ve korkar. Her bir doğal insan böyle iken, Salih MİRZABEYOĞLU gibi Allah’ın kethüdası, Allah Resûlü’nün vekilharcı olan bir azizin hassasiyetleri hakkında ifadelerim noksan, kelimelerim kifâyetsiz kalır. Bu biçareliğimi hoş görmenizin karşılığında çilekeş arkadaşım Arthur’u anlatayım da yüreğim ferahlasın!

ARKADAŞIM ARTHUR

Azizim, bir kitabın, hikmet mahsûlü bir terkibin, bir sanat eserinin takdiri, ona yaklaşıldığı âna bağlıdır. Hani demem o ki, ilerlemiş yaşın getirdiği olgunluk veya çoğu şeyi öğrenmiş olmak, anlayabilmenin, hissedebilmenin, idrak edebilmenin güvencesi olmadığı gibi aslına bakarsanız yaşlılık veya olgunluk dönemi insan hayatının iyi bir zaman dilimi de değildir. Çilekeş arkadaşım Arthur, bu konuda bize yol gösterdiği gibi ilhamda verir. Çilekeş Arthur, kendisinin tıfıl zamanında bile kendisi gibi ergen olan tıfılların, ergenlerin ve ergenlik sonrası dönemlerinin duyarlılığına çok daha yakın idi. Henüz bıyıklarının yeni yeni terlediği on dokuz yaşında “Cehennemde Bir Mevsim” isimli eserini neşretti ve dört yıl boyunca neşredeceklerine yoğunlaştı. Uzun yıllar yaşayacağı Afrika serüvenine başlamadan önce birkaç kez Alpleri yürüyerek geçti.

Üstad’ın Erzurum dönemindeki ticaret macerası ile Salih Kumandan’ın ticaret nosyonunun aksine, Arthur, ticaret serüveninde başarılı bir tüccar oldu. Yayınevlerinin ve gazetecilerin tüm ısrarlarına rağmen temas kurmayı reddetti. Gece gündüz, sabah akşam demeden kendisiyle görüşmek için aşırı şekilde ısrar eden birine, “Sezonum bitti, bu kadar” diyen Arthur’dan Marsilya’nın Conception hastanesinde bacağı kesilene dek, hiç kimse tam haber alamadı. Öğrenebilmenin, hissedebilmenin, tadabilmenin ve bütün bunlardan daha da önemlisi idrak edebilmenin, bilgi, birikim, tecrübe, olgunluk ve yaşlılık ile alâkalı değil, zaman biriminin en küçük birimi olan “ân” ile olan ilgisini ve alâkasını ifâde etmemi fark ettiğinize eminim. Bu paragrafı da gençliğinin son demlerinde hayata gözlerini yuman çilekeş ve sünnetli dostum Arthur’un, son ifâdesiyle bitireyim: “Allah kerimdir!..”

KIZILDERİLİLER AHLÂKLI, ŞANSLI AZINLIK AHLÂKSIZ OLUR

Esas gerçeğin de farkında olduğumuz hâlde, hem aşağılamaktan hem aşağılanmaktan çekiniyoruz. Bugün yeryüzünde ahlâk, erdem ve bilgeliğin hiçbir şekilde saygı duyulan bir hâl olmadığını, kötü alışkanlıkların ve aptallığın da küçümsenen bir vaziyet olmadığının farkındayız. İster yerel ister dünya ölçeğinde saygılı ilginin ve muteber alâkanın, ahlâklı, erdemli ve bilgi sahibi olanlardan ziyade baldudaklara, liyakat ehlinden ziyade basamakları politikacı haydutların kıçlarını yalayarak çıkanlara, ekmeğini alın teri ile kazanan ahlâk abidelerinden ziyade haksız kazançlarıyla zenginleşenlere yönelik olduğunu görüyoruz.

Aynı zamanda, güçlülerin çirkef kötülüklerinin ve ahmaklıklarının, masumların yoksulluğu ve zayıflıklarından çok daha az küçümsendiğini ve çok daha az tenkit edildiğini görüyor ve işitiyoruz. Hâlbuki, ahlâk cevherini pusula edinenler, ister amele dökülmeyen bilgelik, ister aksiyona dökülmeyen erdemlerin bile saygı ve hayranlıkla değerlendirilmesinden rahatsızlık duyar. İşin özünü gösteren bu ölçütün, bu karanlık çağda çok demode kaldığının farkında olduğumuz gibi, iskeletle zinâ eden şanslı azınlık mensuplarının kalıtım ve liyakat ilkelerini bir araya getirme arzularının da farkındayız. Altını kırmızı kalemle çizerek belirtmeye mecburum ki, okuyucunun “liyakat” kavramından anladığı ile, şanslı azınlığın bu kavrama yüklediği mânâ, muhteva, müktesebat ve güzergâhları tamamen zıt istikamettedir.

Mukaddes değerlerin, önyargıların, ananevî geleneklerin, kültürlerin soğuk savaş dönemi kapandı, sıcak savaşı başladı. Batı kastı ve Batı kastlarıyla birlikte hareket eden şanslı azınlıklar da yönettikleri ülkelerin halklarına kendi sapkınlıklarını ve önyargılarını dayatmak istiyorlar. Bütün bunlar çok iğrenç, dehşet verici ve akıl almaz derecede pis olduğu kadar bürokratik blöfleri de zorbalık içermektedir. Yerel ölçekte Kızılderililerin, yani biz yerli halkın gözünü fantastik komplolar ve sabotajlarla korkutmaya çalışırlarken, küresel ölçekte ise Batılı liderlerle birlikte İsrail’in acımasızlığından üzüntü duyuyorlarmış gibi davranıyorlar.

Devam edecek…

* Salih MİRZABEYOĞLU / Kültür Davamız / Sayfa: 116

** Necip Fazıl KISAKÜREK / Çile / Zindandan Mehmed’e Mektup şiiri

*** Salih MİRZABEYOĞLU / Ölüm Odası /359

Bir Cevap Yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Adımlar Dergisi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin