BENİM ADIM DELHİ, SOYADIM GAZZE

Burhan Halit KOŞAN

Tarihin membaından geliyorum. Kaf dağını aştım, nehirleri geçtim, kaç ovada çarpıştığımı ve kaç kanyonda kıstırıldığımı bilmiyorum. Adım Delhi, Türk elleriyim, bağrımda Şemsettin İltutmuş, Kutbettin Aybek, Raziye Sultan ile Balaban yatar. Benim gibi yüreği dağlanan kardeşlerim var: Keşmir, Kırım, Belfast, Kerkük, Gırnata ve 1071 yılında Selçuklu Beyi Atsız Atamın Türk yurdu kıldığı Kudüs ile Gazze gibi. Herkes zafere ortak olur, mağlubiyet yetim ve hezimet öksüz büyür. İnsanların çoğu sonuca bakar, ben ise sürece bakarım ve içinde ihaneti barındırmayan sürecin sonundaki her bir öksüz hezimetimizi kucaklar, yetim kalan her bir mağlubiyetimizi saygı ile yad ederim.

Takvimin yapraklarına hazan, saatin akrebine kan, yelkovanına hüznün düştüğü bir demdi. Delhi sokaklarında neşe ve mutluluk değil kargaşa, intizam değil kaos, inşa değil yıkım ve soykırım vardı. Evet, bugün, Atsız Atamızın emaneti olan Kudüs ve Gazze’de Yahudilerin işlediği cinayet ve soykırımın birebir benzerini veya çok daha kötüsünü 1857 yılında ben yaşadım. Evet, benim adım Delhi, göbek adım da Delhi ve soyadım Gazze! İlhanlılar bağıyla müşterek olduğumuz Babür İmparatorluğunun son hükümdarı Muzaffer Siraceddin veya namı diğer Bahadır Şah 1837 yılında tahta çıktı. 20 yıl boyunca bin bir çeşit beşinci kol faaliyeti ile İngiliz işgâlcilerin saldırılarına karşı mücadele eden Bahadır Şahımız, 1857 yılında gerçekleştirdiği taarruzla kendi adına para bastırdı ve kendi adına hutbe okutmaya muvaffak oldu.

Bugünkü Yahudilerin Gazze’de gerçekleştirdikleri soykırım gibi, Delhi şehrimizdeki her bir evi yağmalayan ve her bir dükkânı talan eden İngilizler de çoluk, çocuk demeden ve genç, ihtiyar ayırmadan kadınlara tecavüz etti ve erkekleri kılıçtan geçirdi. İngilizler, esir aldıkları Bahadır Şah ve hanımına her türlü eziyeti ve cefayı reva gördü. Bununla da yetinmeyen İngiliz caniler, Bahadır Şah’ın üç oğlunun göğüslerine ve kafalarına kurşun sıkarak şehit etti ve İngiliz katillerinin elebaşı olan Hudson, şehit ettiği üç şehzadenin de kanını içti.

Şehit düşen şehzadelerimizin naaşlarını Delhi kalesinin kapı ve duvarlarına astırdıktan bir gün sonra da üç şehzadenin de başını gövdesinden ayırdılar. Başlarını suda kaynattıktan sonra esir düşen Bahadır Şah ve hanımına çorba olarak götürdüler. Günlerdir açlıktan ve susuzluktan bitap düşen Bahadır şah ve hanımı, tahta kaşığı ağızlarına götürmeleri ile bırakmaları bir oldu. Çorbanın içindeki etin ne olduğunu bilmeseler de çiğneyemedikleri ve yutamadıkları için çıkarıp toprağa bıraktılar. Patrik Hudson: “Niçin yemediniz? Çok güzel çorbadır. Oğullarınızın başını kaynatıp, lime lime etlerinden yaptırdım!” dedi.

Delhi kentimizde 52 bin Türk çocuğunu kesen ve 6 bin Türkü kurşunlayarak şehit eden İngiliz katilleri, köy köy ve şehir şehir gezerek sayısız kardeşimizi de katletti. Yeryüzünde paha biçilemeyen ziynet eşyalarımızı Londra’ya taşıyan İngilizlerin, kütüphane ve kitabe gibi fizikî sanat eserlerimiz ile türbe gibi metafizik mührümüzü taşıyan yapılarımızı harap ettiklerini unutma! Delhi kentimizdeki Türk çocuklarına soykırım uygulayan İngiliz caniler, Bahadır Şah ve hanımını, Rangon zindanına (Myanmar’da) hapsettiler. Bir müddet sonra da ahalimizin direniş ruhunu bastırabilmek ve ümitsizlik bataklığında debelenmemiz için Bahadır Şahımızı ve hanımını zehirleyerek katlettiklerini unutma!

Unutma! Şemsettin iltutmuş, Kutbettin Aybek, Raziye Sultan ile Balaban’ın emaneti olan Delhi’nin elimizden çıkmasına sebep olan İngiliz işbirlikçileri bugün de halen faaliyetteler.

Unutma! Sultan Alparslan’ının Anadolu’nun tapusunu aldığı 1071 yılında Selçuklu beyimiz Atsız Atamız da Kudüs ile Gazze’nin tapusunu aldığı tarihi bir hakikattir. Miras hakkımız olan Kudüs ve özellikle Gazze emanetinin çok yakın bir tarihte elimizden çıkmasına sebep olan İngiliz ve Yahudi işbirlikçilerinin bugün de faaliyette oldukları bir realitedir. Bu apaçık gerçeğin, bu realitenin ve bu hastalığın hem tanısını hem ilacını yazan üstadımız, bakın ne buyuruyor:

“Ne put adam, ne ham yobaz, ne bozkurt;

Yeni nizam, yeni insan, yeni yurt…”

Parşömenlerde kaleme ve müzikte notalara dökülen bu gerçeklerle, beşinci kol faaliyetinde bulunan birçok zümreyi sobeleyebiliriz. Yani, Atsız Atamızın 1071 yılında tapusunu aldığı ve bize miras bıraktığı Gazze’yi ister “Turancı” ister “Türkçü” ister “Kemalist” şemsiyesi altında dışlayan ve direnişi tenkit eden kim olursa olsun, ya süzme Hazara çocuğu ya sızma Yahudi çocuğudur!

Aynı şekilde Sebük Tegin ile oğlu Gazneli Mahmut, Emirim Timur Han ile torunu Ömer Mirza Bey’in oğlu Babür Han, Şemsettin iltutmuş, Kutbettin Aybek, Raziye Sultan, Balaban ve Bahadır Şah’ın emaneti olan Yeni Delhi’nin Türk kimliğini “ümmetçilik” adına inkâr eden ve azametli mazimizin üstünü örtenler de ya Mecusi, ya Zerdüşt, ya Hindû’dur!

Bir Cevap Yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Adımlar Dergisi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin