BU KİMİN DEVLETİ ?

Adnan DEMİR

Bugün artık gizlenmesi mümkün olmayan acı bir gerçekle yüz yüzeyiz:

Mevcut Türk devlet yapısı, Türk milletinin duygu, düşünce ve iradesine tamamen zıt yönde ve hegomon güçlerin vasalı gibi hareket eden bir yapıya dönüşmüştür. Çünkü bu yapı, iliklerimize kadar işlemiş küresel bir sömürü düzeninin parçasıdır.

Özellikle, Amerika’nın “Bizim çocuklar başardı” dediği 1980 darbesinden sonra Türk Devlet yapılanması tamamen Amerika ve Pentagon merkezli bir yapıya dönüşmüştü. Bu tarihten itibaren bölgemizde İsrail’in güvenliğini ve gayrı hukûkî statüsünü sağlamak temelli bir strateji üretilmiş ve bu bağlamda İsrail’in ve Amerika’nın çıkarlarının önünde engel gördükleri hangi lider ve devlet varsa ortadan kaldırmak için bir hamle başlattılar.

1991’den itibaren bölgemize yönelik sistematik bir saldırı başladı. Bu saldırının adı Büyük Ortadoğu Projesi’dir (BOP). Bu projenin bölgedeki iki temel operasyon merkezi/üssü olarak İsrail ve Türkiye konumlandırılmıştır.

Türkiye, bu büyük oyunda kendi iradesiyle hareket eden bağımsız bir devlet olmaktan çıkarılmış, hegemon güçlerin plânlarında kendisine biçilen role mahkûm edilmiştir.

Diğer yandan, savunma ve güvenlik stratejimiz hâlâ 1950’lerin dünyasına kilitlenmiştir. O dönemde Türkiye, Sovyet tehdidi gerekçesi ile ve güçsüz olduğu için kendini NATO şemsiyesi altına atmıştı. Ancak Sovyetler Birliği dağılalı onlarca yıl oldu. O eski tehdit artık yok. Dünyadaki güç dengeleri kökten değişti. Buna rağmen Türkiye’nin savunma doktrini, ittifak yapısı ve stratejik iradesi hâlâ o eski denkleme göre şekillenmeye devam ediyor.

Bugün Batı kaynaklı hegemon saldırganlığa karşı elimizde ne kadar modern silâh olursa olsun, bunları gerçek anlamda kullanma iradesi ve mekanizması bizim irademiz ve insiyatifimizde değildir. Savunma sistemimiz, Batı tehdidine karşı işlemez durumdadır. Çünkü bu sistem, baştan itibaren o tehdide karşı değil, o tehdidin kontrolü altında tasarlanmıştır.

Bu iki gerçek bir araya geldiğinde (BOP ve NATO) tablo netleşiyor:

Türkiye, hem bölgesel bir yeniden şekillendirme projesinin üssü yapılmış, hem de bağımsız savunma iradesinden yoksun bırakılmıştır. Mevcut otorite ise bu cihanşümûl yapının kendisine verdiği rolü oynamaktan başka bir iredeye sahip değildir.

Hayatın her alanında -ekonomide, siyasette, kültürde, ticarette, eğitimde- aynı köksüz, sözde İslâmî, yerli ve millî ama Batı taklidi, bağımlı düzen hüküm sürmektedir. Böyle bir düzenle ne bağımsızlıktan, ne özgürlükten, ne de milletimizin onurlu bir geleceğinden söz etmek mümkündür.

Batı Saldırganlığına Karşı Tamamen Savunmasız Bırakılmış Türkiye:

BOP’un İki Üssü ve NATO Tuzağı

1991 Körfez Savaşıyla başlayan Büyük Ortadoğu Projesi (BOP), bölgemize yönelik sistematik bir yeniden şekillendirme saldırısıdır. Bu projenin bölgedeki iki temel operasyon üssü olarak İsrail ve Türkiye belirlenmiştir. Türkiye, kendi toprakları ve kurumları üzerinden bu projeye “model ülke” ve “eş başkan” rolüyle entegre edilmiş, bağımlılık ilişkisi yeniden formatlanmıştır.

O dönemde dönemin Başbakanı, BOP’un “eş başkanı” olduğunu açıkça ve övünerek ifade etmiş, bu misyon dahilinde Türkiye’nin “demokrasi ve kadın hakları” gibi konularda bölgeye liderlik edeceğini söylemiştir. Bu, milletimizin iradesiyle değil, hegemon güçlerin plânlarıyla belirlenmiş bir roldür.

Türkiye, kendi coğrafyasını korumak yerine, Amerika ve İsrail’in çıkarları koruma doğrultusunda şekillendirilen bir üs olma halini devam ettirebilmek üzere yeniden formatlanmıştır.

S-400’lerin çöpe dönüştürülmesi

2015 yılında Türk jetleri Suriye sınırında Rus Su-24 uçağını düşürdü. İlişkiler gerildi. Ardından Rusya ile yakınlaşma sürecinde S-400’ler “rüşvet” niteliğinde bir anlaşmayla alındı. 2,5 milyar dolarlık bu sistem, ABD’nin CAATSA yaptırımlarıyla fiilen kullanılamaz hale getirildi. Sistem alındı ama Batı tehdidine karşı etkin şekilde kullanılamıyor. Aksine, bu alım nedeniyle savunma sanayimiz ağır yaptırımlara maruz kaldı.

Bu örnekler gösteriyor ki, savunma sistemimiz Batı’ya karşı işlemez durumdadır. Silâhın olsa ne yazar? O silâhlar, ancak hegemon güçlerin izin verdiği veya yönlendirdiği doğrultuda kullanılabilir. Bağımsız bir savunma iradesi ve doktrini yoktur. NATO şemsiyesi, 1950’lerin Sovyet tehdidine karşı kurulmuş bir tuzaktır ve bugün Batı saldırganlığına karşı Türkiye’yi savunmasız bırakmaktadır.

Mevcut otorite ise bu yapının içinde, kendisine biçilen rolü oynamaktan başka bir seçeneğe sahip değildir.

Esir Alınmış Devlet

İran’a yönelik Batı-İsrail saldırganlığı sonucunda oluşabilecek yeni düzende, mevcut otorite tarafını açıkça saldırgan Batı’dan yana seçmiştir.

İran’ı kınayan mesajlara imza atmakta, diplomasiyi bile hegemon güçlerin gündemine paralel yürütmektedir.

Çok uluslu kolordu kurulacağının ilânı,

Boğazlara yeniden çok uluslu müdahale yolunun açılması,

Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ni fiilen rafa kaldırma girişimleri.

Bunlar, Türk boğazlarının ve stratejik coğrafyamızın yeniden uluslararası vesayet altına alınması demektir.

Aynı dönemde, dünyada yaklaşık 17 trilyon dolarlık finansal güce hükmeden küresel sermaye odaklarının (BlackRock gibi) temsilcileriyle Erdoğan’ın el sıkışıp poz vermesi, tabloyu tamamlamaktadır.

Bu dış teslimiyet, içerde de aynı mantıkla sürdürülmektedir.

Adalet sistemi tamamen rafa kaldırılmış, yargı bağımsızlığı dip yapmış durumdadır.

Yargı, milletin haklarını korumak yerine, iktidarın ve küresel yapının çıkarlarını kollayan bir araç haline getirilmiştir.

Tarım arazilerimiz büyük şirketlere peşkeş çekilmek üzere zorla kamulaştırılmaktadır. AKP döneminde binlerce “acele kamulaştırma” kararı alınmış, tarlalar, zeytinlikler, ormanlar maden ve enerji şirketlerine devredilmiştir. Köylünün atadan kalma toprağı, “kamu yararı” adı altında şirketlere peşkeş çekilirken, milletin geçim kaynağı yok edilmektedir.

Çifte standart ise apaçıktır: PKK’lı teröristler ve yandaşları ellerini kollarını sallayarak gösteri yürüyüşleri yapıp Türk Milleti’ni tehdit ederken devletten ses çıkmıyor ama aynı devlet, İsrail Büyükelçisini infaz ettikelri için asılan Mahir Çayan’ı anmak için toplanan gençleri jopla dövmekte, gözaltına almakta, “gâvura vurur gibi” muamele göstermektedir.

Devlet, millî ve devrimci değerlere sahip çıkanlara karşı acımasız, küresel yapının uzantılarına karşı ise toleranslıdır.

Tüm bunlar üst üste konulduğunda, Türk milletinin nasıl tehlikeli bir girdaba çekilmek istendiği gün gibi ortadadır. Mevcut yapı, dışarıda Batı’nın ve İsrail’in çıkarları doğrultusunda hareket etmekte, içeride ise milletin topraklarını, adaletini ve onurunu teslim almaktadır.

Esir alınmış bir devlet aygıtı, efendilerinin istediği yönden başka tarafa adım atamaz.

Türk devleti, milletin ürettiğini millete değil, küresel sermayeye ve yerli işbirlikçilerine aktaran bir sömürü mekanizmasına dönüşmüştür.

Gelir adaletsizliği utanç verici boyutlara ulaşmıştır. Avrupa’da en yüksek gelir eşitsizliğine sahip ülkeyiz. Gini katsayımız 0,46 seviyesinde seyrediyor; Avrupa Birliği ortalaması ise 0,34 civarındadır. En zengin %20’lik kesim, en yoksul %20’lik kesimin tam 9 katı gelir elde etmektedir. Bu, orta sınıfın eridiği, yoksulluğun kronikleştiği bir toplum demektir. Çalışan yoksulluğu artmakta, asgari ücret bile yoksulluk sınırının altında kalmaktadır.

Tarım arazilerimiz ise büyük şirketlere peşkeş çekilmek üzere zorla kamulaştırılmaktadır. Binlerce “acele kamulaştırma” kararıyla köylünün atadan kalma toprağı, maden ve enerji şirketlerine devredilmekte, milletimizin gıda güvenliği ve geçim kaynağı yok edilmektedir.

En tehlikeli olanı ise teknoloji altyapısındaki tam dışa bağımlılıktır. Hâlâ kendi ulusal veri tabanımızı, egemen veri merkezlerimizi kurabilmiş değiliz. Bulut bilişim, yapay zekâ altyapısı ve kritik veri depolama büyük ölçüde yabancı şirketlerin (Google, Amazon vb.) kontrolündedir. Yüksek teknolojili ürünlerin önemli bir kısmı ithal edilmekte, yerli üretimde kritik bileşenler (çip, yazılım çekirdeği) dışarıdan gelmektedir.Bu bağımlılık basit bir “teknoloji geriliği” değildir.

Bu, egemenlik kaybıdır.

Verilerimiz, iletişimimiz, savunma ve istihbarat sistemlerimiz büyük oranda yabancı sunucularda tutulurken, bağımsız bir devlet olmaktan nasıl bahsedebiliriz?

Hegemon güçler istediği ânda bu verilere erişebilir, sistemlerimizi kilitleyebilir veya yönlendirebilir. Mevcut otorite ise bu yapıyı değiştirmek yerine, yabancı yatırımları “başarı” diye sunmakta, dijital egemenliği bir kenara bırakmaktadır.

Ekonomik sömürü, gelir adaletsizliği ve teknolojik kölelik bir araya geldiğinde tablo nettir:

Bu gidişle Türk milleti ne bağımsız bir ekonomi kurabilir, ne gerçek bir egemenlik elde edebilir, ne de onurlu bir gelecek inşa edebilir.

Eğitim ve İnsan Kaynağı Felâketi

Üniversite mezunu işsiz ordusu ve beyin göçü mevcut esir devlet aklının en vahim sonuçlarından biri de eğitim ve insan kaynağı alanında yaşanmaktadır.

Üniversite mezunları bugün devasa bir işsiz ordusu hâline gelmiştir. Türkiye, Avrupa’da üniversite mezunu işsizlik oranının genel işsizlik oranını aştığı tek ülkedir. 25-34 yaş grubundaki işsizlerin yaklaşık yüzde 49,2’si yükseköğretim mezunudur.

İŞKUR verilerine göre yüz binlerce üniversite mezunu (lisans, yüksek lisans, doktora) iş kuyruğunda beklemektedir. Teknoloji, mühendislik ve tıp gibi kritik alanlarda bile nitelikli gençler ya işsiz kalmakta ya da eğitimleriyle ilgisiz, düşük ücretli işlerde çalışmak zorunda bırakılmaktadır. Bu tablo tesadüf değildir.

Devletin plânlama kapasitesi yok edilmiş, liyakat yerine sadakat esas alınmıştır. Eğitim sistemi milletin geleceğini inşâ etmek yerine, âlemşümûl sermayenin ucuz ve niteliksiz işgücü deposu hâline getirilmiştir.

Daha da kötüsü beyin göçüdür.

Yükseköğretim mezunlarının beyin göçü oranı yüzde 2 seviyesinde sabitlenmiştir. En yüksek göç oranları ise teknoloji, bilişim, mühendislik ve tıp gibi stratejik alanlardadır. Moleküler biyoloji, elektronik mühendisliği, bilgisayar mühendisliği mezunları en çok ABD, Almanya ve İngiltere’ye gitmektedir. Yani en nitelikli evlatlarımız, bu ülkede gelecek göremediği için ülkeyi terk etmektedir.

Tüm bunlar devletin esir aklının doğrudan sonucudur.Devlet aklı bağımsız olmadığı sürece gerçek bir plânlamadan, stratejik insan kaynağı yönetiminden, üretim ve teknoloji hamlesinden bahsetmek boş bir laftır. Bağımlı bir irade, milletin evlatlarını ne doğru eğitebilir ne de onlara onurlu bir gelecek sunabilir. Eğitimdeki bu çöküş, ekonomik sömürüyle birleşince Türk milletini hem bugününde yoksullaştırmakta hem de yarınını çalmaktadır.

Esir alınmış bir devlet, kendi insanını bile üretken ve güçlü kılamaz. Sadece tüketir, kaçırır ve zayıflatır.

Bir Cevap Yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Adımlar Dergisi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin