KAN NEHRİ’NDE KANANLAR
Alâaddin Bâki AYTEMİZ
Gönüldaşımız Oğuz Bekdeş’in “Kan Nehri” başlıklı dünkü yazısı hakkında konuşmaya devam etmek gerekiyor. Zira mezkûr yazıda aktarılan kıssa, İslâmcı mücadele ile beraber -hangi ideoloji adına olursa olsun fark etmez- yaşanmaya değer hayat mücadelesi verirken dünyalık mal, makam, mevki hevesine kapılan ve süreç içerisinde mücadeleden ya hızla, ya da yavaşça sapan, saptığını bile fark etmeyen ve kendisini hâlâ mücadele içinde zannedenleri anlatır.
Kıssa’yı tekrarlayalım…
Seksen bin kişilik bir ordu toplanmış ve savaşa gitmektedir. Kararlıdırlar, inançlıdırlar. Düşmanla karşılaşacak ve ölüme atılacaklardır. Bu ordunun içinde savaş tecrübesi ile temayüz etmiş, savaşlarda nice kahramanlıklar göstermiş, nice fedakârlıklara imza atmış niceleri olduğu gibi, genç ve toy niceleri de vardır.
Günlerce yol giderler, çöl güneşi altında bir yudum suya hasret kalırlar. Ve nihayetinde Ürdün Nehri kıyısına gelecekleri vakit, Allah, nehirden ancak susuzluklarını giderecek kadar içmelerini emreder.
O yıllarını mücadeleye, davaya, savaşa vermiş, nice kahramanlıklar göstermiş niceleri, inanmış ve günlerce yürüyerek ölüme kararlı bir şekilde giden o kahramanlar, Allah’ın bu emrine rağmen o sudan susuzluklarını gidermenin ötesinde içmeye başlarlar.
Bu durum basit bir inançsızlıkla izâh edilebilir mi?
Nasıl oluyor da, yıllarını mücadeleye, savaya adamış, savaşlarda pişmiş onca yiğit, bu imtihanda sınıfta kalıyor?
Seksen bin kişilik ordudan, yalnızca 313 kişi bu emre uyuyor. Ve ancak emre uyanlar, yani o sudan ancak susuzluğunu giderecek kadar içenler savaşmaya gidebiliyor, diğerleri ise nehrin kenarında kalıyor.
Onbinlerce kişiye bir ânda ne oldu da savaştan geri kaldılar?
Hepsi birden, bir ânda, “biz inanmaktan vaz geçtik! Gitmiyoruz savaşa!” mı dediler?
Elbette ki hayır!
Nehrin kenarına geldiler, ilk önce sudan bir avuç içtiler. Baktılar, susuzlukları gitti mi? Bir avuç daha… Bir avuç daha… Su içtikçe kuvvetlendiklerini, gözlerinin parladığını gördüler. O hâlde, sudan daha çok istifa etmek, daha çok kuvvetlenmek ve düşmanı daha da kuvvetlenmiş olarak vurmakta ne mahzur vardı?
Her şeytanî teselli hak sûretinde görünür.
Onlar da daha da kuvvetlenelim de düşmanı öyle vuralım şeytanî tesellisini rehber edindiler.
Kendilerini bırakıp savaşa gidenlerin arkasından seslendiler: Bakın, daha çok için, daha çok güçlenin. Yol uzun, düşman güçlü. Biraz daha içelim, biraz daha güçlenelim ki, düşmanla daha iyi savaşabilelim.
Son âna kadar, “düşmanla savaşmaktan vaz geçtik, siz ne biliyorsanız yapın” demediler asla.
Her yaptıklarını düşmanla savaşmak niyetine tercüme ettirecek bir teville yaptılar.
Yalancı ve şeytanî bir teselli ile…
Ama hep hak sûretinde…
O 313 kişi, gitti, düşmanı yendi ya da yenerek Allah’ın müjdesine nail oldular, olacaklar. Bunlarsa hâlâ güçlenmekle meşgûller…
Kim bunlar?
Bunun adı İmânsız İslâmcılık rejimidir.
Güya düşmanla mücadele için yola çıkmışken, iktidar nimetlerinden sonuna kadar faydalanmayı tercih edenlerdir.
Mücadeleye gidebilmek için su-imkân değil de, imkânı elde tutabilmek adına mücadelenin retoriği…
Mücadelenin dışına düştüklerini görmezler, idrak edemezler, ikrar da edemezler.
İktidarı korumak esas gayeleri olmuştur; güçlenecekler, gücü kaybetmeyecekler ya…
“İsrail’e ticareti kesin!” diyenlere, önce ticaret yok derler, sonra kestik derler, sonra gizli devam eden ticareti inkar ederler, inkar kâr etmeyince de bu defa karşı saldırıya geçer, yok ajan, yok provokatör, yok ağırlığınız ne…
Şehid kanının ağırlığını tartacak terazi keşfedilmedi ki…
Hani dedik ya, “İmânsız İslâmcılık” diye… Şeyleri, kemmiyet ölçüsüyle ele almaktır materyalizm… Söylenen sözün ağırlığını hakkı savunulan şehid kanının keyfiyetiyle değil de, hak sözü söyleyenleri bir avuç görerek ölçmeye, değerlendirmeye kalkarsan, senden daha iyi materyalist mi olur?
Savaşa gidenler, gitmek isteyenlerle bir de güçlenelim de gidelim diyerek, gitmek isteyenlere mani olmaya çalışanlar… Savaşa gitmemek için bahane üzerine bahane üretenler. Düşmana verdikleri yardımı meşrulaştırmak için çaba sarf ederken, bu meşrulaştırma çabaları suratlarına çalınınca, yalan söyleyerek, “yok böyle bir ticaret” diyenler. Hani ticaret vardı ama uluslararası anlaşmalardan dolayı iptal edilemezdi? Falandı, filandı? Tepkiler koltuklarını sallamaya başlayınca, yalan söyleyerek, olan ticarete yok demekle…
Yalancılar, bu yalanlarda bir şeyler vehmedenler, kendi vehmettiklerini başkalarına da vehmettirmek için yazıp çizen, propaganda yapanlar… Size rağmen savaşa gidenlerin Allah’ın vedettiği zafer içinde dönmeleri yakındır… Ağırlıkmış… Zalimi yok etmeyi murat edince Allah, ona musallat eder bir sivrisinek… Şimdilik bir sivrisinek vızıltısı gibi gelse de bu sesler, sonsuzluk bestesinin gür sedasına dönüşmek üzeredir.
Hedefe doğru yürümek yerine, yürür gibi yaparak, yürüyeceğiz diyerek günleri geçirip, imkân biriktiriciliği yapmaya devam etmek… İmkânlar ve gayeler arasındaki stratejik ilişki; neye göre ve nasıl? Hangi hedefe varmak için ne kadar bir imkân gereklidir? Hedef ve vasıta ilişkisi arasındaki irtibat nasıl kurulacak, neye göre?
Bu çerçevede, Salih Mirzabeyoğlu’nun, öncelikle Üstad’ın çıkarmış olduğu “Rapor”larında yayınlanan, daha sonra Mirzabeyoğlu’nun, “İdeolocya ve İhtilâl” adlı eserine aldığı, “Hedef-Vasıta İlişkileri” başlıklı yazısını da adres olarak gösterebiliriz.










