DİNİMİZ DİLİMİZDİR
Burhan Halit KOŞAN
Ben kimim ki yorumlayacağım? İfade hürriyetimiz var mı? Gazze soykırımına karşı çıkmak politik bir tercih mi yoksa ahlâkî bir tavır mıdır? LGBT terörizmine karşı çıkmak ve tenkit etmek müesses nizâmın yasalarına bir isyan ve meydan okumak mıdır?
Başlıktaki soru sığ, bayağı ve basit değil, afili ve mânâ yönünden fazlasıyla kapsamlıdır. Sırasıyla araştırmacı, esrarengiz veya suçlayıcı olarak değerlendirilebilecek bir şekilde ortaya konmuştur. Aynı zamanda bünyesinde mekân ve zaman kullanımına göre nezaket, şaka, ironi, istihza, tevazu, küskünlük, küçümseme, had bildirmek veya haddimizi bilmek, saygı, çekingenlik, geri çekilmek, uzak durmak gibi öğeleri de barındırır.
İnsanların tenkit ve takdir haklarını kullanabileceği yorum, analiz ve tahlil sonuçlarını ifşa etmenin yasa yoluyla yasaklandığı Türkiye gibi ülkelerde ifade hürriyetimizin olmadığını bilmemiz önemlidir. Sorularımız ile cevaplarımızın kapsamını yasa çitiyle sınırlandırdığını, İngiltere ile uzak Batı-Amerika’nın menfaatlerine endeksli kanunlarıyla her bir insanımızın nefesini kestiğini benim bildiğim gibi, çöl kedileri de Türkistan kurtları da biliyor.
“Durum diye bir laf var, buyurun size durum;
Bu toprak çirkef oldu, bu gökyüzü bodrum!” (*)
Mazlumların ve maktûllerin sesi olan dilimizi kesmek, gören gözlerimizi kör etmek için fırsat kollandığını bilmemiz önemlidir. Soru sormamızın veya cevap vermemizin bile engellendiği konulara örnek verecek olursam, Atatürk veya Cumhurbaşkanı hakkında konuşulması yasak olan gerçeklerin düşmanca yorumlanabilecek ve herhangi bir cümle için hapse atabilecek yasalar olduğunu söyleyerek başlamak istiyorum. Atatürk veya Cumhurbaşkanı ile alâkalı soru sormak bile bir insanın işkence, sürgün, tecrit, tenzili rütbe, itibar suikastı veya infaz edilmesi için yeterli bir sebep olabilir. Atatürk veya Cumhurbaşkanı ile alâkalı soru sormak dahi yasak iken, kuranı kerimi yakan ve ayaklar altına alıp çiğneyenlerin, Allah Resûlü hakkında her türlü tezviratta bulunanların ve Türk milletinin ananevî geleneklerini aşağılayanların ise nakdi ve bürokratik teşviklerle ödüllendirildiğini hayret ve ibretle izliyoruz. Cumhuriyet celladının, mazlumları ve maktullerin sanık sandalyesine oturttuğu bu toprakta “ifade hürriyeti var” palavrasıyla aklımızla alay edip, dalga geçenler, hem zevzekliklerini, hem şarlatanlıklarını sergilemektedir.
Ben, devleti olmayan, vatanı işgâl altında olan bir Kızılderili’yim. Bir odun ateşinin etrafına oturdum, kan çanağına dönen gözlerimle Çolpan yıldızını fırçalıyor ve elimdeki ucu ateşli değneğimi sallayıp, saçlarımı yoluyorum. Babam, tarlalarımızı gasp eden beyaz adama karşı dirense de güç yetiremedi. Ve ben, vebalı devletin “kamulaştırma” adı altında tapulu toprak evimizi gasp eden iğrençliğiyle yüzleştim. Seslendiğim Atam Sarı Saltuk Gazze’de, Yeniçeriler can derdine düşmüş ve Göktürk atlıları Çin’de ihtilâli örgütlüyordu. Türkçem ve kara kalemimle baş başa kaldığımda Ahmet Cevat gürledi:
“Men Türk evladıyam, derin aklım, zekâm var,
Ne vahtacan çiynimizde gezecekdir yağılar?
Ne kadar ki, hakimlik var mehkumluk var, men varam
Zulme garşı isyankaram, ezilsem de SUSMARAM!” (**)
Müesses nizâmın, aziz Türk milletinin mukaddes erdemleri ile değerlerine çamur atan ve hakaret edenleri ödüllendirmesi kesinlikle ve kesinlikle siyasî bir tarz değil, ahlâksızlıktır. İsrail’in Gazze soykırımına karşı çıkmak da dinî, politik, ideolojik, ekonomik bir tercih değil, ahlâkî bir tercihtir. Hani demem o ki, ister müesses nizâma ister tefeci Yahudilerin Gazze soykırımına karşı çıkmak, insan olmanın sorumluğu, vicdan sahibi olmanın mesuliyetidir.
İzbelerde yaşamaya mahkûm edilmiş seçkin ve cazibeli mümin fertler olsa da çekici ve cazibeli müminlerden oluşmuş harikulâde bir topluluğun bulunmadığı günümüzde ifade hürriyetimizin de olmadığını unutmayalım. İfade hürriyetimizin önündeki duvarları yıkmak için elimizdeki malzemelere baktığımızda kalem ve gramer, yani dil teçhizatımızdan başka ne bir demirimiz ne teçhizatımız var!
Kalem ve gramer ile neyi kastediyorum? Kendi dışımızdaki fert, topluluk ve devletleri güç ve zorlama yoluyla değil, cazibeli yollarla etkileme sanatı diyebiliriz. Bu sanatın beslendiği kaynakları hayırseverlik, kültür, çekirdeğinde merhamet barındıran adalet ve elbette ki dış siyaset olarak söyleyebiliriz. Evet, kendimizi ifade edebilmek ve insanları vebalı devletin desteklediği ve teşvik ettiği LGBT terörizminden korunmamız ve ahalimizi koruyabilmemiz için “ceza adaleti” ile birlikte kalemi kullanabilmeli ve grameri kuşanmalıyız. Tam şeffaf ve çırılçıplak ifade edecek olursam, hayatımızı kuşatan her alanda dinimiz, dilimiz olmalı ve dilimizle kalbimizin rafine mahsullerini sunabilmeyiz.
Evet, İslâm’ın dili olması gereken alanlardan biri de ceza adaletidir. Ceza adaletini anlamak ve bu nedenle tutarlı ve kapsamlı bir ihtilâl anlayışına sahip olmak istiyorsak, işlediğimiz fiilleri neden yaptığımızı, neden, niçin ve niye bazı suçların geleneksel olarak aşırı cezalandırıldığını, diğerlerinin ise neden önemli olduğunu anlamamız gerekir. Hani demem o ki, fani refah getiren batıl yönetim tarzlarına göre değil, ister yol (şeriat), ister örfümüze göre evli kadını yoldan çıkaranlara, şehitlerin bacılarını iğfal edenlere ve tecavüz gibi suçlara neden “ölüm” cezası verildiğini anladığımız ân, hem gerçeği hem hakikati kavrarız. Bu hakikati gördüğü hâlde inkâr ile reddeden, haritaların ve sınırların değişeceği çağın kapıları açıldı, kapının tıklandığı günün şafağında anlayacağını müjdeleyebilirim!
*Necip Fazıl KISAKÜREK, Destan şiiri
** Ahmet Cevat, Susmaram şiiri










