GÖNLÜN GRAMERİ – 3

Burhan Halit KOŞAN

“Evet, dil vatandır!
Dil, insandır!
Dil, kâinattır!
Dil, Allah’ın, kâinat planı olarak kuluna ihsan ettiği anahtardır!”
(*)

Buyuran Mukaddes İhtiyar’ın himmeti bizimle olsun. Bizimle olsun ki, kilitli kapıları açacak dil anahtarına malik olabilelim. Dil himmeti ve nezaket bahşişiyle hem hakiki aydın hem de her santimetresi işgâl altında olan vatanımızı hürriyetine kavuşturabilelim. Evet, hakiki bir aydın olabilmenin birinci şartı dil hâkimiyeti ve sonrası meşakkatli bir yolculuktur. Hakiki bir aydının hayatı son derece savunmasız, korumasız ve neredeyse çırılçıplak bir aksiyondan ibarettir. Bunun için ağlamanın, sızlanmanın ve yakınmamızın gereği yoktur. Erdemlerle hareket etmek mecburiyetindeki hakiki bir aydın tercihini yapar ve yaptığı tercih şıkkıyla baş başa kalır. İnancı, görüşü ve anlayışıyla baş başa kaldığı ândan itibaren bütün dış rüzgârların saldırısına açık hâle gelir. En kötüsü de müesses nizâmın, yani batıl rejimin dondurucu Sibirya soğuğuyla karşılaşmasıdır. Allah’tan başka hiçbir korunağı, barınağı ve sığınağı olmadığından kendini ya bir uçurumun kenarında bulur ya miraca yükselmekle karşı karşıya kalır. Miracın arifesindeyse hem zindan, hem tecrit, hem işkenceyle muhatap olur veya cennete açılan kapılardan bir kapı olan darağacının gölgesinde serinler, dar-ı bekâya göç eden şehitlerden olur. Bu durum Üstadımız’ın “Çile” eserindeki “Ukde” şiirinin dizelerindeki hâl tercümesinin şahidi ve şehidi olma durumudur.

“Kurtuluş mu muradın,
Yol mu aradın kese?
Ateşe gir gölgelen!
Kaynar suda gülümse!”
(**)

Hakiki bir aydın, hayatının her bir safhasını hakikatin ve gerçeklerin dili üzerine inşa eder.

Allah’a, Allah’ın bahşettiği marifet veya marifetleri ile, düşünce dünyası ile, tefekkürü ile, yazı çalışması ve konuşması ile, duygu ve davranış korelasyonu ile hizmetkâr olabileceğini bilir. Aynı zamanda her bir insanı hakikatin rengârenk elbiseleriyle donatmanın ve ruhlarını marifetlerinin mahsûlleriyle emzirmenin peşindedir.

Üstadımız ile Kumandanımızın makale ve şiirlerine göz kırparsak, bu anlayışı her bir cümle ve her bir şiirlerine serpiştirdiklerini kendi gözlerimizle görebiliriz. Üstadın “Ukde” şiirinin “Ateşe gir gölgelen / Kaynar suda gülümse” dizelerinde, orta çağ kalıntısı yobazların veya Yahudi icadı psikanalizin kanalizasyonundaki adilerin iddia ettiği gibi tezat yok, mübalağa yok, “Oksimoron” sanatının harikulâdeliği vardır.

Oksimoron, bir metinde veya bir şiirde beklenmedik bir etkinin ortaya çıkmasına imkân tanıyan bir durumdur. Bu imkân, düşünce bazında olabileceği gibi, keşif ve icatlara da yol açabilir. Bir oksimoron bağlantısı, vasat akıllara göre çelişki ve tezat iken, zeki insanlara göre de kelimelerin ittifakıdır. Manevî keskinliğin gölgesi durumundaki oksimoron cümleler, ressamların ışık ile gölge sürecindeki doğal atmosferi daha iyi anlamamıza imkân tanıyan fırçalarına benzer. Anlayışları ve bakış açıları keskin olan feraset sahipleri, iki zıt olgunun aynı yöne doğru gittiğini görebilir, vasat insanlar göremez. Sıradan insanların kısıtlı referanslarına nazaran, oksimoron cümle kurabilen zeki insanların referansları fazlasıyla çeşitlidir. Oksimoron cümle inşa edenlerin maksadı hem okuyucunun zihin dünyasına sürpriz yapmak, hem de gerçekte olabilmesine rağmen insanların aklına ve hayallerine gelmeyeni ifade edebilmesinin cesaretini aşılamakken aynı zamanda “tez, antitez” saçmalığının ne kadar aldatıcı olabileceğini göstermeyi amaçlar. Tez ve antitez, bir bakıma sahte karşıtlık üzerinden birbirlerini pazarlamaya çalışsalar da Oksimoron, ikisine de tekmeyi vurur!

Oksimoronu antitez cümle kalıplarıyla karıştırmamaya dikkat edelim. Antitez cümleler, iki zıt kelimenin ittifakını sağlamaz. Antitez cümlelerde iki zıt kelime kullanılsa da tez konusu olanın üzerinden antitezi takdir ve takdis edilir. Yarın değil, hemen şimdi prensibimiz ile numune bir cümle yazalım: “Kölelik içinde yaşasam da her zaman özgürüm.” Birbirine zıt iki kelime (kölelik, özgürlük) üzerinden antitez cümle yazmak da böyle bir şeydir. Antitez cümle örneğimizden sonra Kumandanımızdan da oksimoron sanatına ait numune bir dize yazalım ve bu perdeyi kapatalım.

“Gölge ki kanlı canlı
Senim diyen hayalet”
(***)

Sanatın dili, tatlı tehlikeler barındırsa bile hakikatin samimiyeti ile bezelidir. Soylu mânâsı dışındaki politikanın dili, yalan üzerine inşa edilir ve rol üzerinedir. Hakiki bir aydın olduğunu iddia eden bir insan yalan söylediği ândan itibaren, “aydın” değil, politikacıdır. Politikacıların tamamına yakını, elimizdeki delil ve belgelere göre hakikatle değil, gerçeklerle değil, güçle ve güçlerini sürdürebilmekle ilgilenmektedirler. Rönesans’tan itibaren insanlar, adeta kendi kendilerine bırakılmış ve terk edilmişlerdir. Her bir insanın iç dünyasında bulunması gereken savunma silâhlarından da mahrum bırakıldığı için, yeryüzünün her bir sade yurttaşı politikacıların elinde oyuncağa dönüştü. Ve yerel politikacılar, ellerin geçirdikleri gücü sürdürebilmek için her bir insanımızın cehalet içinde kalmasını ve hatta kendi hayatlarının gerçeklerini bile bilmeden yaşamalarını esas alır. Bu nedenle insanlarımızı yalanlarla beslerler ve her bir cevval insanımızın etrafına tecrit duvarları örerler.

Kalbinde vicdan kırıntısı, erdemlerin döküntüsü, ahlâkın kırpıntısı ve mini minnacık haysiyet barındıran bir insan, politikayla ilgilenmeyi zül addeder. Politikacıların çatal dilleri zehir saçar. Hani demem o ki, politikacıların dillerinde taşıdığı yalan mikrobunun ne haddi vardır ne hududu. Yeteneksiz, marifetsiz, beceriksizlerin iştigâl ettiği politika mesleğini icra edenlerin her biri kibrin ucube heykelleridir. Aynı zamanda namus, şeref, izzet, dürüstlük, tevazu, bilgelik gibi değerlerden de azadedirler. İnsanların talepleri karşısında maraza çıkaran ve her hayırlı işe taş koyan politikacı müptezellerin her biri tescilli vatan hainidir.

Sanatın dilini taklit etmeye yeltenen politikanın dili, gerçek olanla gerçek olmayanı, doğru olanla doğru olmayan arasındaki çizgileri o kadar aşındırdı ki, insanlarımız artık doğru ile yanlış arasındaki farkı bile algılayamıyorlar. Hani demem o ki, hak kutbuna bağlı ulvî güzel ve batıl kutbuna bağlı çirkin süflî arasında çok keskin çizgiler bulunmasına rağmen, her birinin kendi içindeki katman farkları arasındaki ayırım çok keskin değildir. Örneğin hak kutbuna bağlı gerçek ile gerçek gerçeğin arasında veya doğru ile çok doğru olanı arasında çok keskin bir ayırım hem vardır hem yoktur. Bu mantık silsilesi ile baktığımızda batıl kutbuyla bağlantılı adi bir yalan ile organize bir yalan arasında veya bayağı bir suç ile müştereken işlenen bir suç arasındaki çizgi de hem çok belirgindir hem belirgin değildir. Bu durum bir nevi ehil insan için yokuşlar düz iken, vasat insanlar için düz ovanın dik bir yokuş olması gibidir. Gelin, bu göreceli meseleyi yarın değil, hemen şimdi prensibimizle “ayna” metaforu üzerinden dillendirelim…

İstisna insanlar haricindeki her bir insan aynaya baktığı zaman karşısına çıkan görüntünün doğru, gerçek ve hakikat olduğunu düşünür. Hâlbuki bir milimetre hareket ettiğinde görüntüsünün hemencecik değiştiğini fark edemeyebilir. Aslında “ayna” metaforu derinliğine erişilmeyen hakikatin esintisi, gerçekler ile gerçek gerçeklerin hiç bitmeyen bir yansımasının yelpazesi ve doğrunun katmanlarından biridir. İzafiyet ve göreceliliğin hâkim olduğu bu fani âlemde harfsiz, kelimesiz ve sessiz konuşmanın sırrına eren hakikat ehli ise, bazen aynada kendi lehine olan bir güzelliği görse bile aynayı paramparça eder ve yürümeye devam eder… Adalet, hareket halindeki bir hakikattir!

Hakikat ehli biri aynaları niye kırar, biliyor musun?

Çünkü bilir ki, aynada gördüğü vaziyeti helâl, meşru ve legâl olsa bile, göreceli olarak daha helâl, daha meşru ve daha legâl olanla arasına giren bir duvar olup maneviyat yürüyüşüne perde olabilir. Yani aynada gördüğü üst kıymetlere ait muteber değerleri ve alt seviyedeki bir kısım muteber kıymetleri yok hükmünde addetme yanılgısına düşürebilir. Bu iki olgu da kibir kuyusuna düşürme riski taşıdığı için aynayı kırar ve yürüyüşüne devam eder. Sonuç olarak aynada gördüğümüz veya gördüklerimiz ân itibari ile gerçek görünse de bir bakıma görüntü aldatmasıdır ve gerçek değildir. Çünkü gerçek, bize aynanın diğer tarafından bakmaktadır.

Devam edecek…

*Salih MİRZABEYOĞLU: Dil ve Anlayış / Sayfa:117

** Necip Fazıl KISAKÜREK: Çile / Ukde şiiri

*** Salih MİRZABEYOĞLU: Kayan Yıldız Sırrı / Şöhret şiiri

Bir Cevap Yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Adımlar Dergisi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin