KARAKIZ
Yavuz USTA
Hayatım, fazlasıyla ilginç paranormal hadiseler ile dolu mu? Veya ben herkesin sıradan hadiseler görebileceği yaşanmışlıklara ilginç anlamlar yükleyebilen psikolojik problemleri olan bir vaka mıyım?
Bilmiyorum…
Her sene, bir sokak kedisinin orda burda sevişip, doğumuna yakın binamızı acil doğum evine çevirmesi ve bebeklerine bakıcı olarak beni seçmesi, bu durumun son üç senedir devam etmesi tesadüf veya tevafuk mudur?
Bu sene simsiyah rengi ile son derece mülâyim duran dişi kediye hiç yüz vermedim, hatta kapıma defalarca gelip kibarca miyavlaması, kapıyı açmam ile sanki 40 senelik evimin kedisiymiş, aramızda duygusal hukukumuz varmış edası ile daireme bodoslama girmesine şaşırsam da son iki senedir bebeklerini doğurtup bakımını yaptıran ve bina sakinleri ile whatsap bina gurubunda sözlü cenge girmeme sebep olan yırtık aşüfte kediyi hatırlamam ile:
– “Bu sene bu bakıcılık işinde ben yokum güzelim, hadi başka kapıya!” demiştim…
Karakız ise:
– “Görüşürüz be yakışıklı!” dercesine bir bakış atıp uzaklaşmıştı.
Bir gün kapımın zili çalındı ve binanın temizliği ile ilgilenen bayan, karşımda, elinde biri simsiyah diğerleri alacalı üç kedi yavrusu ile:
– “Abi bu sabileri ne yapacağız?”
– “Ben bu sene kedi ve yavruları konularına hiç bakmıyorum, yönetici düşünsün, fakat sen ilgileneceksen mamasını alıveririm, başka türlü ilgilenemem” dememle:
– “Ben kedinin mamalarını alıyorum!” cevabında, “sadaka istemiyoruz” bâbında bir trip hissetmiştim…
Oh be! Bu sene şu kedi hadisesi sendromlarından yırttım demiştim ki… Yırtamamışım!
6-7 aydır satılık yazısı ile dolaştığım ve müşterisini bulur bulmaz satıp, üzerine biraz daha koyarak 0 km araç alabilme hikâyem vardı… İşte o meseleyi tamamladığım bir kaç hafta önce bir rüyâ görüyorum… Rüyâmda, ağaçlık bir yerde yeni aldığım aracımı bulamıyorum ve yüksekçe beton kirişleri olan binada, biri simsiyah diğerleri alacalı üç yavru kedi elime veriliyor ve arabayı mavi renkli bir bahçe evinin yakınlarında buluyorum…
Rutin hafta sonu bahçe işlerime bu sefer 0 km aracımla gitmek üzere keyifli keyifli binadan çıkmıştım ki, üç beş gündür gece geç vakitlerde miyavlamalarıyla uyanmama sebep kedi ve yavruları kapının önünde ser sefil duruyorlardı. Sert köpükten yapılmış gecekonduları ve binanın çocuklarının bıraktığı kuru ekmekler arasında titrek, süt çağında bebeler… Ani bir kararla gecekonduları ile Karakız ve bebeklerini bagaja koydum ve marketin yolunu tuttum… Yavrularına ve Karakız’a farklı mamalarını alıp, bahçe evini onlara tahsis etmiştim… Pencereden rahatça girebilmesi için kedi yolunu yapmış, en az üç gün yetecek mama ve su istihkaklarını koymuş, kasabaya dönüş yapmıştım… Tek endişem akşam olunca karşıki dağda uluyan çakalların Karakız’a fenalık yapmalarıydı.
Üç gün sonra Karakız’ı kontrol etmek için tekrar gitmiştim… Beni kapıda karşılamıştı ve mamasına takviye yapıp içimden:
– “Ben olmasam işin zor be güzelim!” dememin üzerinden 15-20 dakika geçmemişti ki Karakız otlara bir daldı ve irice yeşil kertenkeleyi yakalayıp karşımda şapur şupur yerken:
– “Hadi ordan! Kim minnet eder senin hormonlu tavuk mamana!” der gibiydi…
Beş gün sonra tekrar gittiğimde Karakız yoktu… Bebekleri evdeydi fakat henüz mamalarını yiyebilme bilincinde değillerdi, öğlene kadar Karakız’a seslendim fakat ses seda yoktu ve bebeklerine süt de getirmemiştim; bayağı endişelendim ve ikindi vaktine doğru, o, salına salına dere kenarından bana doğru gelirken -yavrularının sorumluluğundan kurtardığı için daha fazla sevinirken- sitemde bulunmayı ihmâl etmemiştim:
– “Bak Karakız! Koskocaman bağ bahçe dururken kendine erkek arayacağım diye bebeklerini bırakıp lay lom gezemezsin! Bir insanlık yaptım, beni pişman etme!..”
O gün, bir hafta yetecek mama-su takviyesi yapıp sekiz gün sonra gittiğimde, Karakız, bahçe kapısında beni karşılıyordu… Bir hafta sonraki gidişimde Karakız, evin üstünde yine beni karşılıyordu ve sonraki günlerde devamlı evin etrafında karşılanmış, kendisini bir daha hiç arattırmamıştı…
Fakat son hadise onun benimle iletişim kurduğuna apaçık işaretti… Semaver yakıp çayın yanında kahvaltılıkları sofraya yerleştirirken, Karakız, rahatsız edecek kadar pervasızca sofrada peynire göz koymuştu. Bir parça vermiştim fakat nasıl bir lezzet algıladı ise tekrar tekrar sofradaki peynire yöneliyordu:
– “Of be; güzelim be! Amma patavatsız yüzsüz bayanmışsın sen! Geçen gün sen kertenkele yakalayınca bana verdin mi? Ben senin kertenkelenden istedim mi? Bi rahat bırak da kahvaltımı yapayım!” dememle uzaklaştı. Nasıl tesadüfse? Sanki otların arası kertenkele çiftliği var… Bir atladı… Ve normalde -her normal kedi-, yakaladığı avı alıp sakin, güvenli bir yere gidip yer. Benim Karakız ise gelip can çekişen kertenkeleyi ayağımın önüne bırakıverdi ve gözlerime bakıp:
– “Fazla caz yapma! Sıkıyorsa buyur sen de ye!” der gibi karşımda duruyordu…
– “Al şunu buradan! Kahvaltımın içine ettin, git başka yerde ziftlen!” dememle saniyeler içinde şapur şupur mideye indirip biraz uzağımda güneş banyosu yapmıştı. Mama menüsünde ise okkalı peynir yerini almıştı.
Bu gün ne dolu yağdı!.. Fındıktan büyük, cevizden ufaktı; aracımı doluya karşı kapatmaya çalışırken kafam yarılacak, kollarım kırılacak kadar acıdı…
Hâlime göklerde gülüyorlardı…










