MAVİ MARMARA VESİLESİYLE YÜRÜYEN BÜYÜK DOĞU

Alâaddin Bâkî AYTEMİZ

Mavi Marmara katliamının gerçekleşmesinin üzerinden 15 sene geçti.

O zaman da İsrail Gazze’ye saldırmaktaydı. Gazze yine abluka altındaydı. Gazze yine açlıkla, yoklukla mücadele etmekteydi.

Türkiye merkezli bir organizasyon yapıldı, uluslararası katılım da sağlandı. Gemilerde gönüllüler ve yardım malzemeleri, hedef Gazze…

Mavi Marmara’da bulunmak için biz de başvurduk ama bu talebimizin üç harfliler tarafından onaylanmadığından sefere katılamayacağımız IHH yetkilileri tarafından bize iletilmişti. Bizim orada bulunmamızdan, olası bir İsrail müdahalesinde İsrail askerlerine karşı direniş başlatacağımızdan korkmuşlardı. İsrail’le ilişkilerin hesap edilmedik şekilde bozulmasından korkmuşlardı…

Mavi Marmara yola çıkarken, Yenikapı’dan dualarla uğurladık…

İsrail Mavi Marmara’nın yolunu kesti. Hem de uluslararası sularda… Silâhsız insanlara silâhla saldırdılar; en iyi bildikleri şeyi yaptılar. On şehid verildi ilk anda. Onlarca da yaralı. Yaralılardan bir kısmı daha sonra şehid oldu.

İsrail İsrailliğini yaptı. bunda şaşılacak ve kızacak bir şey yok.

Fakat…

Mavi Marmara’da dökülen kanlar, bizden gözükenlerin gerçek yüzündeki makyajı silip attı.

AKP iktidarı istemeden de olsa İsrail’le ilişkileri gerginleştirmek zorunda kaldı. Mavi Marmara’nın prestijinden de epey istifade ettiler. Mavi Marmara’yı kendilerinin gönderdiğini söyleyerek hadiseden doğan teveccühü oya tahvil etmekten imtina etmediler.

Sonra…

İsrail’le anlaştılar ve, “şehidlerin kanlarını sattınız!” diye bu anlaşmaya itiraz edenlere, “giderken zamanın Başbakanına mı sordunuz!” dedi Erdoğan. Zamanın başbakanı kendisiydi!

İsrail’le ballı börekli ilişkiler dönemi açıldı satılan şehid kanları üzerine…

7 Ekim 2023’de gerçekleşen Aksa Tufanı’na kadar… Aksa Tufanı’ndan sonra AKP, İsrail’le ilişkileri yeniden gerginleştirmek zorunda kaldı. Aksa Tufanı, işbirlikçiliğe darbe vurup, işbirlikçilerin hesaplarını alt üst etti.

Müslüman Anadolu Ahalisi ile işbirlikçi AKP arasında bir mücadele daha başladı. Ahali, İsrail’le ticaretin kesilmesini isterken, AKP buna karşı çıktı. Hatta İsrail’le ticaret yok diyerek açıkça yalan bile söylediler.

İsrail’le ticaretin devam etmesini protesto edenlerin üzerine polisi saldırttılar; ve bu protestolara polisleri saldırtmaya, bacılarımızı yerlerde sürüklemeye, gözaltına almaya, işkence ve çıplak arama gibi zulme devam ediyorlar.

İsrail’le ticareti resmen kestik dediler ama dolaylı yoldan buna devam ediyorlar. Ve buna göz yumuluyor. Devlet istese son alıcısı İsrail olan bir malı satanı, o malı satamaz hale getiremez mi? Ama İsrail’le ticareti kestik palavrası ile rakamlar yayınlamaya devam etmekteler. Ne olmuşsa olmuş, İsrail’le ticaret bitmiş ama işbirlikçi Abbas’ın Filistin hükümeti ile olan ticaret bir ânda patlamış… Tabiî onlar Türkiye’den aldıkları bu malları esasında İsrail için değil de, tamamen Filistin’in ihtiyaçları ve üretimi için alıyolrar deniyor. Filistin’de üretim mi var? Eee, bu kadar demir çelik gittiğine göre, demek Filistin’de bir sanayi var, değil mi? Nerde o sanayi? İşgâl altındaki Filsitin denilen Batı Şeria’da olması gereken bu sanayi ve fabrikalardan bir iki kare gösterseydiniz hiç olmazsa… AKP böyle diyor, inanmayalım mı yani? Yalan mı söyleyecekler? Adam, müslüman kardeşine yalan söyler, arkadan vurur mu? Gerçi son seçimlerde bundan dolayı oyları bayağı düştü, millet bunların doğru söylediklerine pek inanmıyor…

Mavi Marmara bir mücadeledir, olmuş bitmiş bir şey değil.

Şimdi de müslümanlar mücadeleye devam ediyor. Joplanıyor, yerlerde sürükleniyor, hapse atılıyor, çıplak arama gibi işkencelere maruz kalıyor… Tutuklanıyor…

Ama yılmadan mücadeleye devam.

Mavi Marmara benzeri bir filo daha gönderilecekti Gazze’ye… AKP, geminin Haydarpaşa limanından çıkmasına müsaade etmedi aylar boyu. Sonra müsaade edildi ve gemi Malta’ya gitti. Orada İsrail gemiye saldırdı. Gemi kullanılamaz oldu. Organizasyonun başındaki İsmail Songür, konuyla ilgili Türk medyasına davette bulundu. Gelin röportaj yapın, konuyu kamuoyuna maledelim dedi. AKP’den izin çıkmadığı için o çok mücahid kalemlerle mücehhez medyada tıs yok. Kalemleri bir yerlerine kaçtı mücahid kardeşlerimizin!

Hasan Saklanan yargısız infazla şehid oldu; gık yok!

Ayşenur Ezgi keyfi atışla şehid oldu, çıt yok!

IHH ile çalışan 5 kardeşimiz şehid oldu…

Bülent Efendi kendince atarlanıyor. “Mehmetçik Gazze’ye!” filân diye keskinlik yapmıştı daha önce… Şimdi sen bırak bu güyâ keskinliği de, bak, Gideon Arabalarının depoları Türkiye’den giden petrolle doluyor. Katliamları yapan İsrail Türkiye’den giden petrolü kullanıyor. İsrail’e petrol satışını inkâr etmiyorlar zaten. Ticareti kestik diyorlar ama petrol satışını inkâr edemiyorlar, uluslararası anlaşmalar bahanesine sığınıyorlar. Önce bu petrol akışına mani olsana Bülent Efendi! Katliamlar buradan giden petrolle yapılıyor. O şehid olan beş kardeşimiz de aynı şekilde Türkiye’den giden petrolü kullanan İsrail ordusunca öldürülmedi mi?

Elinizi vicdanınıza koyun ve cevaplayın: Şayet bu ihaneti, işbirlikçiliği AKP değil de başka bir parti yapsaydı, böyle kıvırtır mıydınız? AKP’ye zarar gelmesin diye nasıl kıvırtacağınızı şaşırdınız. Dansözlere taş çıkarmaktasınız. Sözde yürüyüşler, protestolar… Milletin gazını almak için. Gerçekte tehdit olan noktada yoklar. İncirlik’e milleti topladılar, büyük bir heyecan oldu, orada milleti engellemekten başka bir iş yapmadılar.

Şu kadar yardım yaptık, bu kadar yardım yapıyoruz diye şov yapıyorlar. İsrail istemeyince tek bir buğday tanesini bile Gazze’ye sokamadıklarını görüyoruz işte. Gerçekte yardım lâzım olan noktada esameleri okunmuyor. Gazze’de çocuklar açlıktan kırılıyor, bunlar reklâm yayınlamaya, utanmadan ekranlarda boy göstermeye devam ediyorlar. Ve varlıklarıyla, gerçek ve samimi oluşumların ortaya çıkmasının önünde engelci olmaya devam etmekteler.

Gözümüz İslâm ihtilâl ve inkılâbında. Dünyadaki bu kadar zulmün, adaletsizliğin son bulması buna bağlı. Bu da sahtelerin ayıklanmasına, engelci olmaktan çıkarılmalarına.

İslâm ihtilâl ve inkılâbının particilik yapılarak gerçekleşmesi mümkün değil!

Selâhaddin’in gelmesinden bahsediliyor değil mi?

Tarihî bir veri olarak kaydedelim ki, Selâhaddin, öncelikle kendi zamanının takozlarını, engelcilerini ezdi. Düşmanla karşılaşmak için öncelikle düşmanla karşılaşmasının önünde engel oluşturan müslüman lidercikleri tepeledi. Kudüs’ün fethi ancak ondan sonra mümkün olabildi.

Dava öncelikle Üstad’ın tabiriyle derin ve gerçek müslümanlar elinde temsil noktasına gelmeli. Derin ve gerçek müslümandan kendisinde iz ve eser olmayan sahtelerden, pasifistlerden, dünyalık hevesindeki işbirlikçilerden kurtarılmalı. İç oluş gerçekleşmeden bunun dışa karşı tamiminden bahsedilemez.

Mücadeleyi temellendirebilmek için hedeflendirebilmek gerekir. Doğru hedefler ortaya konmadan, yanlış hedefler istikâmatinde temellendirme ne kadar büyürse büyüsün, netice elde edilemez. Netice elde edilemeyeceği gibi, bu yanlış büyüme, bu kemmiyet köpürtüsü, keyfiyetin aleyhine neticeler doğmasına sebep olur, oluyor. Biz, her zaman, kemmiyetin değerini ancak keyfiyyete bağlılığında addederek, doğru hedef istikâmetinden vazgeçmedik. Yanlış yolda devasa adımlar atıyor gözükmektense, doğru yolda karınca adımlarıyla mücadeleye devam…

Mücadelenin ve hayatın hülâsası, “rabbim utandırmasın!” duasında saklı. Sözde büyümek adına utanacak işler yapmaktansa, müslümanların, mazlumların ümitlerini hebâ etmektense, istikâmetten sapmadan Rabbin huzurunda utandırmayacak küçük işler yapmak evlâdır! Büyümek adına şahsî katlanışlar değil kastımız. Bu tür katlanışlar, yeri gelir yapılması gereken olarak en ulvî mücadeleye tekâbül de eder. Burada kasıt, teveccühen yönelmiş ümid ve umutları boşa çıkaracak bir tavizkârlıktır. Muhataba, şöyle bir şey vehmettirdikten sonra, öyle olunamayacağının anlaşılmasına rağmen, hâlâ vehmettirmeye devam ederek koltuğunu sağlama almaya çalışmak.

Küçük olsun, bizim olsun demiyoruz…

Mevcut şartlarda büyümek için verilen, verilmesi gereken tavizler bizi biz olmaktan çıkartıyor…

Neticede biz olmaktan çıkan ama bizden olduğunu iddia eden semirmiş yapılar.

Tablo; kimliğin kaybetmiş, mankurtlaştığının bile idrakinde olmayan, vasıtayı ideolojinin gayesi kılacakken, ideolojiyi vasıtaya köle etmiş, nefsi için her şeyi feda edenler gürûhu…

İdraklerin iğdiş edilmesi, Kemalizmin esas buğzedilmesi gereken yanıydı ya… Şimdi idrakler “İmânsız İslâmcılık-BOP İslâmcılığı” elinde iğdiş edilmekte…

Düşmanına yaranıp, zararsızlığını gösterici bir yapı…

Kınamaktan başka bir şey yapamayacağı bilinen…

Ama iğdiş edilmiş idraklere acayip mücadele ediliyor imajı ekilmeye çalışılarak, idrakleri daha da iğdiş ediyor olmak… Her bir yalan, sahtelik, mış gibi yapmak, altını dolduramadığı sözleri hamasetle menfaat için kullanmak, idraklerin daha da iğdiş edilmesine vesile… Böyle ortamda fikir konuşulmaz, tarafgirlik devreye girer.

Misâl…

Suriye’de işin ABD işbirlikçiliği ile neticeleneceğini söyleyerek, “fethedeceğiz, zulme son vereceğiz” denilerek girişilen temelsiz teşebbüslere itiraz ettiğimizde, bize, “siz zaten doğuştan Erdoğan düşmanısınız, ne yapsa karşısınız. Siz Şebbihasınız!” diyenler, şimdilerde Amerika ve İsrail’e yaranmaya, zararsızlığını göstermeye ve karşılığında da destek almaya çalışan, Suriye’yi Batı’ya teslim eden Colani portresi karşısında sus pus… Onlar bize Erdoğan karşıtlığı yaftası asmaya kalkarken, esasında gözü kör Erdoğan taraftarlığı yapmaktaydılar, yapıyorlar. Yaşananları fikre göre değil de Erdoğan’ın şahsına nisbet ederek değerlendirdiler, değerlendiriyorlar. İdraklerin iğdiş edilmesinin neticesi budur. Mankurt, hadiseleri niçin ve nasılıyla, nereden gelinip nereden gittiğiyle değil, tarafgirlik psikolojisiyle ele alır. Hakkın nerede olduğuna bakmaz, kendisini mankurtlaştıran efendisi nerede, ona bakar. Bir efendisi vardır ve efendisi neredeyse Mankurt da oradadır. Hatalar da efendisinden değildir elbette. Veya hata yapmış olsa da düzeltecektir. Neye göre düzeltecek? İnsanın bir yanlışı düzeltmesi için de yanlışın yanlış olduğunu gösteren bir ideolojik bütüne, ışık unsuruna ihtiyacı var; değil mi?

İş nereye doğru gidiyor? Doğrudan varoluş meselesinin temeline kadar gider yani… İşte, insan ve toplum meseleleri, böyle, en temelden en teferruata bağlantı kurulacak ideolojik bir bütünlük içinde ele alınmazsa, kimse ne yaptığını bilir ne de kimseden yaptığının hesabı sorulabilir. Yapan, yaptığını, her türlü yanlışa rağmen tevil edebilir. Ve bütün bu yanlışlara rağmen de, yapılanlar doğru gösterilmeye, idrakler iğdiş edilmeye, particilik ve tarafgirlik hakikatin yerine ikâme edilmeye devam eder.

Adam sabah akşam, “ahbese lânet!” der, herkesten keskin gözükür ama, ahbesizmin, idraklerin iğdiş edilişinin burada tecellî ettiğini görmez, görmek istemez… Fikirsiz, ezbere, lânet okumalarla bir yere varılmaz, mücadele edilmiş de olunmaz. Biz mânâlar üzerindeyiz. O günün şartlarında davanın öncüsü tarafından lânet hedefi olarak işaretlenen mânâ, CHP’de tecelli etti diye ona husumet öne çıkarılmışken, bu gün o lânet için hedef alınan mânâ orada değil de burada tecellî etmekteyse…

Kemalizmin esas buğzedilmesi gereken tarafı, idrakleri iğdiş etmiş olmasıdır!

Ahbes, idrakleri iğdiş etme makamıdır!

Bugün idraklerimizi CHP mi, AKP mi iğdiş etmekte? Mesuliyet makamında kim var?

Mücerrret düşünce, soyutlama kaabiliyeti, meseleleri, müşahhas bağlarından tecrit ederek, mânâların esas kaynaklarına inmeyi ve onları, zaman içinde değişen yeni formları ve biçimleri içinde tesbit edebilmeyi gerektirir. İsterse bu yeni form, dünküne tamamen zıt bir biçim ve yönde tecelli etsin… “Şunu yapan adamın hükmü budur” dedikten sonra, onu, o adama zıt olduğunu söyleyen, bizden olduğunu söyleyen adam yapıyorsa? Zaten “esas düşman”, bunu, bize artık bize açıktan düşmanlık yapanın eliyle yapamadığı için, bizden gözüken adamla yapmaktan başka çaresi kalmayınca, bunun yolunu açmadı mı? “Esas düşman”dan gözünü ayırmayarak, esas düşmanın buradaki işlerini yapanın bizden gözükmesine değil, önce yapılan işin esas düşmana yarayıp yaramadığına bak. Sonra bunu kim yapıyor? Bizden gözüken yapıyor. Hem de dün bize düşman olana güya hesap soruyormuş gibi yaparak. Onun bize düşman olandan güya hesap soruyor gözükmesinin, esas düşmanın istediklerini yapabilmek adına kendisini bize kabûllendirmek için bir perde olduğunu gör.

*

Yürüyen Büyük Doğu, Üstad Necip Fazıl’ın söylediklerinin birebir tekrarı demek değildir. O’nun söylediklerinin maksat muradını kestirerek, değişen zaman dilimleri ve şartlar altında, o maksat ve murada uygun davranış geliştirebilmektir. Ki meselâ, Libya’da Kaddafî emperyalistlerce hedefe konduğunda, “Üstad Kaddafî’ye şunu demişti, oh oldu Kaddafî’ye!” diyerek, güya Üstad’ın söylediklerinden yola çıkarak emperyalizmle aynı safta yer alındığını gördük. Emperyalizm ne zaman İslâm beldelerine saldırsa, Üstad’ın Kaddafî’ye veya Baas’a karşı sözleri akıllarına geldi de, Yürüyen Büyük Doğu olarak Kumandan’ın emperyalizme karşı sözleri akıllarına gelmedi. Tabiî burada Kumandan’ın değil de sadece Üstad’ın ve hem de sadece Kaddafî ve Baas’a karşı sözlerinin akıllarına gelmesi, AKP’nin de orada emperyalizmle birlikte hareket ediyor oluşuna sıkı sıkıya bağlı… AKP’nin emperyalizmle işbirlikçiliğini, emperyalizmin milyonlarca masumu katledilişine, Amerika’nın İslâm beldelerine girişine verilen desteği, Üstad’ı kullanarak meşrûlaştırmaya kalktılar, bu cinayeti de işlediler. Hem de “Amerika’nın burada ne işi var!” diye bu müdahalelere kesinlikle karşı olduğunu ortaya koyan Kumandan’a karşı… Bunu da “Üstad Kaddafîye, Baas’a laf etti, Amerika Kaddafî’yi, Baas’ı devirirken ses etmeyiz, destek de oluruz” diyerek yaptılar. Hani Üstad’ı Kumandan’dan daha iyi biliyorlar ya… Böylece Üstad’la Kumandan’ı karşı karşıya getirme alçaklığına da imza atmış oldular… Bunlara göre mücadelede öncelik, Kumandan’ın, “Amerika’nın burada ne işi var!” tesbitince Amerika’nın bölgede olmasına karşı değil de, Üstad’ın Kaddafî ve Baas’a laf etmiş olmasına istinaden, Kaddafî ve Esad’ın devrilmesindeydi… Amerika’ya da karşılar ama Esad ve Kaddafî’ye daha çok karşılar. Dolayısıyla Amerika’yı görmezden gelebilir, ondan destek alabilir, o desteği almak için Amerika’nın buraya yerleşmesine de yardımcı olup, görmezden gelebilirler. Böylece güya Esad ve Kaddafî adlı zalimlere karşı mücadele ederken, esas zalim ve katil Amerika ve İsrail’e yer açılmış oldu. Şimdi Libya ve Suriye fethedildi ve İsrail ve Amerika’ya yaranmaya, zararsızlığını göstermeye çalışan adalet timsalleriyle dolup taşıyor. Eserleriyle övünüyorlar mıdır?

Yürüyen Büyük Doğu serisinde farklı bir yazı yazmayı düşünürken, bugün de meseleyi Mavi Marmara meselesinin aktüel bağlantıları içinde ele almış olduk.

Devam edeceğiz…

Kapak: Mavi Marmara’yı Yenikapı’da onbinlerle uğurlarken…

Bir Cevap Yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Adımlar Dergisi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin