GAZZE YANARKEN HUZURU ARAMAK
Ulaş TUNCA
1948 yılından itibaren İsrail’in işgâli altında bulunan Filistin toprakları ve Gazze’de soykırım, 7 Ekim 2023 tarihinde gerçekleşen Aksa Tufanı adlı huruç harekâtı akabinde yüz binlerce Müslüman’ın çocuk, kadın, yaşlı ayırımı gözetmeksizin bombalanarak, açlığa mahkûm edilerek şehit edilmesi, yok edilmek istenmesi, yerlerinden ve yurtlarından sürülmeye çalışılmalarıyla, dünyanın bakışları ve tepkisizliği ile tüm hızıyla arsızca devam etmektedir.
Televizyon, bilgisayar ve telefon ekranlarından çaresizce, elimiz kolumuz bağlanmışçasına, mazlumlara karşı yapılan haksızlık ve zulümleri seyrediyor ve yaşanan bu Müslüman kırımını kanıksamaya başlıyoruz.
Siyonist zâlimler, Müslüman bebeklerin üzerine gece gündüz demeden arsızca bombalar yağdırıp, o küçücük bedenleri paramparça ederken, İsrail’le ticaretin kesilmemesi gerektiğini savunan entelektüel pozlarına bürünmüş sahtekârların ekranlarda boy göstermesine şahit oluyoruz.

Gazze’deki Müslümanların her gün şehâdete yürüdüğü bir zamanda, İsrail’de askerî ve sair amaçlarla kullanılacak olan ürünlerin ülkemizdeki limanlardan gönderilmesine engel olmaya çalışan gençlerin gözaltına alınmalarına ve bu yiğit gençlerin, ülkemizde aynı havayı solumaktan utandığımız bazı dantellektüeller tarafından hainlik ve ajanlıkla suçlanmalarına şahit oluyoruz.
Gazze’ye nefes aldıran İran füzeleri demir kubbeyi eleğe çevirip İsrail’in tepesine düştükçe, içimizdeki imânsız İslâmcılık rejiminin fotokopi kahramanlarının sessizliğe bürünmesine ve Malatya Kürecik Radar Üssü’nden alınan verilerin NATO üzerinden İsrail’e istihbarat akışının sağlanmasına engel olmayışlarını ibretle izleyerek ihânetlerine şahit oluyoruz.
İsrail vatandaşı da olan sözde Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının, İsrail’de askerlik görevini yerine getirerek müslümanları katlettikten sonra ellerindeki Müslüman kanlarıyla dönerek ellerini kollarını sallayarak rahatça Türkiye’ye girmelerine izin verilmeyeceğini, bu cinayetlerin karşılığında Türk vatandaşlığından çıkarılmaları ve gerekli cezai işlemlerin uygulanmasını beklerken, devlet yetkililerinin ve bürokrasinin sessizliğine şahit oluyoruz.
Gazze’de yapılan ağır bombardımanlar neticesinde gündüz dahi gökyüzünün aydınlığını göremeyen biçârelerin hâli ortadayken, Türkiye’deki enerji devi firmaların İsrail’e elektrik sağlayarak servetlerinden taviz vermemelerini protesto eden gençlerin yaka paça gözaltına alınmalarına şahit oluyoruz.
Gazze’de sıra sıra dizilmiş küçücük şehit bedenlerin başında anne ve babalar çaresizce gözyaşı dökerken, İstanbul’un göbeğinde gerçekleştirilen savunma sanayi fuarında İsrail’e silah tedarik eden firmaların stant açmasına ve bunu protesto eden gençlerin gözaltına alınmalarına şahit oluyoruz.
Gazze’de kana doymayıp yönünü Suriye’ye çeviren ve stratejik arsızlıkla Suriye’nin güneyinden kuzeyine kadar istediği her noktayı havadan vuran bir İsrail’e karşı gerekli cevabı ve karşılığı veremeyen bir siyasi irâdesizliğe şahit oluyoruz.
Nefsimizin hoşuna gitmese de cihadın inanan insanlara farz kılınmasını görmezden gelerek huzur bulacağını zanneden Müslümanlara şahit oluyoruz.
Allah, yolunda savaşan, düşmana boyun eğmeyen, başlarına gelen sıkıntılardan dolayı gevşemeyen, zaafa düşmeyen ve sabredenlerle beraber olduğunu bildirdiği halde bu hallerden kaçınmanın ve konfor alanlarından çıkılmamasının bahanelerine şahit oluyoruz.
En güzel mükâfatın katında olduğunu ve O’nun yolunda erkek olsun kadın olsun hicret eden, yurtlarından çıkarılan, yolunda ezâ-cefâ gören, hakârete uğrayan ve savaşıp şehid olanların günahlarının affedileceği müjdesini veren Allahü Teâlâ’nın bu apaçık âyetlerinin görmezden gelinerek bu dünyada ve âhirette huzur bulacağını düşünen Müslümanlara şahit oluyoruz.
Düşmana karşı her zaman savaşa hazırlıklı olunması, uyanık bulunulması, sabredip sebât gösterilmesi, gerektiğinde bölükler halinde sefere çıkılması, gerektiğindeyse topyekün savaşılması emri verildiği ve gerçek kurtuluşa erebilmenin bu yolla mümkün olduğu bildirilmesine rağmen, bölükler halinde düşman topraklarında tatil seferlerine çıkılmasına, düşman devletlere iltica edilmesine ve parayı kullanarak adına bedelli denilen bir yahudi taktiğiyle savaştan ve cepheden kaçmanın binbir türlüsüne şahit oluyoruz.
Dünya hayatını verip karşılığında âhiret hayatının alınabilmesinin yolunun Allah yolunda savaşmaktan geçtiğinin bildirilmesine rağmen, bunu küçük bir işmiş gibi gören ve asıl büyük cihadın da ne olduğunu bilmeden, güya nefsle yapılan cihadı topluma empoze ederek düşman karşısında gevşeklik gösterilmesine sebep olan hocaların, vaizlerin, müftülerin, âlimlerin, âllâmelerin, zâlimlerin fetvalarına şahit oluyoruz.
Sırf Müslüman oldukları için baskı ve zulüm altına alınarak çaresiz bırakılanlar ve duâlarında:’’Rabbimiz! Ahâlisi zâlim olan şu memleketten bizi kurtar. Bize tarafından bir sahip gönder, bize katından bir yardımcı yolla!’’ diye yalvarıp duran zavallı mazlum erkek, kadın ve çocukların uğrunda savaşılması gerektiğini bizlere bildiren âyetler apaçık gözümüzün önünde dururken, şeytanî güçlerin safında kâfirlerle beraber hareket eden Müslüman görünümlü münâfıkların ihânetlerine şahit oluyoruz.
Müminlerin savaşa teşvik edilerek, düşmanın kuvvetinin kırılacak olması hakikati gözler önünde dururken, Müslümanları rehâvete ve gevşekliğe sürükleyerek, düşmanın fikir, düşünce ve yaşam tarzının topluma dayatılması faaliyetleri neticesinde, düşmanın cesaretlendirilmesine şahit oluyoruz.
Hastalık, körlük, topallık, zayıflık ve maddi imkân bulamamak mazereti dışında savaştan kaçıp evde oturanlarla, mallarıyla ve canlarıyla Allah yolunda savaşanların eşit olmayacağı ve cihad edenlerin üstünlüğünün bildirilmesi hakikatine mukâbil, bunun tam zıddı olarak Allah yolunda cihad edenlerin terörist ilân edilmesi ve evlerinde oturarak cihaddan geri duran ve düşmanına benzeyenlerin rol-model, remz şahsiyet olarak topluma empoze edilmesi sahtekârlıklarına şahit oluyoruz.
Düşmanın zararından ve fenâlığından korunma şartına bağlanan sefer durumunda namazın kısaltılması ruhsatını, nefs emniyeti içerisinde çıktığı tatil seferinde kılacağı namazların kısaltılmasına bahane kabul eden fakat, farzlarını kısaltırken sünnetlerini tam kılan bir çelişkinin handikapındaki şuursuzluklara şahit oluyoruz.
Taktik geri çekilme ve başka bir birliğe katılma maksadı dışında düşmandan ve cihaddan geri durmanın, savaştan kaçmanın, Allahü Teâlâ’nın çok şiddetli bir cezasını üzerine çekmeye vesile olması hükmü karşısında, düşmanla savaşanları düşmanlaştırıcı bir politikanın icrâsına şahit oluyoruz.
Fitne kalmayıncaya ve bütün hâkimiyet Allah’ın oluncaya kadar düşmanla savaşmamız emredilmesine rağmen, küfrün ve isyânın kendi topraklarımızda, kendi insanımız ve kendi toplumumuzdaki zuhuruna şahit oluyoruz.
Düşmanlara karşı bütün imkânlarımızı seferber ederek kuvvet hazırlamamız ve böylelikle düşmanlarımızın korkutulması gerektiği emredilirken, rehâvet içerisinde gayesizce “bu sene de tatilimizi hangi adalarda yapsak acaba!” kaygısı, duygusu ve düşüncesizliğine sürüklenen Müslümanların varlığına şahit oluyoruz.
Yüzde onluk bir sayıya ulaşıldığında düşman kuvvetleriyle harb edilmesi emrinin, insandaki zayıflık ve zaaflardan kaynaklı olarak hafifletilmesi neticesi yüzde elli oranında bir sayıya ulaşılması durumunda düşmanla harbin farz kılınması emrine karşılık, sayıca çok üstün olunmasına rağmen düşmanla cihad etmekten kaçınmanın zilletinin yaşanmasına şahit oluyoruz.
Allah yolunda hicret eden, mallarıyla ve canlarıyla Allah yolunda cihad edenlerle onları barındıran ve onlara yardım edenlerin gerçek dostluğundan, düşmanı dost ve sırdaş edinenlerin hâline şahit oluyoruz.
Baskı ve zulüm altında inleyen mümin toplulukların gönüllerinin ferahlatılması, düşmanların rezil rüsvâ edilmesi ve azgınlıklarından vazgeçirilmesinin bizim ellerimizle cezalandırılmaları sûretiyle gerçekleştirilecek olması hakikati bedahet halinde ortada dururken, bu cezalandırmanın Allah’a havale edilmesiyle, cihad kaçkınlığının başka bir tezâhürüne şahit oluyoruz.
Atalarımızın, çocuklarımızın, kardeşlerimizin, eşlerimizin, aşiretlerimizin, kazandığımız mallarımızın, ticaretimizin, meskenlerimizin Allah’tan, Resûlü’nden ve O’nun yolunda cihaddan daha sevimli hâle gelmesi neticesinde karşılaşılan ve âhirette daha şiddetlisine maruz kalınacak olan depremler, seller, yangınlar, kuraklıklar, âfet ve felâketlere şahit oluyoruz.
Topyekün düşmanla savaşmaktan kaçınılması neticesinde, içerisinde yaşadığımız toplumun yok edilmesi tehlikesiyle karşı karşıya olmamız ve âhiretten vazgeçip dünya hayatına râzı olmanın zilletinin her geçen gün biraz daha hissedilir hâle geldiği zamanlara şahit oluyoruz.
Kolay veyahut zor, imkânlar dâhilinde az ya da çok, silâhlı ya da silâhsız hangi durumda bulunulursa bulunulsun topyekün mallarımızla ve canlarımızla Allah yolunda cihada muhatab takvâ sahiplerinden olmamız emredilmesine rağmen, savaştan kaçmanın bahanelerine sığınılmasına ve evlerde çocuk ve kadınlarla beraber oturulmasına şahit oluyoruz.
Düşmanlara karşı zamanın şartlarına uygun olarak mücahede edilmesi ve düşmana karşı sert davranılması gerektiği emrine rağmen, Müslümanlara karşı sert ve düşmanlara karşı yumuşak davranan, zâlim düşmanı dost ve sırdaş edinen zâlim yöneticilerin, idarecilerin politikalarına şahit oluyoruz.
Hâyrın ve gerçek kurtuluşun düşmana her cepheden toslamakta olduğu emredilmişken, kendisini düşmana şirin göstererek yaranmaya çalışan Müslümanlara şahit oluyoruz.
En yakın mesafedeki düşmandan başlayarak, üstün bir gayret, ciddiyet, disiplin ve metânetle savaşılması emrine karşı, zaferin savaşana mahsus olduğunun unutulduğu zamanlara şahit oluyoruz.
İyi davranan ve yaptığı işi güzel yapanlarla beraber olan Allahü Teâlâ’nın, mânâsı açık ve hükmü kesin olan cihad emrine nisbetle, Müslümanlara karşı saldırgan bir tutumun ve politikanın güdücüsü olmayan düşmana karşı adâleti emreden hükümler ortadayken, dostu bile düşmanlaştırıcı politika sahiplerinin ferâset ve basiretsizliklerine şahit oluyoruz.
Özü sözü doğru olanların imândan sonra şüpheye düşmeden mallarıyla ve canlarıyla Allah yolunda cihad edenler olduğu bildirilmesine rağmen, her gün sûret-i haktan görünüp de dün söylediğini bugün tekzib eden münâfık tiynetli politikacıların yalanlarına şahit oluyoruz.
Bütün yapı taşları birbirine kurşunla kenetlenmiş sağlam bir bina gibi saf tutarak Allahü Teâlâ yolunda savaşılması emrine karşı, mezhepçi fanatizmi körükleyerek toplumda fitne çıkararak bölücü ve kavmiyetçi faaliyetlerin devlet mekanizması eliyle desteklenmesine şahit oluyoruz.
Bütün bu şahitliklerle beraber, insan ve toplum meselelerinin çözümü bakımından, Allah ve Resûlü’ne bağlı olmanın şuurunu pırıldatacak olan emir, hüküm ve kanunların icrâ edilebilmesi ve bu ruhun devletleşebilmesi elzemdir.
Tüm bu menfilik-olumsuzluk, zillet ve ahlâksızlıkların temelinde yatan şey Müslümanların gerçek bir devlete sahip olamayışlarında saklıdır. Kurtuluşumuzun yolu, “Mutlak Fikir”e nisbetle inşâ edilecek olan “Adâlet Devleti” ruhunun temsilcisi olacak olan ve var gücümüzle kurma zorunluluğu ve mesuliyetini ihtar eden “Başyücelik Devleti” idare şeklinin, insan ve toplum meselelerini çözücü bir mahiyet taşımasının idrâk edilmesiyle mümkün olduğu anlayışına erebilmektedir!..










