İDEALSİZLİĞİN YANSIMALARI

Mehmed KAYA

Küresel SUMUD Filosu; İspanya, İtalya, Yunanistan ve Tunus’tan yola çıkıyor.
Bu gemilerin kalktığı ülkeler arasında Türkiye’nin olmaması normal mi?

Tarikat, barikat, cemaat, partiler ve STK’lar bu duruma neden sessiz?
Hiç mi kendi irade beyanınız olmaz?
Eğer varlık sebebiniz siyasi iradenin politikalarına şartsız destek sunmaksa, niye masrafa girip kendinizi yoruyorsunuz? Kapatın dükkanınızı, gidin siyasi parti teşkilatında çalışın.

İradesini iktidara mahkûm etmiş yapıların; ne vatana, ne TÜRK’e, ne insanlığa zerre kadar hayrı dokunmaz.
İlke ve ideâlleri olan topluluklar ilkelerinin peşinden gider; bunlar ise iktidarın peşine takılıyor. Allah’ın ahlâkıyla değil, iktidarın ahlâkıyla ahlâklanıyorlar.

“Gazze’deyiz, Filistin’deyiz” nakaratına hiç girmek istemiyorum. Sinir bozucu! Neresinden tutsan sakat:
Gazze’de olmadığımıza mı yanalım, Gazze’de isek gözümüzün önünde bu katliamın yaşandığına mı yanalım?

Allah aşkına… Netanyahu’ya “kâfir” denince mevzu çözülmüş gibi coşan bir gürûha ne anlatılır?
Madem öyle, ben de söyleyeyim:
NETANYAHU, SEN EN BÜYÜK OROSPU ÇOCUĞUSUN.
*
Kötü bir iktidar, milleti kendine bağlar; iyi bir iktidar ise milleti bir İDEALE bağlar.

İnsanoğlunun en önemli fobilerinden biri YALNIZLIK.
Bu sebeple toplumsal dayanışmanın, yardımlaşmanın veya örgütlülüğün bir sebebi de yalnızlık fobisidir. Bu fobi, insanları bir arada tutar. Neticede insanlar arasındaki ilişki ağı bir yerde simbiyotik ilişkidir.

Tabiî ki maddî ve manevî sebepler de vardır. Ama insan, fıtratı gereği varlığını göstermek, bilinmek, beğenilmek ve aidiyet hissetmek ister. Kohlberg’in Ahlâk Gelişim Kuramı’ndaki “İyi Çocuk Eğilimi”nin de bana göre altında yatan en önemli sebep yine bu yalnızlık fobisidir. Velhasılı, insanoğlu ekseriyetle toplumsal uyum ve kabûl için bu eğilimdedir.

Şimdi işler değişti tabiî. Sosyal medya aracılığıyla insanlar, kendilerini cemiyetin içine atan bu fobiden kurtuldu. Artık kendilerini daha rahat gösterebilecekleri, daha çok insanla ilişki kurabilecekleri, hatta olmadıkları hâllere bürünüp kendilerini beğendirebilecekleri, kabul görebilecekleri bir zemin buldular.
“Buldular” değil aslında; kendilerine böyle bir saha sunuldu, sonra dayatıldı. Şimdi insanlık kuşatılıp bu alana mahkûm edildi.

Eskiden bu sahaya “Sanal Medya” denirdi, şimdi ise “Sosyal Medya” deniyor. Çünkü gerçeklik sanallığa yenildi ve sanallık gerçekliğin yerini aldı. Artık ahlâkî normları, alışkanlıkları, kültürü burası belirliyor.

Bu alan güçlendikçe, cemiyeti ayakta tutan insanî bağlar da çürüdü, koptu. Örneğin normal bir cemiyette iki kişi kavga ederken sizin gerçek insanlar için hadiseye müdahale edip ayırmanız gerekirdi. Şimdi öyle değil; sosyal medyadaki arkadaşlarınız için o kavgayı görüntüye alıp paylaşmanız daha kıymetli hâle geldi.

Bakın mesela; boşanma olayları artıyor, nüfus artış hızı ve genç nüfus düşüyor deniyor.
Neden?
Ekonomi, şu, bu… Elbette birçok sebep var ama en büyük sebep bana göre psikolojik hazırbulunuşluk.
Eee, bunu da sosyal medya yönetiyor.

İnsanlar sıkılıyor. Beğenmiyor. Eskiden bir kadının veya erkeğin eşini kıyaslayabileceği alan dar bir alandı. Çevresindeki erkek ve kadınlar zaten birbirine benzerdi. Şimdi öyle değil; sosyal medyada milyonlarca karakter, milyonlarca yaşam biçimi görüyorlar. Sonunda “bir ihtimal daha var” diyerek eşlerini bu hayattaki karakterlerle kıyaslıyorlar. Bu kıyas tatminsizlik doğuruyor. Tatminsizlik de boşanmayı veya evlenmemeyi beraberinde getiriyor.

Sıkılma psikolojisi de önemli. Z kuşağının “çabuk sıkılma” özelliği, sıkça eleştirilen bir nesil karakteristiği olarak sunuluyor. Ancak bu, nesilden çok sosyal medyanın insanlığa dayattığı bir durum. Zygmunt Bauman’ın “Akışkan Modernite” kavramıyla ifade ettiği gibi, modern toplumda her şey geçici, değişken ve yüzeysel hale geliyor. Sosyal medya, bu akışkanlığın en güçlü taşıyıcısı olarak dopamin odaklı bir tüketim kültürü yaratıyor. Kitapların yerini filmler, filmlerin yerini diziler, dizilerin yerini kısa videolar, onların da yerini saniyelik “reels” ve “shorts” aldı.

Bu sürekli değişim, insanların bir şeye uzun süre bağlı kalmasını zorlaştırıyor. Çünkü akışkan modernite, sabitlik ve derin bağlar yerine anlık tatmin ve geçiciliği yüceltiyor.
Sürekli değişiyorsun.

İşte bu akışkanlık, bağlanmayı da bağlı kalmayı da imkânsız hale getiriyor. Ve yine aileye yansıması maalesef olumsuz oluyor. İnsanlar evlenmekten kaçıyor; evlenirse eşinden sıkılıyor; çocuk yapmayı erteliyor. Zira bağımlılığa dönüşecek her türlü kalıcı bağdan kaçıyorlar.

Meseleye elbette “sosyal medya paradoksu” olarak bakıp geçiştiremeyiz. Çünkü burada bir cemiyetin ruhen dönüşmesi mevzu bahis. Yani meseleyi salt bir birey zaafı veya cemiyet zaafiyeti diye ele almak ucuzluk olur.

Peki SİYASİ İRADE’nin böyle bir derdi veya kaygısı var mı?
Elbette yok.

Bakmayın “irade” dediğime; bugün ortaya çıkan tablo, iradesizliğin, ideâlsizliğin, ÜLKÜSÜZLÜĞÜN tablosudur. Bu topraklarda ideâl yerine çıkarı, cemiyet yerine kitleyi, insan yerine tüketiciyi koyan irade; yalnızlık korkusunu sömüren küresel düzenin işbirlikçisinden başka bir şey değildir.

Bir Cevap Yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Adımlar Dergisi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin