BAŞ DAVAMIZ: ŞAHSİYET

Mehmed KAYA

Geçen haftalarda “Manifest” adlı bir müzik grubunun sahnede sergilediği dans ve bunun üzerinden çıplaklık eleştirileri gündemdeydi. Savcılık soruşturması başlatılacağı söylendi. Ne oldu bilmiyorum.
Sözde “ahlâkî hassasiyet” adına köpürtülen bu mesele çok saçma ve samimiyetsiz. Çünkü biz, artık başıboşluk rejiminin gölgesinde yaşayan bir cemiyetiz; yani hedefini, yönünü, şahsiyetini yitirmiş; gereksiz tepkilerle duyar patlaması yaşatılan bir toplumuz.

Bu rejimin en açık tezahürü, “millî” etiketiyle sahneye sürülen kadın voleybol takımında görülüyor. Spor adı altında TÜRK’e ait olmayan bir manzara millîlik sıfatının üzerine yamanıyor. Hâlbuki millî olan, TÜRK’ün inancına, ahlâkına, kültürüne, töresine kök salan değil midir?

Allah aşkına, TÜRKLÜĞÜN neresinde eşcinsellik var? Bir maharetmiş gibi, eşcinsellik propagandası millîlik kisvesi altında pazarlanıyor. “Filenin Sultanları” diye sunulan manzara, bir spor takımından öte; bir zihniyetin ve yönelimin normalleştirilmesi, hatta devlet eliyle kurumsallaştırılması değil midir?

Burada asıl mesele şu: Millî denilen şeyin, gerçekten “TÜRK’e ait” olup olmadığı artık sorgulanmıyor. TÜRKLÜĞÜ, onun tarihî ve manevî değerleriyle yaşatma iradesi ortadan kalkıyor. “Millî” kelimesi bir etiket gibi, içi boş şekilde herkesin üzerine yapıştırılıyor. Sonra da parti liderinden mahalle bakkalına kadar herkes aynı mahcubiyetle, aynı baskı altında “Filenin Eşcinsellerine” destek açıklamaları yapmak zorunda hissediyor.

Şunu da yazayım, içimde kalmasın: Voleybol takımından bir oyuncu Tayyip Erdoğan’a sırtını döndü diye ortalığı birbirine katıp “Vay efendim nasıl olur da Cumhurbaşkanına sırtını döner” diyenlere ne demeli? Yahu bu takım dediğin şey TÜRKLÜĞE sırtını dönmüş. Bu zoruna gitmedi de Tayyip Erdoğan’a sırtını dönmesi mi zoruna gitti?

İl gider, han gider, TÖRE kalır!..

Sahip çıkacaksanız, TÜRKLÜĞÜNÜZE sahip çıkın.

Her gün yeni bir barbarlık vakası görüyoruz. Bir adamın başkasına “çocuklarının yanında” tokat atması gündem oluyor.

Drama ve ajitasyon dışında kimse asıl sebebi sorgulamıyor. Mesele şudur: Toplum, insana dair tüm ruh ve duygu damarlarını kaybetmiştir. Merhamet, şefkat, estetik, incelik, saygı, sevgi, kültür, gelenek… Hepsi kurumuş; yerini kaba, maganda, lumpen, gevende kalabalıklarla dolu bir meydan almıştır. TÜRK’ün millet olma şuuru kaybolmuş, yerini yığınlar almıştır.

Salih Mirzabeyoğlu ne diyordu?

“Önce şiiri sevmeliydiler, öğrenmeliydiler ipek kanatlarla yükselmeyi… ve görmeliydiler baş dönmesi sürünmekten güzel! …”

Ama şiiri sevmediler, inceliği öğrenmediler, ipek kanatlarla yükselmeyi bilmediler.

Ve sonuç: Son otuz yıldır ne bir şair, ne bir mütefekkir, ne de bir hakiki aydın tip çıkaramadılar.

Çünkü sevmeyi bilmiyorlar. İnsanı, çocuğu, doğayı, şehri, ülkeyi, mücadeleyi sevmiyorlar…

Memleketteki asıl tehlike, şahsiyet kıtlığıdır. Milletin önünde taklit edeceği bir aydın, hayranlık duyacağı bir sanatkâr, peşinden koşacağı bir fikir adamı, güvenip hürmet edeceği bir devlet büyüğü kalmamıştır. Otuz yıldır süren bu çoraklıkta meydan boş kalmış; boşluğu ise fenomen kılıklı şarlatanlar, köksüz sporcu ve şarkıcı maskeli figürler, haramzade mafyatik tipler doldurmuştur. Çocuklarımızın önüne ideal diye konan bu sahte aydınlar(!), milletin şahsiyetsizliğe teslimiyetinin en canlı delilidir.

Duygulardan arınmış, kendisini ifade etmekten aciz insanlar, duygu eksikliğini yapay zekâ desteğiyle şiir yazdırarak kapatmaya çalışıyor çünkü.

Oysa yaşayan sensin, hisseden sen.

İnsan, hissetmediği duyguları nasıl yazabilir veya yaşayabilir?

Duygu hissedilmeyip taklit edilince ortaya ruhsuz, sahte duygu tacirlerinden geçilmeyen bir cemiyet çıkıyor.

Evde sevgi kaybolmuş, şehirde estetik silinmiş, fikirde derinlik yok olmuş, sanatta incelik unutulmuş, mimaride ruh yitirilmiş, anlayışta merhamet sönmüş. İnsanî olan her şey, her şubede kaybedilmiştir. İşte bu yüzden şehirler beton yığınlarına dönmüş, aileler yabancılaşmış, sanat bayağılaşmış, fikir slogana indirgenmiş, sokaklar kirlenmiştir.

Bana göre TÜRK milleti asil bir millettir. Asalet, şahsiyetle vücut bulur. Çünkü şahsiyet ayırt edici özelliktir.
Peki ben bu şahsiyeti ne ile göstereceğim?

Fikirle mi?

Sanatla mı?

Edebiyatla mı?

Mimariyle mi?

Sporla mı?

Şehirle mi?

Evin içi ve dışı ile mi?

Erkeklerimizle mi?

Kadınlarımızla mı?

Gençlerimizle mi?

Yahu benim TÜRKLÜĞÜM nerede?

Bende olup da başka milletlerde olmayan ne var?

Açık söyleyeyim, ortada TÜRK milleti filan kalmamıştır.

Ve ilk işimiz millet olma şuuru ve “Ne harâbîyim, ne harâbâtîyim; kökü mâzîde olan âtîyim” ölçüsü ile yepyeni bir TÜRK yaratmaktır.

Üstad Necip Fazıl’ın dediği gibi:

“Yepyeni bir nesil yoğurmak borcundayız! Potininin burnundaki çividen saçının en üst teline kadar yepyeni, dipdiri, yakın maziye doğru hiçbir örnek tanımayan, eşsiz bir zarafet, dikkat, heybet, hâkimiyet, pırıldatıcı bir nesil…”

Bir Cevap Yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Adımlar Dergisi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin