KORKU VE KORKUSUZLUK ÜZERİNE…
Yiğit Metin
Korku ile korkusuzluk genellikle birbirinin mutlak karşıtı olarak düşünülür.
Oysa bu kadar basit değildir. Korkusuzluk, çoğu zaman korkunun yokluğu değil, onunla kurulan ilişkinin biçimidir.
İnsan, korkmayan bir varlık değildir. İnsan, korkusunu bastıran, inkâr eden ya da onu aşmaya çalışan bir varlıktır.
Korku, hayatta kalma içgüdüsünün doğal bir sonucudur. Tehlikeyi sezdirir, sınır çizer, ve dikkatli davranmayı sağlar. Bu yönüyle korku, zayıflık değil, aksine bilincin erken uyarı sistemidir.
Ancak korku, yönetilmediğinde aklı teslim alır. İşte tam bu noktada korku, bireyi ve toplumu edilgenliğe sürükleyen bir baskı ve sindirme aracına dönüşür.
Korkusuzluk ise çoğu zaman yanlış anlaşılır. Cesaret, korkunun yokluğu sanılır.
Oysa gerçek cesaret, korkuya rağmen hareket edebilmektir.
Korkusuzluk iddiası çoğu zaman bir maskedir.
Bastırılmış korkuların yüksek sesle inkârıdır. En gür sesle “korkmuyorum” diyenler, çoğu zaman en derin korkularını saklayanlardır.
Toplumsal ve siyasal düzlemde korku, yönetim aracı olarak sıkça kullanılır. Belirsizlikler büyütülür, tehditler sürekli canlı tutulur, güvenlik ve beka söylemleri her şeyin önüne geçirilir.
Böylece korku, itaat üretir. Korkusuzluk ise bu düzende tehlikeli bir sapma olarak kodlanır.
Sorgulayan, itiraz eden, susmayan kişi “sorumsuz” ya da “tehlikeli” ilân edilir. Oysa korkusuzluk, çoğu zaman aklın ve vicdanın sesidir.
Buradaki asıl çelişki korku ile korkusuzluk arasında değil; korkunun bilinçle mi yoksa teslimiyetle mi yönetildiği arasındadır.
Korku bilince eşlik ettiğinde temkin üretir. Teslimiyetle birleştiğinde ise körleşmeye neden olur.
Korkusuzluk da benzer biçimde iki yüzlüdür: Biri düşünülmüş bir cesaret, diğeri ise sorumsuz bir savrulmadır.
Mesele, korkmak ya da korkmamak değildir. Mesele, korkunun kim tarafından ve ne amaçla kullanıldığıdır.
Gerçek cesaret, korkuyu inkâr etmek değildir.
Korkuyla yüzleşip aklı ve vicdanı kaybetmeden yol alabilmektir.
Çünkü bilgelik, korkudan değil; korkuyu tanıyıp aşmaktan doğar.
—Doğal korku (tehlike, sorumluluk, sınır bilinci) özgürlüğü yok etmez; aksine onu bilinçli kılar.
—Dayatılmış korku (baskı, tehdit, dışlanma) ise özgürlüğü kemirir, insanı kendine yabancılaştırır.
Korkunun egemen olduğu yerde özgürlük eksik kalır; ama korkuyla yüzleşebilen yerde özgürlük derinleşerek ivme kazanır.
Mesele korkunun varlığı değil korkunun kime hizmet ettiğidir.
Ama şunu da unutmamak gerekir:
Korkunun olduğu yerde özgürlük tamamen yok olmaz, sadece direniş hâline geçer.
Ve tarih bize şunu söyler:
En kalıcı özgürlükler, korkunun en yüksek olduğu zamanlarda filizlenmiştir.










