SABAH KUŞAĞINDA ÇÜRÜYEN TOPLUM
Yiğit Metin
Türkiye’nin çürümüşlüğünü görmek için uzun raporlara, istatistik tablolarına, sosyolojik saha çalışmalarına gerek yok. Sabah saatlerinde televizyonu açmak yeterli. Birkaç dakika içinde, bir toplumun hangi eşikten düştüğünü, hangi değerleri geride bıraktığını, neyin normalleştiğini bütün çıplaklığıyla görürsünüz.
Sabah programları artık birer ahlâk enkazı vitrini. Aile içi şiddet, ensest imaları, linç kültürü, mahremiyetin hoyratça teşhiri; hepsi reyting uğruna sıradan bir eğlence malzemesine dönüştürülmüş durumda. Dram, çözüm için değil; teşhir için kullanılıyor. İnsan acısı, bir tüketim nesnesi hâline getiriliyor.
Daha kötüsü şu: Bu iğrençlikler bir istisna değil, bir format. Sunucular hâkim gibi, seyirci jüri gibi, mağdur ise çoğu zaman sanık gibi davranıyor. Masumiyet karinesi yok, onur hakkı yok, çocukların ruh sağlığı hiç yok. Herkes herkesin hayatını didikliyor; ama kimse bu çürümüşlüğün nedenini sormuyor.
Bu programlar yalnızca bireysel hikâyeleri ifşa etmiyor; toplumsal bilinçaltını da şekillendiriyor. Şiddeti normalleştiriyor, rezaleti sıradanlaştırıyor, utancı görünmez kılıyor. “Beterin beteri var” algısı yerleşiyor. İnsanlar kendi yoksulluğunu, çaresizliğini, adaletsizliğini unutmak için başkasının felâketine bakmaya alıştırılıyor.
Asıl mesele, bu yayınların varlığı değil; kabûl görmesi. Her sabah milyonlarca evde açılan televizyonlar, bu çürümeye sessiz onay veriyor. Reyting varsa, sorumluluk yok. Denetim varsa bile kâğıt üzerinde. Ahlâk, artık bir kamu değeri değil; kişisel bir tercihmış gibi sunuluyor.
Oysa bir toplum, çocuklarını neyle büyüttüğünden; kadınlarını, yoksullarını, çaresizlerini nasıl temsil ettiğinden anlaşılır. Sabah kuşağında gördüğümüz şey bir “gerçeklik” değil; gerçekliğin istismarıdır. Yoksulluğun, eğitimsizliğin, adaletsizliğin, çözümsüzlüğün ekranlara taşınmış hâlidir.
Türkiye’nin çürümüşlüğü tam da burada başlıyor:
Acının eğlenceye, rezaletin reytinge, insanın malzemeye dönüştüğü yerde.
Ve belki de en acı soru şudur:
Bu programları yapanlar mı suçlu, yoksa artık buna bakmayı normal sayan bizler mi?










