GAYESİNE ERMEMİŞ SAVAŞ BİTMEMİŞTİR
Adnan DEMİR
Bir savaşın bittiğini söyleyebilmek için silâhların susması yetmez. Savaş, ancak gayesine erdiğinde biter. Gaye ise, yalnızca, düşmanı bir coğrafyadan def etmek değildir; düşmanın dinimize, aklımıza ve ruhumuza musallat olmasına son vermektir. Bu gerçekleşmedikçe, savaş şekil değiştirir ama sona ermez. Bu nedenle 1919’da başlayan mücadele, sonuçlandırılamamış bir hakikat kavgası olarak bugün de devam etmektedir.
1919’da Anadolu’da verilen mücadele, yalnızca bir işgâl karşıtı direniş değildi. O direnişin derininde, bu toprakların hangi ruhla, hangi akılla ve hangi nizâmla yaşayacağına dair bir kader meselesi vardı. Aynı cephede savaşanlar vardı; aynı kanı dökenler, aynı yoksulluğu paylaşanlar. Fakat herkes aynı gayeye yürümüyordu. Kimileri için savaş, düşmanı kovmakla bitecekti; kimileri içinse düşman kovulduktan sonra da sürecekti. Ayrım tam da burada doğdu.
Savaşın ruhunu taşıyanlar için mesele, yalnızca toprağın kurtarılması değil, hakikatin hâkim kılınmasıydı. Buna karşılık, o ruha ihanet edenler için savaş, ulaşılması gereken bir sonuç değil, katlanılması gereken geçici bir zorunluluktu. Onlar için asıl hedef, savaş sonrasında kurulacak düzenin hangi kaynaktan besleneceği değildi; önemli olan düzenin kurulmuş olmasıydı. Böylece savaş, hakikat adına başlatıldı ama hakikatten kopuk bir düzenle sonlandırıldı. İhanet cephede değil, zafer ilân edilen yerde gerçekleşti.
Bu yüzden bugün “savaş bitti” diyenlerle “savaş sürüyor” diyenler aynı tarihten söz etmemektedir. Teslim olanların savaşı o gün bitti; ruhunu teslim etmeyenlerin savaşı ise devam etti. Teslim olanlar iktidarı aldılar, tarihi yazdılar, düzen kurdular. Ama hakikati mühürleyemediler. Hakikat, bastırıldı ama yok edilemedi. Savaşın bitmemiş olması, bir yenilgi değil; ruhun teslim olmamış olmasının işaretidir.
Bugün gelinen noktada, insanlık şimdiye kadar yaşadığı savaşların hiçbirine benzemeyen bir dünya savaşının içine girmiştir. Bu savaş, yalnızca orduların, ekonomilerin ya da devletlerin savaşı değildir. Bu savaş, insan tanımının, aklın ölçüsünün ve hayat nizamının yeniden belirlendiği bir varoluş savaşıdır. Ne için yaşanacağı, neyin doğru sayılacağı, kimin hükmünün geçerli olacağı aynı anda tartışmaya açılmıştır.
Anadolu insanı bu büyük savaşa, gayeye ihanet etmiş olanların iktidarında girmektedir. Bu, tarihin en ağır imtihanlarından biridir. Yanlış bir şuurla girilen büyük savaşlar, toplumu yok eder; fakat doğru ruhla yaşanan ağır süreçler, yeni bir doğuşa zemin hazırlar. Mevcut düzenin çözüm üretemediği, koruyucu olamadığı ve anlam veremediği bir aşamaya gelinmeden, gerçek bir kurtuluş fikri kitlelerin vicdanında karşılık bulmaz.
Bu nedenle, gerçek kurtuluşa giden yolun yeniden 1919’a benzer zorlu şartlardan geçmesi kaçınılmaz görünmektedir. Bu bir temenni değil, tarihsel bir zorunluluktur. Hakikatin gasbedildiği, ruhun sürgüne gönderildiği dönemler, ancak ağır bedellerle aşılır. Ancak bu defa önemli bir fark vardır. 1919’da cesaret ve fedakârlık vardı ama hazır bir sistem ve nizam fikri yoktu. Bugün ise ihanetin ne olduğu bilinmektedir; teslimiyetin sonuçları tecrübe edilmiştir; sahte zaferlerin içi boşalmıştır.
Bu gecikme bir kayıp değil, bir tahsil süresi olmuştur. Hakikat aceleye gelmemiştir. Yarım fikirle iktidara gelmekten korunmuştur. Yaşanan acılar, yeniden diriliş için gerekli fikrî zemini ve sistem ihtiyacını görünür kılmıştır. Bu yüzden bugün yaşananlar bir felaket değil; bir tasfiye, bir ayrışma ve bir hazırlıktır.
Bütün bu tahlillerin sonunda söylenebilecek olan şudur: 1919’da başlayan ruh yenilmedi, yalnızca acele etmedi. Teslim olanlar “bitti” dedi, “kazandık” dedi, “devlet kurduk” dedi. Ruh ise susarak bekledi. Çünkü onun davası bir devlet kurmak değil, bir nizam tesis etmekti. Ve nizam, zamana yayılır, bedel ister, sabırla yoğrulur.
Bugün “vakti geldi” deniyorsa, bu bir kehanet değil; yaşanmış ihanetlerin, ödenmiş bedellerin ve düşünülmüş sezginin vardığı bir idraktir. Önümüzdeki büyük savaş, teslim olanlarla direnenleri kesin biçimde ayıracaktır. Anadolu bir kez daha bedel ödeyecektir; fakat bu defa ödenen bedel, başkasının düzenine meşruiyet üretmeyecek. Gerçek kurtuluş, bu savaşın ortasında, teslim olmayan bir şuurla ve artık hazır olan bir fikirle mümkün olacaktır.










