KOSOVA TÜRKLERİ’NİN VE TÜRKÇE’NİN İSTİKBÂLİ – 3
Ulaş TUNCA
1999 KOSOVA SAVAŞI SONRASI DÖNEM
Kosova meselesinin çözümüyle ilgili 6 Şubat 1999’da Fransa Paris yakınlarındaki Rambouillet kasabasında bir konferans düzenlenmişti. Tertiplenen Rambouillet Konferansı plânına göre, derhal ateşkes sağlanacak, mülteciler evlerine dönecek, Sırp askerleri bölgeden çekilecek, bölgeye NATO gücü konuşlandırılacak ve 3 yıl içerisinde referanduma gidilecekti.
ABD, Rusya ve AB temsilcilerinden oluşan temas grubunun başlattığı bu konferansın anlaşma metnini Kosova heyeti kabul etmişti. Sırp heyeti de şerh koyarak prensipte kabul eder gözüktü.
Sırbistan, Kosova’ya konuşlanacak olan uluslararası barış gücünün BM’nin bünyesinde olması gerektiği ileri sürerek NATO kuvvetlerinin Sırbistan’dan geçisine izin vermemesiyle, Rambouillet girişimi başarısızlığa uğramış ve 24 Mart 1999’da NATO müttefikleri Sırp hedeflerine yönelik hava saldırısı başlatmıştı.
77 gün süren NATO harekâtıyla Sırp güçleri Kosova’dan çekilmek zorunda kalmış ve ardında 10 binlerce insanın ölümüne, yüzbinlerce insanın göç etmesine sebep olan bu süreç, Kumanova Antlaşması’nın imzalanmasıyla son bulmuştu.
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin aldığı 1244 sayılı karar uyarınca Kosova yönetimi, geçici olarak sivil misyon UNMİK, askeri misyon da KFOR’a devredilmişti.
2007 yılında Marti Aktisari Belgesi’nin BM tarafından kabul edilmesiyle Kosova’nın nihai statüsü belirleniyor ve 17 Şubat 2008 tarihinde Bağımsızlık Bildirgesi Kosova Meclisi’nde kabul ediliyordu. 9 Nisan 2008 tarihinde de Kosova Anayasası Mecliste kabul ediliyordu.
15 Temmuz 1999’da BM Kosova Geçici Misyon Temsilciliği’ne, daha sonra Fransa Dışişleri Bakanlığı yapacak olan Bernard Kouchner getirilmişti.
Kouchner’in ilk işi, Türkçe’yi resmi dil olmaktan çıkarmak olmuştu. 1974 Anayasası ve 1977 Dil Yasası ile güvence altına alınmış olan Türkçe yerine İngilizce getirilmişti.
1999 sonrası hazırlanan anayasaya göre, Kosova’lı Türkler azınlık statüsünü kaybederek bu haklardan mahrum bırakılmış ve topluluk olarak konumlandırılmıştı. Türkçe, sadece Türkler’in yaşadığı bölge belediyelerinde kullanılabilecekti. Tek bir İngiliz’in yaşamadığı Kosova’da, Türkçe yerine ikâme edilen İngilizce, Arnavutça ve Sırpça ile beraber resmi dil olarak kabul edilmişti.
Türkçe’nin statüsünün düşürülmesiyle, Türkçe eğitime olan teveccüh azalacak, Türkçe ders saatlerinde kısıtlamaya gidilecekti. Türkçe eğitimin önüne çeşitli engeller konuluyor, Türkçe eğitimin bir işe yaramayacağı, iş ve aş bulmak için Arnavutça eğitim almaları gerektiği fikri empoze ediliyordu. Türkçe eğitimin verildiği sınıflar fiziki olarak yetersiz bırakılıyor, sınıflarda vasıfsız ve yetersiz eğitimciler görevlendiriliyor ve sınıflar kitapsız bırakılıyordu.
Türkçe’ye yönelik yapılan menfi propogandalar neticesinde, Kosova’lı Türk politikacılar, Türk öğretmenler ve toplumun önderleri bile kendi çocuklarını Arnavutça eğitime göndermek durumunda bırakılıyordu.
Yugoslavya döneminde Slavlaştırılmaya ve sonraki dönemde Arnavutlaştırılmaya çalışılan Türkler de çareyi Türkiye’ye göç etmekte buluyorlardı.
Türkiye Cumhuriyeti hükümeti, politikacıları, bürokratları ve diplomatları tarafından kemmiyet hesabına, nüfus sayısına göre değerlendirilen evlâd-ı fâtihân Türkler bölgede yalnız ve çaresiz bırakılıyordu.
Türklüğün ve Türkçe’nin asimilasyonuna karşı direnen ve her türlü fedakârlığı, cefakârlığı, vefakârlığı gösteren Kosova’lı Türkler, 1912’lerden 1951’lere ve 1974’te anayasa ile güvence altına aldırdıkları, kan ve gözyaşı ile kazandıkları hakları 1999 sonrası dönemde ellerinden alınıyordu.
1969 yılı itibariyle haftalık olarak Türkçe yayımlanan “TAN” gazetesinin 1999’da kapatılmasıyla, 30 yıllık yayın hayatı sona eriyordu. TAN gazetesi çevresi tarafından yayımlanan “ÇEVREN” toplum, sanat ve bilim dergisi, “ÇIĞ” edebiyat dergisi, “KUŞ” çocuk dergisinin de yayınları sona ermişti.
Türkiye dışında ilk ve tek olarak 1951 yılında Priştine Radyosu çevresinde kurulan, Türkçe şarkı ve türkülerin bestelenip icrâ edildiği “THO” Türk Halk Orkestrası 1999’da kapatılıyordu.
1974 yılı itibariyle Priştine Televizyonu’nda Türkçe olarak her gün 20 dakikalık haber programı ve haftada 30 dakikalık kültür, sanat ve eğitim programları yayınlanırken, 1999 sonrası dönemde, 5 gün 5’er dakikalık haber programı ve haftada bir gün 40 dakikalık eğitim programı yayınları yapılıyordu.
Sırpça ve Arnavutça düşünülerek hazırlanan haberler ve programlar, Türkçe’ye çevrilerek servis ediliyordu.
Kosova’da Türkçe eğitimin başladığı 1951 yılında, Prizren şehrindeki birçok okulda 5 sınıf Türkçe, 1 sınıf Arnavutça, 1 sınıf Sırpça olmak üzere eğitim verilirken, Türk dilinin istikbâlsiz gösterilmesiyle, 1971 yılında durum tersine dönmüş ve 5 sınıf Arnavutça, 1 sınıf Türkçe, 1 sınıf da Sırpça olmak üzere eğitime devam edildiği ve Türk öğrenci sayısındaki azalışa paralel olarak Türk nüfus sayısında da azalışların yaşandığı tesbit edilmişti.
Yugoslavya’nın 1988’de çok partili sisteme geçme kararı almasından sonra 1990’da kurulan Türk Demokratik Birliği Partisi “TDB” Kosova’daki Türkler’in birlik ve beraberliği noktasında yaptığı çalışmaların yanında, Kosova’lı Türkler’in varlığının dünyaya duyurulması, Kosova’lı Türkler’in Türkiye’den çifte vatandaşlık hakkı kazanması, Kosova-Türkiye arası iyi ilişkilerin geliştirilmesi, “Büyük Öğrenci Projesi” ile Kosova’lı Türk öğrencilerin, devlet burslusu olarak Türk üniversitelerine tahsile gönderilmesi ve mezun olan öğrencilerin Kosova’daki Türk aydınlarına taze kan olması ve bu öğrencilerin devlet kurumlarında görevlendirilmesi noktasında yapmış oldukları bu faaliyetlere rağmen, Sırp ve Arnavut çekişmesinde kendilerinin de “müstakil bir taraf” olması gerekliliğini koruyamayarak, taraftar olmuşlardı!
NATO’nun Sırbistan harekatının başlamasından 14 gün önce, 10 Mart 1999’da Prizren Doğru Yol Derneği’nde yapılan toplantıya katılan T.C. Belgrad Büyükelçiliği Temsilcisi Hakan Olcay, Kosova’lı aydınlara ve gençlere, meselenin çözüldüğünü, Sırp Devleti’nin TDB yönetimini desteklediklerini, yalnız bırakılmayacaklarını, olası savaş durumunda da uçaklarla Türkiye’ye tahliyeler gerçekleştirebileceklerini ifade ediyordu.
Ferasetten ve devlet yönetme sanatından bîhaber yöneticilerin, Arnavutlar ve Sırplar aleyhine bir faaliyetin içerisinde bulunulmaması veya Sırp ve Arnavut yanlısı olunmaması iddiası gerçeği yansıtmamaktadır. Siyaset sahnesinde, kendin taraf olamıyorsan tarafsız da kalamazsın.
“TDB” 1999 yılında kapatılıyordu. “TDB”nin kapatılmasıyla yerine “KDTP” Kosova Demokratik Türk Partisi kuruluyor ve eski partinin kadroları tasfiye ediliyordu. Böylelikle kaybedilen birçok haklar yanında, 1993 yılında kazanılan çifte vatandaşlık hakkı da ortadan kaldırılmıştı.
Macaristan, Voyvodina’daki Macarlara, Hırvatistan, Sırbistan’daki Hırvatlara, Sırbistan, Bosna Hersek ve Kosova’daki Sırplara ve hatta farklı etnik kökenden insanlara vatandaşlık hakkı tanırken, Türkiye, politika değişikliği nedeniyle kendi soydaşlarını bu haktan mahrum bırakıyordu. Türk menfaatlerine uymayan bu politikanın, hangi ülkelerin politikalarına hizmet ettiği kafalarda soru işaretlerine sebep oluyordu.
Kosova’nın Batı’nın güdümünde dizayn edilmesi için “Eşgüdüm Ofisleri” kuruluyordu. Batı’nın vesâyeti altına giren Kosova’da, politikacıları cezalandırma, parlamentodan uzaklaştırma ve yönetimce çıkarılan yasaları veto etme yetkisine sahip olan bu ofisler vasıtasıyla ülke sömürgeye açık hâle getiriliyordu.
T.C. Eşgüdüm Ofis Başkanı, yeni Türk partisinin kurulmasında ve adayların belirlenmesinde etkili oluyordu. Yeni kurulan “KDTP” Kosova Demokratik Türk Partisi’nin başına, Parti Genel Meclisi’nin 61 delegesinden 16 oy ile Mahir Yağcılar Genel Başkan olarak seçilmişti.
Sömürge Valisi Kouchner tarafından hazırlanan ve Türkçe’nin resmi dil statüsünün kaldırıldığı belgenin altında imzası bulunan Mahir Yağcılar da, Türkler’in temsilcisi(!) oluyordu.
Yapılan bu hizmetler karşılığında Türkiye tarafından KDTP Genel Başkanı’na “Türk Dünyası Ödülü-Üstün Hizmet Ödülü” gibi çeşitli ödüller veriliyordu.
Verilen bunca taviz ve ihanetler karşılığında yeni anayasada Türk Toplumu’na, Kosova Meclisi’nde 1 Bakanlık ve 2 Milletvekilliği kontenjanı veriliyordu.
Sözde Türkleri temsil eden bu politikacılar her gün zenginleşirken, Kosova’lı Türkler sefâlet ve zillete mahkûm ediliyordu.
“KDTP”ye alternatif olarak kurulan “KTAP” Kosova Türk Adalet Partisi, “KTBP” Kosova Türk Birliği Partisi ve “YTHP” Yenilikçi Türk Hareket Partisi gibi siyasi partiler Türkiye Cumhuriyeti’nden destek alamıyor ve dışlanıyorlardı.
Farklı partilere ve bağımsız adaylara karşı, T.C. Eşgüdüm Ofisi Temsilcisi, TİKA Kosova Koordinatörü, T.C. Devlet Bakanlığı Başdanışmanları ve bir çok isim müştereken devletin adını ve nüfûzunu kullanarak baskı ve tehditlerde bulunuyorlardı.
Dış Türkler’den sorumlu MEB Müdürü’nün “Kosova’da yüzde üçü teşkil eden Türkler’in Türkçe eğitim-öğretim görmelerine ne gerek var, onlar da Arnavutça okusunlar!” demesi ve T.C. Devlet Bakanı’nın “Arnavutlar da Türkler gibi müslüman, ne gerek var Türk partisine!..” diyerek açıklamalarda bulunmaları, Türk hükümetinin, siyasetinin, bürokrasisinin bu meselelere olan uzaklığını ve ahmaklıktan öte işlerin nerelre kadar gittiğini göstermesi bakımından oldukça mühimdi!
“Dil, vatandır ve ortalık vatan hainleriyle doldurulmaktadır!”
T.C. Eşgüdüm Ofisi Temsilcisi Mustafa Sarnıç, Kosova’lı Türk aydınları ve ileri gelenleri Prizren şehrindeki Nafron Otel’de yemekli bir toplantıya davet ederek hepsinden imza topluyordu. Toplanan bu imzaların Türkçe’nin resmiyetten kaldırılması için toplandığını öğrenen Türk aydınları, yedikleri yemeğin haram olduğunu ve bir kandırmacayla oldu bittiye getirilerek yapılan bu harekete tepkilerini göstererek toplantıyı terketmişlerdi.
1974 Anayasası ile elde edilen Türkçe’nin statüsü ve Türkler’in kurucu unsur olarak kabûlü maalesef, Türk düşmanları ve onlara hizmet eden Türk politikacılar eliyle ortadan kaldırılıyordu. Türkçe’nin nüfusa bağlı yerel bir dil olarak hakkını koruması bir kazanç olarak gösteriliyordu.
Türkçe’nin resmiyetten kaldırılmasıyla, istikbâllerini tehlikede gören Türk aileler çocuklarını Arnavutça eğitime göndermek durumunda bırakılıyordu. Talep yetersizliğinden, Mitroviça, Vuçitırın, Gilan ve Dobırçan gibi bölgelerde Türkçe eğitim sona ererken, diğer bölgelerde de ciddi azalışlar gözlemleniyordu.
BM’nin NewYork’ta Uluslararası Azınlık Hakları “MRG-Minority Rights İnternational” Konferansına davet edilen Gilan’lı Türk siyasetçi Nafiye Gaş, 1999 yılında Sırbistan ile NATO-BM arasında imzalanan 1244 sayılı yasalarda Türkler’e, 1974 Anayasası’ndan daha fazla hak verilmesi gerektiğini dile getirince, temsilci Gaş’a şu cevabı verir: “Siz çok haklısınız, size büyük bir haksızlık yapılmış fakat, Kosova’daki Türk partisinin genel başkanının bu belgede imzası bulunuyor. Türkçe’nin resmiyetten kaldırılmasını kendi imzasıyla resmen onaylamıştır. Bir genel başkanın imzasıyla kabul edilen bir kararı şikâyet etme hakkınız yoktur!” cevabını veriyordu.
Nafiye Gaş’ın bu itirazı birilerini rahatsız eder ve Hotel Grand Priştine’de düzenlenen bir toplantıda T.C. Eşgüdüm Ofisi Temsilcisi Metin Kılıç’ın KDTP yetkililerine verdiği talimatla Nafiye Gaş partiden ihraç ediliyordu.
T.C. Eşgüdüm Ofisi Temsilciliği’ne yeni getirilen Volkan Türk Vural’da bu konudan rahatsız olanlar arasındaydı ve bu rahatsızlığını şu sözlerle dile getiriyordu: “Bu kadını New York ve Brüksel’e kim davet etti? Nüfusunuz ne kadar ki resmî dilden söz ediyorsunuz? Yüzde kaçsınız ki resmî dil istiyorsunuz?” diyerek, bu talebin Dışişleri’nde ne kadar büyük bir rahatsızlığa sebep olduğunu gözler önüne seriyordu.
Nafiye Gaş, yapılan tüm itiraz ve engellemelere rağmen, 2008 yılında yapılan Kosova Cumhurbaşkanlığı’na bağlı Topluluklar Danışma Kurulu’na bağlı Genel Sekreterlik sınavını, ileri derecede İngilizce ve Arnavutça dil bilgisiyle Genel Sekreterlik makamına hak kazanıyordu.
T.C. KURUMLARININ BÖLGEYE ETKİSİ
Yugoslavya döneminde birçok alanda kazanılan Türk hakları 1999 yılından sonra Türkiye kurumlarının bölgeye sirayet etmesiyle birer birer Kosova’lı Türkler’in elinden alınıyordu.
Yeni bir Türklük kavramıyla, Kosova’lı Türkler Türkiyelileştiriliyordu!
1999 sonrası Kosova’ya yerleşen T.C. kurumları, diplomat, siyasetçi ve bürokratlarıyla, Kosova Türkleri’nin meselelerini çözecekleri yerde, meselenin merkezi hâline geliyorlardı.
Kosova’lı Türk Aydınlar küstürülüyor, hayâl kırıklığına uğratılıyordu. Kan ve gözyaşıyla kazanılan haklar ve yılların mücadelesi hebâ ediliyordu.
Türkiye’den gönderilen bürokrat, diplomat ve politikacı kılıklılar, Kosova’lı Türkler arasında ayrımcılık yaparak fitne tohumları ekiyor, birliği bozuyor ve bölgede huzursuzluğa sebep oluyorlardı.
Kosova’da T.C. tarafından açılan Yunus Emre Enstitüsü eliyle, Kosova’lı Türk Dernekleri’nin kültür faaliyetleri ellerinden alınıyor ve bu müesseseler, Türkiye’nin kültürü reklam faaliyetlerine dönüştürülüyordu. Bu varlıklarıyla da, Kosova Türk kültürünün ve derneklerinin çöküşüne sebebiyet veriliyordu.
Türkçe’nin resmiyetten kaldırılmasıyla, Yunus Emre Enstitüsü’nün Türkçe kurslar açması ve Maarif Okulları’nın açılması paralellik arzediyordu. Türkçe, kurslarda öğretilen bir dil olma özelliğiyle, yabancı bir dil seviyesine indirgeniyordu. Bu enstitüye Türkçe kursu için 700 kayıt başvurusu yapılmasına mukabil, 1969 yılında kurulan Kosova Priştine Üniversitesi Filoloji Fakültesi’nde, 1988 yılında açılan Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü ve günümüze kadar faaliyetlerine kesintisiz olarak devam etmekte olan Türkoloji Bölümü’ne 40 öğrenci kayıt yaptırıyordu.
12 yıllık ilköğretim ve lise tahsilini Türkçe olarak okuyan Kosova’lı Türk öğrencilere, Türkiye’deki üniversitelere kayıt şartı olarak 1 yıllık TÖMER dil kursu şartı getirilirken, ana dili Türkçe olmayanlar tarafından, Yunus Emre Enstitüsü’nden alınan 3 aylık dil kursu eğitim sertifikaları ile doğrudan kayıt yaptırılabiliyordu.
Devlet okullarında okuyan Türk öğrencilere nisbetle, özel kolejlerde okuyup mezun olan öğrenciler Türkiye’deki en iyi üniversitelere kayıt yaptırmaları sağlanıyordu. Devlet okullarındaki Türkçe öğrenim gören öğrenci sayısını azaltarak, Türkçe’nin tamamen ortadan kaldırılması amaçlanıyordu.
DİL VE ANLAYIŞ
Türk’e ve onun diline yapılan ihânet, aynı zamanda Boşnak, Roman, Arnavut, Torbeş ve Goralı’ya da yapılmış demekti! Çünkü, düşmanın gözünde Türk demek Müslüman demekti ve Müslüman olan tüm etnik unsurlar bu tanımın içerisine girmekteydi.
Türkler hiçbir zaman Sırp’ın, Arnavut’un, Roman’ın, Hırvat’ın, Yunan’ın, Bulgar’ın diline karşı olmamıştır. Diller, Türk’ün gözünde kutsaldır, kıymetlidir ve saygıdeğerdir. Türk Dili’nin şekline, aslına, özüne, mânâsına düşmanlık edenler, esasında onun dinine düşman olanlardır! Türk’ün dinini yok etmeyi gâye edinenler ve Türk’ü dinsizleştirmek isteyenler, bu savaşı, onun diline saldırarak başlatmışlardır!
“İnsanı hayvandan ayıran düşüncedir. Düşüncenin gerçekleşmesi için dil şarttır. Düşünce, akıl, bilgi, buluş dille mümkün olur. İnsan, dil âletine bağlı bir sezişle çevresini tanımaya başlar ve tanıdıklarını kavramlaştırarak hafızasına yerleştirir. İnsanda sırra-ruha ilişik bir keyfiyet, bilinmeyeni keşfeden bir araç ve düşünceyi temin eden bir aksiyon olarak dil, idrâkimizi de çerçeveler.”
“Ruh, dünyaya dil hüviyetiyle hakim olmuştur. Dil, dünyayı zekâmızın hakimiyeti altına sokan temel araçtır. Dil, ferdin şuurunu oluşturan ve benliğini biçimlendiren temeldir; şuurun köklerine ve şuuraltının derinliklerine uzanan başlıca insani roldür. Dil, ruhun romanıdır. Dil, varlığın ve varoluşun kökünde bulunan bir dava ki, bu gözle bakılınca sonsuz ve sınırsız bir keşfe mevzudur. Dil, insana verilmiş bir kâinat plânıdır. Dil, insandır! Dil, kâinattır! Dil, Allah’ın kâinat plânı olarak kuluna ihsân ettiği anahtardır!”










