DERECELENDİRME

Burhan Halit KOŞAN

“Var’ın altında yokluk, yokun altında varlık;
Başını kaldır da bak, boşluk bile mezarlık.”

Kelimelerin mütehassısı, kalburüstü kafiyelerin maliki Üstadımız böyle buyurdu. İnsanların kalbini sütle besleyen ve sütle beslediği kalplerini kirpiksiz gözbebekleriyle mukaddesata bağlayan Üstadımız böyle buyurdu. Kaleminin kudretini dilimizin vakarından, diyalektiğinin estetiğini lisanımızın şahsiyetiyle tüttüren Üstad böyle buyurdu. Mukaddes dilimize soykırım uygulayan cüzzamlı Cumhuriyete başkaldıran, Allah’ın âyetlerinden bir âyet olan dilimizin direnişini örgütleyen ve Türkçe’nin hürriyeti için cihadı ekberlerde bulunan Üstadımız böyle buyurdu. Mazimiz ile istikbâlimizin rabıtasını sağlayan, nesiller arasındaki dil salıncağının iplerini onaran, Türk şiirinin son sultanı olan Üstadımız böyle buyurdu.

Üstad’ın Allah’ı; senden sana sığınıyorum, senden sana kaçıyorum. Aziz Türk’ün 500 yıldır beklediği “mukaddes ihtiyar”a (Salih Mirzabeyoğlu) rehber olan Üstad’ın Allah’ı; ben acizim, çaresizim, perişanım, dağınığım, sarsağım, şaşkınım, hastayım, çelimsizim, merhametine muhtaç yoksul bir Türk’üm. Üstad’ın Allah’ı; kapına gelen bir dilenciyim, “Muzil” esmandan “Rafi” esmana sığınıyor, “Muahhir” esmandan “Mukaddim” esmana iltica ediyor, affına firar ediyorum, affına firar ediyorum, affına firar ediyorum…

“İSM-İ ÂZAM DUASI” HEM VAR HEM YOK!

“İsm-i Âzam” gerçeğini dua metni olarak arayan, tarayan, soruşturan, kovuşturan, tahkikata girişen kardeşim ve kız kardeşim, böyle bir duanın Kur’ân-ı Kerîm’in âyetlerinde olmadığını söyleyebilirim. Allah Resûlü’nün varisi olan veliyullahın dilinden dökülmediğini, ulemanın kaleme aldığı eserlerinin her biri köşe bucak didik didik edilse bile olmadığını belirtmeye mecburum. Ulvi bir şahsiyetin tescili ve takdim metnine denk gelmediğimiz, vakanüvislerde bulamadığımız, bir bilgenin ifşa ettiği bir bilgi kırıntısına denk gelemeyeceğimiz böyle bir duanın olmadığı söylemeye mecburum. Cicim! Tasavvufun menşei Türkistan’dır.

İlâhî geleneğin bir şubesi olan tasavvufun asırlar öncesinden dillendirdiği “varlık, yokluk, boşluk, hiçlik, eskatoloji, varlıkta varlık veya varlıkta yokluk, yoklukta yokluk veya yoklukta varlık” gibi meseleleri idrak etmeye azmetmeliyiz. Tasavvufun asırlar öncesinden çözdüğü bu müşküller, kuantum vesilesi ile tanışan bu karanlık çağın insanlarının ağır müşkülü oldu. Kuantumun “hem var hem yok” olarak resmettiği veya “hem orada hem burada” olarak dillendirdiği durum gibi, “İsm-i Âzam” duasının da metin olarak değil, insan, hazreti insan şahsiyetiyle var olduğunu ifşa edebilirim. Hani demem o ki, “İsm-i Âzam” olarak bilinen ve menkıbeleri anlatılan aslında yazılı bir metin değil, bir insan, hazreti insandır… Silâh ve fikir eşanlamlıdır, barışın garantörüdür!

Evet, İlâhî geleneğin bir şubesi olan tasavvufun “gavs, kutup, zamanın sahibi” tasviriyle dillendirdiği, modern çağın diliyle “bilge insan” diyebileceğimiz şahısın bizatihi kendisinin “İsm-i Âzam” duası olduğunu ifşa edebilirim. Kendisi “İsm-i Âzam” duası olan şahsiyetin aksiyonu, durgunluğu, yürüyüşü, oturuşu, susuşu, konuşması, hissedişi, tavır alışı, edası, üslûbu, nezaketi, grameri, edebi ve benzeri her bir tavrının Allah Resûlü’ne tam mutabık olduğunu belirtmeye mecburum. Hani demem o ki, Allah Resûlü’nü bilebilmek için “İsm-i Âzam” duasının kendisi olan şahsiyeti tanımaya veya “İsm-i Âzam” duasının kim olduğunu bilebilmek için de Allah Resûlü’ne biat etmeye mecbur ve mahkûmuz.

Meselemiz gramer olsa da ya “İsm-i Âzam” duası veya “Ölüm Odası” makalesi ile girizgâh yapmaya mecburdum. Kuantum fiziğinin ışık iplikleri, yani elektronlarının hem var olması hem yok olması gibi, “İsm-i Âzam” duası da hem var hem yok alanına giren fenomenlerden biridir. Nasıl dillendireceğimi bilmesem de “Ölüm Odası” makale serisi nasıl ki anlayan için harikulâde, anlamayan için karadelik hükmünde ise, “İsm-i Âzam” duası da vasat akıllılar nazarında “yok” hükmünde iken, Allah Resûlü istikametinde yürüyen dehalar için de “var” hükmündedir. Var olan “İsm-i Âzam” duasını, “Allah Resûlü’nün Vekilharcı” terkibî hükmüyle de ifade edebiliriz. Ne hazindir ki, “İsm-i azam” duası veya Allah resulünün vekilharcı olarak inandığım Mukaddes İhtiyar, yani Salih Kumandan’ın şehadetiyle birlikte zamanın acıları hafiflettiği iddiasının büyük bir yalan olduğunu da anladım. O gitti ve ben dağıldım. O gitti, mürteciler hayatta kaldı. O gitti, Cumhuriyet derebeyliği tamamen zıvanadan çıktı. O gitti ve ben dağıldım, “biz” dağıldık ama mürteciler hayatta kaldı, birlik oldular.

MÜRTECİ

Gerici, muhafazakâr demek değildir, modern çağın figürüdür. Çağın ters akıntısına kapılan, rüzgâr gülü olanlar mürtecidir. Zamanı dondurup, ilerleyen zamanın dışına düşenlerdir. Liberalizmin kayığına binenler, demokrasi illetinin kucağına oturanlar, Siyonizm ile vals yapanlar, kapitalizm ile dans edenler mürtecidir. Filosemitizm (Yahudi sever) bayraktarlığı yapanlar, donma ve kokuşmuşluğuna ideolojiyi, inancını perde edenler mürtecidir. Kilidi olmayan düşüncelerini terk etmeye korkan bu ucubelerin her biri birbirlerine karşı sahte karşıtlık sergileseler de her birinin ayrı bir ucube olduğunu söyleyebilirim. Yürüyen ölüler müfrezesi diyebileceğimiz bu yobazlar Deccalın uşağı ve mürteciliğin ete kemiğe bürünmüş capcanlı karikatürleridir.

Aziz milletimizi “ortadan kaldırılması gereken barbarlar” olarak işaretleyen bu mürtecilerin tasmalarını İsrail ile İngiltere’nin tuttuğu malûmunuzdur. İngiltere’nin müstemlekesi, İsrail’in emrinde hareket eden ve tafralı halüsinasyonlarını gerçek zanneden, iblisin lisanı olan İbranicenin parametrelerine göre düşünen ve hareket eden Cumhuriyet derebeyliğinin defnedileceği günlerin arifesinde olduğumuzu müjdeleyebilirim.

Bu modern çağın modern algoritmalarıyla düzleştirmek istediği mazlum olan bizler, inşâ etmekle, imar etmekle, derlemekle, toparlamakla ve kurtarmak sorumluluğumuzla hareket etmeye mecburuz. Bizler, din, dil ve renkleri ayırmaksızın bütün gadre uğramışların, bütün ezilenlerin haklarını alıncaya kadar en güçlüden daha güçlü olacakları adalet mihrakını savunmaya mecburuz ve mahkûmuz. İbranice düşünen Cumhuriyet derebeyliğinin dil prangasını kırdıkça hürriyetin nefesini alabilir, kültür soykırımdan kurtulabiliriz. Hürriyetimize kavuşabilmemiz ve Büyük Doğu İmparatorluğunun parke taşlarını döşeyebilmemiz için de lisanımızı kuşanmaya ve gram, gram da olsa gramerimizi öğrenmeye mecburuz.

DERECELENDİRME

Derecelendirme, benzer bir düşünceyi çağrıştıran kelimeleri veya kelime guruplarını artan veya azalan bir yoğunlukta kullanmakla oluşan bir mecazdır. Bu kullanım biçimi, cümlenin anlamını pekiştirir ve yazar, artan veya eksilen derecelendirme durumunu genel bir kaide olarak abartılı bir şekilde bitirir. Derecelendirme, bir nevi nihai düşünceye doğru bir ilerleme yürüyüşüdür de diyebiliriz. Söz sanatlarının bir şubesi olan derecelendirme, etimoloji dediğimiz kök bilgisinden ziyade iştikak dediğimiz akraba, hısım ve komşu kelimelerle bağlantılı bir söz sanatıdır.

Derecelendirme sanatını kullanabilmek için kelimelerin ast, üst hiyerarşisini ve kelimelerin eşanlamlıları konusunda asgarî de olsa donanımlı olmalıyız. Mükerrer (tekrar) veya aynı motif beklentisini işleme mekanizmasına dayanan bu sanatın, ana hatlarıyla beş şubesinin olduğunu söyleyebilirim. Bu şubeleri: Yükselen derecelendirme, azalan derecelendirme, kırık derecelendirme ve hem yükselen hem de azalan veya hem azalan hem de yükselen derecelendirme ile nükte veya ironi derecelendirmesi olarak sınıflandırabiliriz.

YÜKSELEN DERECELENDİRME

Adından da anlaşılacağı gibi kelimeler hiyerarşisinin tabanından tavanına doğru yoğunluk arz eden bir anlatım biçimidir. Güçlü çağrışımlara sebep olan bu sanat dalı, mübalağanın zirvesine varmadan önce sessizlik geçişi veya flû bir geçiş ile altyapısını oluşturur:

Bu bir taş! Bu bir kaya! Bu bir dağ! Bu Everest dağında zirve!
Bu bir burun! Ne diyorum ben, bu bir burun mu? Bu bir yarımada!

Üstadın meşhur Reis Bey eserinde, “Merhamet… Âlem bu temel üzerinde! Eğer toprağa, tohuma, hatta kire, lekeye merhamet olmasaydı, su olur muydu? Rengi merhamet, sesi merhamet, pırıltılı şırıltılı su…” geçen bu satırları da numune olarak yazabilirim.

Bu iki misalin birincisinde ironi ile anlatılan gerçeğin derecelendirmesini, ikincisinde ise nükte ile

hakikatin sadmelerinin anlatıldığını ifade ettiğim halde görmeyen göze yuh olsun!

AZALAN DERECELENDİRME

Azalan dereceli geçiş, yükselen derecelendirmenin tersidir ve yoğunluk aşağıdan yukarıya doğru değil, yukarıdan aşağıya doğru azalarak gelir. Mübalağalı kelimelerle başlar ve sonra yumuşak ve sönük bir ifadeyle biter. Yarın değil hemen şimdi prensibimizle numune yazalım. İntikam için söylenen ve bütün dünyada kullanılan şöhretli misilleme yasası olan “göze göz, dişe diş” çok az bilinen bir azalan dereceli örneğidir. Dikkat ettiyseniz düşmandan koparılan gözle başladığı halde göze göre daha hafif ve sıradan olan bir dişle bitiyor.

Bir zalimin ölmesini istiyorsunuz, ama onun cezasını bir günde, bir saatte, bir ânda veriyorsunuz!

Bu ikinci numunemizde de gördüğünüz gibi, azalan derecelendirme aşikâr olarak görülüyor; önce gün, sonra saat ve en sonunda gel geç diyebileceğimiz ân dilimine indiriyoruz.

HEM YÜKSELEN HEM AZALAN DERECELENDİRME

Hem yükselen hem azalan derecelendirme, hem kendisini hem de zıddını içinde barındırabilir ki, yani yüksekten azalana veya azalandan yükseğe doğru olabilir. Misal olarak bir erkeğin hanımına karşı, “sultanım, Kraliçem, prensesim, hanımım, karım, eşim, aşım, sevgilim, aşçım” ifadesindeki sosyal statüyü göz önüne aldığımızda alçalan etkiyi görebiliriz. Bununla birlikte -aynı ifadelerden-, kadir kıymet bilen duygusal bir erkeğin karısının ağır sorumluluğunun da farkında olduğuna dair sonuç da çıkarabiliriz.

KIRIK DERECELENDİRME

Bir kalem ehlinin veya bir konuşmacının teklif ettiği bir ilerlemeyi, bir yükselmeyi, teklif ettiğinden daha güçlü veya çok daha cılız bir kavram ve kelimeyle böldüğü durumu “kırık derecelendirme” olarak tasvir edebiliriz. Kestirme yoldan ifade edecek olursam, çok önemli bir meseleyi kıytırık bir şeyle karşılaştırma şeklinde de tarif edebiliriz. Konuyla alâkalı olarak hemen numune bir görüntü verelim: Yolu şaşırdım, kayboldum, ayak parmağımı kestiler, çorabımı çaldılar.

Cümleye dikkat ettiyseniz, “ayak parmağımı kestiler” ifadesinden sonra ilerlemeyi bölerek, her bir insan için kıytırık bir nesne olan (çorabının çalınması) meselesini karşılaştırarak dillendirdiğini fark etmişsinizdir.

İRONİ DERECELENDİRMESİ

Adından da anlaşılacağı üzere dalga geçmek, küçümsemek, alay etmek, istihza ve benzeri alanlarda ironik bir etki sergilemek için, mübalağayla birlikte güzel tabirlerle başlayıp, çirkin olanı hatırlatan, ulvî olanlarla başlayıp süflî olanla neticelendiren veya övgü ve iltifat edici kelime buklelerini takiben aşağılayıcı, küçümseyici bir kelimeyle sonlandırılır. Olumsuz çağrışım yapan ironik derecelendirme, düşman addedilenin ayarını bozmak için de kullanılır. Her zamanki prensibimizle yarın değil, hemen şimdi iki misal yazayım, perdeyi kapatalım:

Halide Edip ADIVAR, cesur bir hatip, yazar, çizer, manda isteyen Wilson Derneği kurucusu bir Yahudi ve küçük zekâlı idi.

Sömürgelerin milletvekilleri, eğitimli, kültürlü, birikimli, çok akıllı, ileri görüşlü, tecavüzcü ve hırsızlardır.

Bir varmış bir yokmuş misali, bu yazının da sonuna geldik. Allah, her birimizi cehd, çaba ve Büyük Doğu İmparatorluğunun istikâmetinden ayırmasın vesselâm…

Bir Cevap Yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Adımlar Dergisi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin