HİKEMİYAT – FELSEFE

Selim Gürselgil

Salih Mirzabeyoğlu’nun, Büyük Doğu’nun getirdiği yeni ruh iklimi içinde kurmuş olduğu İslâmî tefekkür biçimine “Hikemiyat” diyoruz. Ve onu şöyle tarif ediyoruz:

Hikemiyat, tasavvuf ile felsefe arasındadır. İsterseniz bu ikisini yanyana makuleler olarak görün, isterseniz üstüste… Hikemiyat, mantığın diliyle söylersek, tasavvufun şümûlü (kaplamı), felsefenin tazammunudur (içlemi). Diyalektiğin diliyle söylersek, Hikemiyat, felsefe ile tasavvuf arasında bir tür terkib (sentez) hâlidir. Ülkücülerin diliyle söylersek, Hikemiyatın ruhu tasavvuf, bedeni felsefî meselelerdir. Devrimcilerin diliyle söylersek, tasavvufî altyapı ile felsefî üstyapı arasında bir tür çelişkilerin arındırılması (muvazene) hâlidir. Hikemiyatın öz dili ve formülüyle söylersek de;

“İslâm tasavvufu karşısında Batı tefekkürünü muhasebe etmek, birinciye nüfûz ederken ikinciyi aslîleştirmek…”

Böyle baktığınız zaman, ne şerî, ne de beşerî anlamda yeni bir ilim değildir; çünkü bu ilimler gibi kıyas ve tecrübe üstüne kurulmamıştır. Teoloji (ilâhiyat) hiç değildir; çünkü Allah’ın varlığına delil aramak ve inançsızlara isbatlamak amacı yoktur. Belki eski ilm-i kelâmın külleri arasından doğan, onu ilm-i ledünne doğru taşımaya bakan yeni ve hiç şübhesiz “İslâmî” bir düşünce biçimi, bir tefekkür usûlüdür.

Hikemiyat, mevzuu bizzat Allah olan tasavvufa bakarken tasavvuf sayılmayacağı gibi, beşer zekâsının kurgu ve buluş kabiliyetini ortaya koyan felsefenin meseleleriyle meşgûl olurken de felsefe sayılmaz. Nasıl ki, o felsefî meselelerin bir kısmı akaid ilminin, bir kısmı hukukun, bir kısmı tabiat ilimlerinin, bir kısmı mantığın vs alanına girer ve bunlarla meşgûl olmak için felsefe yapmak gerekmez. Hikemiyat, -denilebilir ki- felsefî meselelere tasavvufî bir akıl marifetyle bakmanın usûlüdür.

Böylece Hikemiyatın alanı felsefeden hem daha geniş, hem de daha derindir. Daha geniştir, çünkü felsefe Allah, din, imân, yaratılış, ahiret, şeriat, nübüvvet gibi konuları anlamaz. Bunlar onun tabiatına terstir. Aslında anladım sandığı pek çok şeyi de anlamaz. Misâl en basit bir Maturidî talebesi, filozofların en büyüklerinden sayılan Kant’ın “Pratik Aklın Eleştirisi”ni okusa, ahlâkı anlamak için filozofun çektiği akıl işkenceleri karşısında yazıklanmaktan kendini alamaz; ve üstelik en basit insanın “yaşadığı hâl” olan ahlâka eklediği ne yeni bir şey, ne mahiyetini idrak… Zaten modern felsefe “en basit insanların yaşadığı hâl” karşısındaki bu akıl işkencesinden ve onun lüzumsuzluğundan uzaklaşmak için “varoluşçuluk” (eylem) alanına yönelmiştir.

Felsefe “estetik” diye bir bahis açmış olabilir ama zevki anlayabilir mi? “Çatal bıçakla lezzet yakalanır mı?”

Öyleyse Hikemiyat, felsefeye, felsefî meselelerin labirentinden gösterilen bir “çıkış kapısı”dır; onun ele alamayacağı ve tasavvuftan hissesi halinde değerlendiremeyeceği mesele yok. Hikemiyat, beşer zekâsını hayatla, hayatı da “hayatın mânâsı”yla tanıştırmanın şuuru, tefekkürü ve yoludur.

Bunu güzel söylemişim ama dimi: “Felsefeye, felsefî meselelerin labirentinden gösterilen bir çıkış kapısı”…

Güzel değil aslında, meselenin bam teli… Tabiî bunu, bunun önemini kavramak epey bir vaktimizi alabilir. Belki de almaz:

Müslüman arkadaşlar, düşmanınızdan korkmayın, onun inine girin. (Ama yanınıza fener almayı unutmayın, yoksa öcüler yer sizi.) Göreceksiniz, imânınızın sesi çok daha gür çıkacak.

Bir Cevap Yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Adımlar Dergisi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin