ANKARA SALDIRISI VE PSİKOLOJİK DEĞERLENDİRMESİ

ANKARA SALDIRISI VE PSİKOLOJİK DEĞERLENDİRMESİ

Al Jazeera Türk internet sitesinden Ayşe Karabat, Psikiyatrist Prof. Kemal Sayar ile Ankara’daki patlama üzerine bir röportaj gerçekleştirmiş…

Patlamanın ilk elde muhatap olanlar ve sonrasında toplum plânında oluşturduğu söylenen travmaya dikkat çeken röportaj, “savaş ve kitle psikolojisi” açısından okunmaya değer.

Ancak, savaşların psikolojiler üzerinden yürüdüğü ve psikoloji ilminin de savaşa evrildiği noktaları görmeden veya işin siyasî taraflarını doğru tahlil etmeden yapılacak “psikolojik değerlendirmeler”in yetersiz olacağına inanıyoruz.

Bu çerçevedeki siyasî değerlendirmelerimizi yarın paylaşmak üzere, ilk önce söz konusu röportajı okumanız için sizlerle paylaşıyoruz.

Aşağıda Prof. Sayar’ın Al Jazeera Türk haber sitesinin yazılı sorularına verdiği cevaplar şöyle:

 

Ankara’daki saldırıların etkilediği grupların maruz kaldığı psikolojik travmaları, ölenlerin yakınları, yaralananlar, patlama anında orada bulunanlar, çevreden yalnızca geçenler, saldırı sonrası ilk müdahaleyi yapan sağlık görevlileri, güvenlik güçleri, Ankaralılar ve son olarak da toplumun geneli için nasıl tarif edebiliriz?

Travma bildiğimiz dünyanın emniyet hissini alabora eder. Onun etkisi biraz da beklenmedik ve umulmadık bir anda ortaya çıkmasında ve insanın bugünden geleceğe akan kişisel anlatısını akâmete uğratmasındadır. Yurt dediğimiz yer, önünde sonunda içinde kendini emin hissettiğimiz bir yerdir, travmayla birlikte o güven duygusu yara alır. Terör de tam bunu hedefliyor aslında, insanlarda büyük bir çaresizlik ve kıstırılmışlık duygusu yaratmak istiyor. Sadece bugünü değil geleceği de gasp ediyor, bir arada yaşamaya duyduğumuz inancı, geleceğe dair ümit ve rüyalarımızı elimizden almak istiyor. Terör vahşeti, bütün bir toplumda psikolojik hasar bırakmayı hedefliyor. Olaya ilk elde tanık olanlar dışında haberler ve sosyal ağlar üzerinden tanık olanlar da örseleniyor ve insanlarımız geleceğin büyük bir belirsizlikle mâlûl olmasından inciniyor. Travma ruha ve bedene izlerini değişik yollarla nakşeder, her şeyin geçtiğini sandığınız bir anda bir ses, bir dokunuş, bir ima geçmişin kâbuslarını önünüze boca ediverir.

 

Ankara saldırısı özelinde konuşursak, psikolojik olarak hangi aşamalarda ne tür müdahaleler gerekiyor?

Her şeyden önce insanlarımız bu vahşi eylemin niçin ve ne adına gerçekleştirildiğini anlamak istiyor. Bunun anlaşılmasına imkan verecek araştırmalar, titizlik ve ivedilikle tamamlanmalı ve sis bulutu dağılmalıdır. Yoğun acı ve buhran zamanlarında insanlar çok temel bir soruya cevap ararlar: ‘Niye benim başıma geldi? Neden şimdi?’ İnsanların böyle zamanlarda yaşadıklarına bir anlam bulma çabası ön plandadır. Mağdur ve yas içindeki insanlarımızı çok iyi dinleyebilmemiz gerekiyor. Travma mağduru yaşadığı deneyimi söze dökebileceği bir imkan bulabilmelidir. Özellikle bu gibi zamanlarda politik ayrımcılıkların askıya alınması ve en uzaktaki insanın da, mağdurun acısına dikkat kesilmesi toplumsal anlamda sağaltıcı bir etki gösterecektir. Ben travmanın aşırı tıbbileştirilmesine karşıyım. Öfke, kızgınlık ve benzeri duyguların ifadesi bastırılmamalı, mağdur insanların duygularına ve yaşadıklarına tanıklık edilmelidir. Anlatabilmenin kendisi bile başlı başına şifadır. Şuna da dikkat etmeliyiz, örselenmeyi sadece bireysel bir ruhsal sorun olarak tanımlamak, ona yol açan sosyopolitik sebepleri görmezden gelmemize yol açabilir. İnsanlarımıza ruhsal yardımda bulunurken terör bataklığını kurutmak için de elimizden geleni yapmalıyız.

 

“Psikolojik ilk yardım” denilebilecek bir müdahale türü var mı? Varsa, Türkiye’de bu tür bir ilk yardım verebilme konusunda en aşamadayız?

Psikolojik bir ilk yardım olacaksa eğer, bu toplumsal bir destek ve yara sarma işlemiyle olacak. Yani, mağdur insanlarımızın yaşadığı acıyla duygudaşlık ederek ve onların yaşadığı acının gerçekliğini ve ikâme edilemezliğini teslim ederek. Ama önce bizim toplum olarak iyileşmemiz lazım! Benden saymadığım insanın hikâyesini ve acısını değersizleştirirsem ona nasıl şifa verebileceğim? Vicdan kendim için istediğimi ötekine, hiç cömertlik taslamadan verebildiğimde vardır. Böyle büyük bir facia karşısında toplumsal duvarları aşarak birbirimizin mahallesine gitmeli ve eşsiz bir dayanışma örneği gösterebilmeliyiz. İşte o duygudaşlık ve dayanışma psikolojik ilk yardımın ta kendisidir. İnsanlarımız böylece o travmatik süreçten daha da güçlenerek, daha mukâvim bir biçimde çıkabilir. Travmatik bir olay başına gelen insanların beşte birinin travma sonrası zorlanma belirtileri geliştirdiği bulunmuş bir çalışmada. Bu durum kişinin içsel kaynaklarının, sosyal destek sistemlerinin, anlam ağlarının travmatik olayı tamponlayabildiğini bize gösteriyor. Psikolojik yardım konusunda Türkiye’de de dünyadaki örneklere eş yöntemler uygulayan merkezlerimiz var. Özellikle deprem deneyimi bu alanda uzmanlaşmış çok sayıda terapistin yetişmesine yol açtı.

 

Ankara saldırısının yasını nasıl tutmalıyız?

Konuşarak, dertleşerek, paylaşarak. Kendimize bir suçlu öteki yaratmadan ve kurbanlığı üzerimizden hiç çıkmayacak bir deri haline getirmeden. Bizi çaresizliğe ve ümitsizliğe sevk etmek isteyen teröre inat, hayatı durdurmadan, aksatmadan. İnsan hayatının kutsiyetine duyduğumuz inancı ve bu topraklarda beraber gördüğümüz rüyaları daha da güçlendirerek. Bu süreçlerden güçlenerek çıkabilmemiz için bir toplumsal dayanışma duygusuna ihtiyacımız var. Deprem zamanlarında başardık, yine başarabiliriz.

 

Terör konusunda çalışan uzmanlar, yeni bir terör dalgası tanımı yapıyor, mümkün olduğu kadar çok insan öldürmeye dayalı bir tür bu. Buna ruhsal olarak nasıl direneceğiz?

Terör artık mümkün olduğunca çok insanda ruhsal hasar bırakmak istiyor. Böylece toplumu esir edebileceğini ve istediği istikamette yönlendirebileceğini düşünüyor. Bir umutsuzluk dalgası yaymak istiyor. Terör eylemini tamamlayan unsurun bizim tepkilerimiz olduğunu unutmayalım. Bizden saymadıklarımız öldüğünde ‘oh olsun!’ diyecek bir vicdansızlığın esiri olmamakla işe başlayabiliriz. İnsan hayatına kasteden her türlü şiddete karşı ahlâklı ve adaletli bir duruş geliştirerek devam ederiz. Neyi kaybettiğimizi hatırladığımız kadar, hâlâ neyi elimizde tuttuğumuzu da bilirsek elimizde kalanlar üzerine yeni bir dünya inşa edebiliriz. Terörün geleceğimizi, ümitlerimizi ve rüyalarımızı çalmasına izin vermemeliyiz. İşimize gücümüze, sosyal hayatımıza aşkla ve duyarlılıkla devam edebilmeliyiz.

 

Ankara saldırısından sonra ilk ruhsal müdahale anından başlayarak sosyal bir devletin üzerine düşenler nelerdir?

Açıklık ve şeffaflıkla kamuoyunu bilgilendirmek. Mağdurların yaralarını sarmak için seferber olmak, onların seslerini işitmek ve dertlerini dinlemek için istekli olmak. Travma konusunda deneyimli terapistleri mağdur insanlarımız için seferber etmek. En önemlisi de bu müessif olayın bir daha olmaması için âzamî gayret göstermek.

 

Siyasetçilere düşen sorumluluk nedir?

Türkiye siyasetine nüfuz etmiş bu aşırı çatışmacı ve tahkir edici dilden artık kurtulalım. Türkiye insanı siyasette çocuksu küslükleri, acıdan nemalanmaya çalışan hinlikleri sevmiyor, acılar üzerinden kimin nasıl politik hesaplar güttüğünü iyi okuyor. Siyasetçiler bu kadar acı bir olaydan sonra toplum önünde bir araya gelemeyeceklerse ne zaman gelecekler? İnsanlara bu umut ve ferahlığı verebilmenin başka bir zamanı yok. Siyaset agonistik bir siyasete dönüşmeli artık, tarafların birbirini bir düşman olarak değil sadece rakip olarak gördüğü ve birbirlerinin farklılıklarından ürkmedikleri bir siyasete. Terör mağduru insanlarımız Ankara’da veya Güneydoğu’da, hikayeleri olan, kanlı canlı birer insandır ve bir istatistik sayı değildirler. Tıpkı vahşi PKK teröründe toprağa verdiğimiz insanlarımız gibi, Ankara ve Suruç’ta kaybettiklerimiz de bu ülkenin bir parçasıdır. Ne o ne de diğeri, sadece bir istatistik sayıdan ibarettir. Siyaset acı içindeki insanımızın o biricik acısına ve onun müstesna haysiyetine kıymet verdiğini hissettirebilmeli.

 

Medyaya düşen sorumluluk nedir?

Medya insanların acısını araçsallaştırarak oradan kendine politik bir hedef devşirmemeli. Acıyı katmerlendirerek, aşırı dramatikleştirerek sunmaktan imtina etmeli. Hayatta kalanların umuda ihtiyacı vardır. Şeamet tellallığı medyanın işi olmamalı. Düşmanlığı körükleyen ve insanları birbirinden uzaklaştıran yayınlar, hele böylesi hassas dönemlerde, mercek altına alınmalı ve durdurulmalıdır. Terörün ekmeğine yağ sürmemeliyiz. Teröristi ve terörü romantikleştirerek anlattığınızda geride bıraktığı yıkımı, târumar ettiği hayatları önemsiz hale getirirsiniz. Sosyal paylaşım ağlarında da her birimiz dürtülerimizi kontrol etmeli ve sonrasında pişmanlık duyacağımız sözler etmemeliyiz. Mızrakları gömme zamanı bugün. Birlikte ağlayabilmek için, birbirimizin yüzüne de bakmayı başarabilmemiz gerekir.

 

Al Jazeera için kaleme aldığınız bir yazıda “Türkiye toplumunun acılara bakma ve onları kendi içinde hazmetme konusunda acemiliği var” demiştiniz. Bu acemiliğimiz neden hiç geçmiyor?

Unutmayı seçiyoruz. O kadar acılı bir coğrafya ki burası, herkesin bireysel veya aile öyküsünde o kadar örselenmeler var ki ancak unutarak var olabileceğimizi sanıyoruz. Bu bir ölçüde doğru zira unutmak da hatırlamak kadar etkin bir süreçtir. Geçmiş katlanılamaz yaşantımızın yoğunluğunu söndürerek veya silerek kişisel hikayemizi yeniden yazar. Bizi geçmişin edilgen kurbanları kılan bir hafızadan kurtulmak isteyebiliriz. Ancak geçmişi tümden silmek kimliğimizi de silmek anlamına gelebilir. Acıya yeterince bakmayı ve ondan bir şey öğrenmeyi başarabilirsek geleceği de daha güzel kurabiliriz. Başkasının nerede incindiğini bilirsek onu bir daha incitmemeyi şiar edinebiliriz. İşte tanıklık etmek bu anlamda önemli, başkasının acısına duygudaş ve tanık olmak, ‘bir daha olmasına izin vermeyeceğim’ demektir bir bakıma.

Kaynak: Al Jazeera

 

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: