KONUŞMALAR – 9

Nihan ÖZTÜRK

Orhan: “Malazgirt geniş çaplı bir hadise! O zamanlar farklı düşünceden insanları bir araya getirebilen veya kendi çatısı altına toplamayı başaran güçler, meydanda karşı karşıya geliyor. Meşhur matematikçi ve şair Hayyam da ordumuz içinde. Selçuklu Türkleri komutası altında meselâ Türkmenler, Persler, Araplar ve Kürtler var ve tamamı Müslüman. Roma ordusu altında ağırlıklı Rumlar ve Ermeniler ve bunların yanında paralı askerler. İşte Slav’ı, Germen’i, Gürcü’sü ve Peçenekler ile Kıpçaklar gibi bazı Türk boyları. Bu boylar, savaş meydanında karşıdaki saflarda verilen Türkçe emirleri duyunca soydaşlarının tarafına geçiyorlar.”

Murat: “Tarihin akışını değiştiren bir savaş diyebiliriz değil mi?”

Orhan: “Elbette! Kendisine Doğu diyen Roma’nın, Doğu’nun gerçek sahibinden sık sık yumruk yiyip Batı’ya doğru geri çekildiği yeni bir dönem başlıyor. Anadolu’da mutlak güç el değiştiriyor. Stratejik ittifaklar, çekişmeler, hatta “Bizans’ın kahpe oyunları” yeniden şekilleniyor.”

Murat: “Müthiş bir serüven! Bir ara okumuştum. Sultan Alparslan kısacık ama okkalı bir konuşma yapıyor ve askeri olduğu yere çiviliyor. Ardından yaptığı hareket dehşet etkileyici. Çünkü eski bir Türk savaşçı geleneğine binaen kendi elleriyle atının kuyruğunu bağlıyor ve bizzat savaşacağının işaretini veriyor. Bir yanda şımarık ve şöhret düşkünü bir İmparator, diğer yanda bütün insanlarını düşünen, yol açıcı ve geçit verici bir adam!”

Orhan: “Hatta savaş öncesi barış teklifini yapan da kendisi.”

Murat: “Evet. Ama Roma ile ilk karşılaşma Malazgirt etrafında gerçekleşmiyor. Pasinler savaşı var daha önceden.”

Orhan: “İşte, o tarihten Malazgirt’e ve ardından Roma tamamen çökene kadar süren bir Doğu-Batı çarpışması yaşanıyor. Selçukluların yaktığı Anadolu ateşi, nizâmı, medeniyeti derken düşüş ve Ertuğrul’un eliyle Osman’a devredilen tekrar hareketleniş ve nihayete varıcı yükseliş devirleri. Sonrası grafik çizgilerinde olduğu gibi yükseliş ve düşüşlerden sonra kapana kısılış.”

Murat: “Nihayetinde bugünün ters düz olmuş hâliyle tepesinden tırnağına kadar kafası karışık ve niyeti belirsiz bir toplum ve devlet modeli hâline gelmişiz. Her şeyi biliyor ve farkındayız ama politik mücadelenin cücelere, istismarcılara ait olanı, dedikodusu tatlı geliyor. Nasıl olsa ne denildiğinin, neye göre söylendiğinin önemi yok, önemli olan reytingi. Bir getirisi varsa doğru olmuş, yanlış olmuş ne fark eder? Kontrol eden de yok. Oh, “salla başı al maaşı” hesabı… Şu kadar vekil var, kaçı iş yapıyor acaba merak eden de yok!”

Orhan: “Herkes konuşuyor. Sürekli bir yerlerde konuşmalar yapılıyor. Devletin yetkilisi, partilisi, gazetesi, televizyonu, sosyal medyası ve mikrofonun sokaklarda dolaşanı falan. Hep konuşma heveslisi şu insanlar. Biz de konuşuyoruz. Zaten bilinen mevzular…”

Murat: “Demek ki bilindiği sanılan bilinenlerin daha çok bilinmesi gereken yönleri var. Biri böyle diyor, diğeri öyle. Kimse de demiyor ki “aga bu ne”?”

Orhan: “Düzeni olmayan sözün güftesi askıda kalır. Hedefi yok ki ideali olsun! Güya millete bir şey anlatmaya çalışanlara şaşırmamak elde değil. Saatlerce konuşuyorlar. Evet diyorsun, sonuç? Koskocaman mafiş! Hadi biz halkız, esnafız, emekçiyiz. Sen, “liyakatliyim” diye atılmadın mı bu meydana? Anlat bakalım şimdi bize, çare ne? Sonuç ne? Hedef ne? Hoca’nın follofoş olmuş tavuğunun suyunun suyu misâli düzenine mi bu hasretlik yoksa tazelenmiş yeni bir anlayışa mı?”

Murat: “Bir plânları yok ve her şey bam güme dönmüş. Düzenin strüktürü ve mevcut yapısı bundan ötürü bozuk veya çarpık.”

Orhan: “Koca bir bozkırda bomboş koşan çılgın atlar sanırsın. Adam akıllı bir tımara muhtaçlar ama daha farkında değiller. İnatlarından mı, anlayışlarının kıtlığından mı, bağlı olduklarının yanlışını hürmetle savunmayı görev bildiklerinden mi, acizliklerinden mi, yoksa uyanıklıklarından mı belli değil! Bir sürü faktör var. İşte aynı yaban katırları gibi farklı farklı huylar, huysuzluklar.”

Murat: “Başkalarından ziyade kendi “reset”imizi gerçekleştirmeye yönelirsek sanırım kârlı tarafta olabileceğiz.”

Orhan: “Evet dostum, özellikle kendimizden başlayarak. Gerçekten özgür ve asil atların ruhlarına bir zeval getirmeden sırtında emekleyen aziz fikirleri dört nala koşturacak küheylânların yetiştirildiği muazzam sisteme hasretiz. Bu hasretliğin bir bedeli var. Olmalı! Bedelsiz, değersiz şeylerin bize getirisi ne olur? Sürekli ağızda gevelenen ama hakikatine soğuk bakılan meselelerin katırcı tiplerin şapşik ağızlarında harcanmasına diyecek bir şeyimiz yok mu? Hatırlatmadan ziyade sanki bütün derdimiz buymuş gibi aynı zıbarık şeylerden bahsedilmesi hepimizi yormuyor mu?”

Murat: “Estetiksiz, ruhsuz, tatsız, tuzsuz…”

Orhan: “Ortada duygusuz, tepkisiz ve mesut bir kitlenin yanında yine duygusuz ve tepkisiz ama mutsuz kocaman başka bir kitle var. Her şeyden heyecanlananların karşısında hiç heyecanlanmayanlar… Ne verilirse kabul ediyorlar. Bütün bunların ve olanların arasına sıkışıp kalan eli ayağı düzgün insanlar eriyip gitmesin de ne yapsın?

Murat: “Ne yapsınlar dostum? Dağa mı çıksınlar? Onlar da biraz kendilerine gelsin.”

Orhan: “Demesi kolay. Eğer tutunacakları bir dalları yoksa işleri zor.”

Murat: “Var ya işte partiler, davalar!”

Orhan: “Tamam işte! Tembel yığınlar içinde bundan iyisi Şam’da kayısı değil mi? İstenilen de bu zaten. Partilerin veya ne gibi davaysa artık bazı hareketlerin istediği şey saf ama sempatizan olacaklar değil mi? İşin kolayı bu… Bir iki tarihten, bir iki ekonomiden, şundan bundan, bir iki de dinî mevzulardan bahsedersen işin yarısı hâllolmuş oluyor. Sonra niye böyle oldu diye dövünüp duruyoruz şunca senedir.”

Murat: “Bir memlekette adı milliyetçi olan bir partinin, büyük bir kitle tarafından terörist olarak görülen bir partiyle reyi aynıysa hatta daha düşükse orda garip bir sıkıntı var demektir. Meselâ, bugün, bir çok insanın doğu şivesiyle konuşan birine bakış açısı çok şüpheli.”

Orhan: “Maalesef! Hangi duruma hayret edip üzüleceğimi çözemiyorum.”

Murat: “Yetmişler veya seksenler diyelim, iyi hatırlarım. Çocukken doğu şiveli birisini çok komik bulurdum. Halkın genelinde böyle bir his vardı. Bizzat Kürt denilmezdi, doğu şivesi denilirdi!”

Orhan: “Bildiğim kadarıyla “Kürt” lakaplı kabadayılar olurdu. Veya aslen Kürt olmasa da belirli bir kaç tip.”

Murat: “Şimdi nerelere geldi mevzu!”

Orhan: “Nereye gelecek? Ne olması gerektiği ile ilgili değil, ne olduğu ile yetinmiş ve bunu idealleştirmede kalakalmış bir mevzuya dönüşmüş iş.”

Murat: “Doğru! Meselâ şimdiki Kürtçü politik çevreler Türklere faşist der ama Türkler Türklük ile değil Müslüman kimliğiyle gerçek anlamda tarihte ciddi boy göstermişlerdir. Üstelik tek tük meselesi de değil bu. Yinede antik Türkler kadar bile devletçi değiller.”

Orhan: “Öyle ama ya Türkçüler?”

Devam edecek…

18 Ocak 2023

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: