İSRAİL YOK OLMAYA DOĞRU GİDİYOR

İşgalci bir gücün işgal edilene karşı meşru müdafaa hakkı yoktur

“Korkarım ki, bu sıcak atmosferde İsrail’in yok olma ihtimali, işgâl altındaki topraklardan geri adım atma ihtimalinden daha yüksek.”

Jacques Baud (*) ile mülâkat…

Zeitgeschehen im Fokus

Thomas Kaiser

17 Kasım 2023

İsrail’in eylemleri savaş hukukunu ihlâl ediyor

Zeitgeschehen im Fokus: Mossad 7 Ekim’deki saldırıyı öngörememiş olabilir mi?

Jacques Baud: Önceliklebu hadiseden Mossad sorumlu değil. Biz “Mossad” terimini İsrail istihbarat teşkilatlarını ifade etmek için kullanıyoruz. Bu doğru değil. İsrail’de çok sayıda istihbarat teşkilatı var ve Mossad Gazze meselesinde ön planda değil. Mossad’ın görevleri ABD’deki CIA’e —örtülü operasyonlar ve dış istihbarat— benzetilebilir. İstihbarat açısından Gazze askeri istihbaratın görev alanına giriyor. AMAN ve Güney İsrail Askeri Komutanlığının (DAROM) emrindeki istihbarat birimlerinin yanı sıra Gazze’deki durumu izlemekten sorumlu bir oluşum olan Gazze Tümeni’nin istihbarat birimleri de bu kapsamda.

Gazze sınırına 17 kilometre mesafede bulunan Urim üssündeki elektronik keşif unsurları (SIGINT) da bu sistemin bir parçası. Burası dünyanın en büyük elektronik keşif istasyonlarından biri. AMAN, Birim 8200 tarafından işletiliyor. Diğer şeylerin yanı sıra Gazze’yi izlemek için casus balonlar kullanıyor. Bu balonların, NZZnin oldukça çocukça bir şekilde casus balonlarla karıştırdığı Çin hava balonlarıyla hiçbir ilgisi yok.

Böylesi bir keşif aygıtına sahip olan İsraillilerin 7 Ekim harekâtını öngörememiş olması inanılmaz görünüyor.

Galiba bu harekata bir bağlam dahilinde bakmanız gerekiyor. Bizim medyamız Filistin’de yaşanan gerilimlere hiç yer vermiyor. Fakat yılın başından bu yana Filistin’de çok sayıda ve yoğun gerilim yaşandı. BM Dünya Gıda Programı ve Katar, Gazze Şeridi’ne dönük fonlarını kesti ve bu da sosyal gerilimlere yol açtı. Batı Şeria’da yerleşim yerleri çok şiddetli bir şekilde çoğaldı ve yasa dışı olmalarına rağmen uluslararası toplum bunları durdurmak için kesinlikle hiçbir şey yapmadı. Kudüs’te inşa edilmesi planlanan Üçüncü Süleyman Tapınağı, aşırı Ortodoks ve aşırı sağcı aktivistlerin Cami Meydanı’ndaki ayaklanmalarını körüklüyor. Mısır ve İsrail istihbaratı durumun patlamaya hazır olduğunun farkındaydı.

Bunların hiçbiri Aksa Tufanı gibi bir harekâtı öngörmek için yeterli değil. İdari düzeyde acil durum tedbirleri alınmasını sağlayabilse de operasyonel tedbirler alınmasını mümkün kılmaz.  Ayrıca, her yerde bu kadar çok sıcak nokta varken, böyle bir harekata işaret eden sinyallerin servislere ulaşan bilgilerin toplamı içinde “kaybolmuş” olması da mümkün.

Fakat yargı reformuna karşı aylarca süren halk protestolarının ardından Netanyahu’nun durumu yeniden kontrol altına almasını sağlayacak bir kriz yaratmak için uyarıların kasıtlı olarak göz ardı edildiği de göz ardı edilemez. Bu da bir ihtimal ama mevcut aşamada spekülatif bir ihtimal olarak kalıyor.

İsrail Demir Kubbe ile Hamas roketlerini neden engelleyemedi?

Ekim ayında yaşanan şey, Filistinlilerin İsrail’in vurabileceğinden daha fazla roket atmasıydı. Teknik anlamda İsrail sistemini doyurdular. Yani durdurmalar oldu ama Filistin roketlerinin çoğu engellenmeden geçebildi.

Filistin roketleri nispeten mütevazı patlayıcı yüklerine sahip ve rakamlar bunların öldürücülüğünün epey düşük olduğunu gösteriyor. Esasında, direnme iradesini göstermek amacıyla kullanılma ihtimalleri daha yüksek.

İsrail işgal ettiği bir bölgeye karşı meşru müdafaa savaşı yürütebilir mi?

Her şeyden önce İsrail’in resmi olarak işgalci bir güç olduğu ve Filistin topraklarındaki varlığının BM Güvenlik Konseyi’nin 242 (1967) sayılı kararı uyarınca gayri meşru olduğu unutulmamalı. Sonuç olarak, bu işgale karşı direniş meşru. Genel Kurul’un 45/130 (1990) sayılı kararı Filistinlilere “silahlı mücadele de dahil olmak üzere ellerindeki tüm araçlarla” direnme hakkı tanıyor.

İşte tam da bu nedenle Rusya, 21 Şubat’ta Ukrayna’ya müdahalesinden önce Donbass cumhuriyetlerinin bağımsızlığını tanıdı. Bu da bu iki cumhuriyetin, yeni başlayan Ukrayna taarruzuna karşı tüzüğün 51. maddesi uyarınca savunma savaşı yürütmek için Rusya’dan yardım istemelerini sağladı. Bu mekanizmayı Ukrayna ihtilafıyla ilgili kitaplarımda ve gazetenizde anlatmıştım. 

Eğer —ironik bir şekilde— İsrail bir Filistin devletinin varlığını tanısaydı, ona karşı bir savunma savaşı yürütebilirdi. Fakat İsrail’in uluslararası alanda tanınan statüsü işgalci güç statüsü ve bu nedenle sorumluluğu Filistin halkını yok etmek değil, korumak.

Saldırının zamanlaması İsrail ve Arap ülkeleri arasındaki temkinli yakınlaşmayı kasıtlı olarak mı bozuyor?

Hayır, ben buna inanmıyorum. Daha ziyade, İsrail’in kendi topraklarında artık kontrol edemediği bir durumun sonucu.

Gazze’de yaklaşık yarısı çocuk olmak üzere 10 bin sivilin hayatını kaybettiğinden söz ediliyor. Bu gerçekçi bir rakam mı?

Bu rakamlar Gazze’deki Sağlık Bakanlığı’ndan alındı. Dolayısıyla İsrail tarafından verilen rakamlardan daha az ya da çok güvenilir değiller. Ancak, kurbanlarının isimlerini henüz açıklamamış olan İsrail’in aksine, Filistinli kurbanların bir ismi ve sabit bir kimliği var. Bu da Filistinlilerin verdiği rakamların güvenilir olduğunu gösteriyor.

İsrail’in bir ay içerisinde Ruslar ve Ukraynalıların 20 aydan fazla bir süre içerisinde (BM’nin son sayımına göre) öldürdüğünden daha fazla sivil öldürmüş olması dikkat çekici.

Bu da İsrail’in verdiği tepkinin acımasızlığını gösteriyor. Uluslararası insani hukuka göre, savaşta silah kullanımının üç ilkeye tabi olması gerektiğini hatırlatmak isterim:

— Siviller ve askerler arasındaki ayrım (askeri hedefi seçebilmeniz gerekir, aksi takdirde ateş edemezsiniz);

— Orantılılık (saldırıya orantılı bir karşılık verilmelidir. Örneğin, bir Hamas liderinin bir hava bombası veya füzeyle ortadan kaldırılması orantılı değildir); a fortiori, İsrailli bir bakan tarafından önerilen Gazze Şeridi’ne karşı nükleer bomba kullanımı bu ilkeyi ihlal ediyor.

— İhtiyatlılık ilkesi (masum insanları öldürme riskiniz varsa ateş edemezsiniz).

İsrail bu ilkeleri uygulamıyor. Örneğin, 23 Temmuz 2002’de Salah Şeddade’nin bir F-16 uçağı tarafından atılan 1000 kilogramlık bir bomba ile ortadan kaldırılması 14 kişinin ölümüne (birkaç çocuk dahil) ve 150 kişinin yaralanmasına neden olurken, 22 Mart 2004’te Şeyh Ahmed Yasin’in bir Hellfire füzesi ile ortadan kaldırılması on masum sivilin ölümüne neden oldu. Hiçbir Batılı ülke, ciddi ölçüde sivil kayba yol açacağını bildikleri bu orantısız eylemi protesto etmedi.

Uluslararası protestoların olmadığına dikkatinizi çekerim. Hatta Temmuz 2014’te Cumhurbaşkanı François Hollande, 500’den fazlası çocuk olmak üzere 2 bin 200’den fazla Filistinlinin öldürüldüğü Koruyucu Hat Harekâtı başladığında Binyamin Netanyahu’yu “halkını korumak için tüm tedbirleri almaya” teşvik etmişti. Fanatik aptallar tarafından yönetiliyoruz, zira İsrail hükümeti halkını koruma hakkına ve görevine sahip olsa da, bunu yapacak yöntemler ve tedbirler sınırsız değil ve uluslararası insani hukuka veya savaş kanunlarına uygun olmalı.

İngiliz The Telegraph gazetesinin haberine göre, Gazze’deki mevcut operasyon için İsrailliler hassas ateş değil, tahrip edici ateş açtıklarını açıkladılar. Dolayısıyla durum açıktır; nüfusun yoğun olduğu bir bölgedeki bir savaşta İsrail’in eylemleri savaş kanunlarını ihlal ediyor.

İsrailliler Filistinlileri her zaman aşağı bir halk olarak gördüler. İsrail Savunma Bakanı’nın deyimiyle onlar “insan hayvanlar”!

Bu arada 2014 yılında Siderot sakinleri İsrail’in Gazze’ye yönelik bombardımanını izlemeye gitmiş ve saldırıları alkışlamışlardı. Başkalarının talihsizliğine sevinenlerin dikkate alınmayı hak ettikleri söylenemez.

İki devletli bir çözüm İsrail tarafından hâlâ isteniyor mu?

İsrail hiçbir zaman iki devletli bir çözüm istemedi. Bu nedenle BM kararlarına, özellikle de bir Yahudi ve bir Arap devletinin kurulmasını öngören Kasım 1947 tarihli 181 sayılı karara riayet etmiyor. İsrail ve Batılı müttefiklerinin son 75 yılda bu kararın uygulanmaması için her şeyi yaptıklarını fark edeceksiniz. Aslında bu tek bir gün bile uygulanmadı. BM Genel Kurulu’ndaki oylamadan bir gün önce CIA, ABD Başkanı Truman’a gizli bir rapor sunmuştu. Raporda şöyle yazıyordu:

“Uzun vadede Filistin’deki hiçbir Siyonist, Bölünme Planının toprak düzenlemelerinden memnun olmayacaktır. En muhafazakâr Siyonistler bile Negev’in tamamını, Celile’nin batı kısmını, Kudüs şehrini ve nihayetinde Filistin’in tamamını ellerinde tutmak isteyeceklerdir. Aşırı uçlar ise sadece Filistin’in tamamını talep etmekle kalmayacak, aynı zamanda Mavera-i Ürdün’ü de isteyeceklerdir […] Bölünmenin uygulanmasını takip edecek kaos ortamında, fanatik Araplar tarafından zulümler işleneceği kesindir; bu eylemler Yahudi propagandası tarafından geniş çapta duyurulacak ve hatta abartılacaktır. Gerçek koşullar ne olursa olsun Araplar saldırgan olmakla suçlanacaktır.”

Yirmi yıl sonra, Kasım 1967’de General de Gaulle bir basın toplantısı düzenledi:

“İsrail altı günlük bir savaşta ulaşmak istediği hedeflere saldırdı ve onları ele geçirdi. Şimdi fethettiği topraklarda baskı, zulüm ve sürgünün eksik olmadığı işgali örgütlüyor ve buna karşı direniş olursa bunu terör olarak addediliyor.”

1960’larda durumu bugünkünden daha objektif bir şekilde algılıyorduk. Fakat o dönemde çok daha az antisemit eylem olduğunu da fark ediyoruz. Bu da yirmi yıl önce asimetrik savaş üzerine yazdığım kitapta açıkladığım şeyi gösteriyor: antisemitizm İsrail’in eylemlerinden ziyade bu eylemleri cezasız bırakmasıyla tetikleniyor. Antisemitizmi engellemek istiyorsak, İsrail’e diğer ülkeler gibi davranmalı ve uluslararası hukuku hiçe saymasına izin vermemeliyiz.

Çatışmanın çözümünü nerede görüyorsunuz? 

“Küresel Güney”, artık Batılı ülkelerin diktalarını kabul etmediği için bu çatışmaya askeri bir çözüm bulunamayacağına inanıyorum. Dahası, İsrail’in uluslararası hukuku hiçe saymasının cezasız kalması feci sonuçlar doğuruyor ve buna bir çözüm bulunması gerekiyor. Ayrıca, İslam’ın üçüncü kutsal mekânı olan Harem-i Şerif’in yıkılması anlamına gelecek olan Üçüncü Süleyman Tapınağı projesinin, tüm Müslüman dünyasını harekete geçirecek ve İsrail’in sağlam kalacağının kesin olmadığı gerçek bir savaşı tetikleyebileceğini hatırlatırım.

Bu nedenle 1967’den bu yana alınan BM kararlarına riayet edilmesine dayalı siyasi bir çözüme yönelmeliyiz. Bu, 11 Kasım 2023 tarihinde Riyad’da toplanan Arap ülkeleri tarafından önerildi. Arabuluculuk ve çözüm artık Amerikalıların değil, uluslararası toplumun ve BM’nin elinde olmalı. Fakat gerçekçi olmalıyız. O andan itibaren zorluklar başlayacaktır, zira bu İsrail’i işgal altındaki topraklardaki yerleşimleri geri çekmeye ve tüm uluslararası hukuk ihlallerini geri almaya zorlayacaktır.

Kısa bir süre önce İsrail, Mossad casusları ile Hamas’ın ateşkes yöntemlerini görüşmek üzere Kahire’de bir araya geldiği söyleniyor. Bunu teyit etmek zor ama çok da şaşırtıcı değil, zira bu çatışmada, medyamızda yer alan haberlerin aksine, istihbarat teşkilatları barış girişimlerinin görüşülmesine oldukça fazla katkıda bulundu ve bu girişimler daha sonra siyasetçiler tarafından reddedildi.

Korkarım ki, bu sıcak atmosferde İsrail’in yok olma ihtimali, işgal altındaki topraklardan geri adım atma ihtimalinden daha yüksek.

Sayın Baud, mülakat için çok teşekkür ederim. 

Thomas Kaiser

Çeviri: Emre KÖSE

Kaynak: https://emrekose.substack.com/p/jacques-baud-ile-mulakat-isgalci

(*) Jacques Baud, İsviçre silahlı kuvvetlerinde albay rütbesine ulaştı ve 1983-1990 yılları arasında İsviçre Stratejik İstihbarat Servisi’nin bir üyesiydi. SSCB’nin çöküşünden hemen sonra, Rus askeri ve istihbarat yetkilileriyle en üst düzeyde görüşmelere katıldı.

1995 yılında mültecilere yardım etmek için Afrika’daki Birleşmiş Milletler misyonlarına liderlik etti ve 1997’de anti-personel mayınlara karşı mücadele projeleri düzenledi. 2002 yılında Federal Dışişleri Bakanlığı’nda Uluslararası Güvenlik Politikası Merkezi’ne (CPSI) katıldı; ve 2005 yılında Sudan’daki BM misyonu için bir sivil-askeri istihbarat merkezine liderlik etti.

2009-2011 yıllarında New York’taki Barışı Koruma Operasyonları Dairesi’nde (DPKO) Askeri İşler Ofisi’nde Politika ve Doktrin Başkanı olarak görev yaptı ve Nairobi’deki Uluslararası Barışı Destekleme Eğitim Merkezi’nin (IPSTC) Araştırma Bölümüne liderlik etmek üzere Afrika’ya döndü. 2013 yılından itibaren Brüksel’de NATO’nun Siyasi İşler ve Güvenlik Politikası Bölümü’nde çalışmaya başlamışken Ukrayna’da Soros eliyle tertip edilen renkli devrim sürecinde NATO için çalışmaya devam etmekteydi ve ardından Ukrayna ile ilgili programlara katıldı.

Cenevre’deki Uluslararası İlişkiler Enstitüsü’nden Uluslararası Güvenlik ve İnsancıl Hukuk derecelerine sahiptir ve savaş, istihbarat ve terörizm üzerine bir dizi kitap yazmıştır.

Bir Cevap Yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Adımlar Dergisi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin