HAYBER HAYBER YA YAHUD! *

Mehmed DEDEOĞLU

7 Ekim 2023 sabah 09:30 da Hamas “El Aksa Tufanı Operasyonu” olarak adlandırdığı hurucun başladığını duyurdu ve 20 dakika içinde Gazze Şeridi’nden İsrail’e 5 binden fazla roket attı. Yahudilerin, savunmasız sivil halkı şehid ederek karşılık verdiği savaşta Hamas, teknik ve insan gücü açısından kat kat üstün olan düşmana, her geçen gün büyük kayıplar verdirmeye devam etmekte. Bu destanlık ve muazzam kahramanlık örnekleriyle dolu huruc bize, Hayber’in fethini hatırlatmakta.

Yahudilerin, tarih boyunca Peygamber katili olmaları ve her toplumda bozgunculuk-fitne-fesat çıkarmalarından ve bunun akabinde, sürgün edilmelerini de hatırlayarak tarihin kaçınılmaz tekerrürünü bir kez daha müşahede ediyoruz.

Hayber şehri adını, kurucusu Hayber b. Kāniye b. Mehlâîl’den aldığı rivayet edilir. Özellikle Câhiliye döneminde Yahudilerin oturduğu yedi ayrı kaleden oluşan (ki her kaleyi destekleyen 3 er burç ile çevrili) ve bunların sağlamlığıyla tanınan Hayber, içinde bulunduğu vadinin verimliliği ve su bentlerinin çokluğu ile de meşhurdur. Günümüzün Demir Kubbesi desek yeridir.

Hayber şehri, zamanın büyük ticaret merkeziydi. Burada, Hindistan ve Çin’den gelen malların yanı sıra bölgenin hayvancılık, sebzecilik ve meyvecilikten elde edilen ürünleri, ziynet eşyaları, silâhlar, ziraat aletleri, bal ve şaraplar, çeşitli kumaşlar ve köleler alınıp satılır, bundan başka sarraflık da yapılırdı. Başta Mekke ve Yesrib (Medine) olmak üzere Yemen, Hadramut, Bahreyn, Tâif, Suriye ve Filistin ile Irak taraflarından pek çok kişi buraya akın ederdi. İslâmiyet’in ilk yıllarında Hayber vadisinde birçok vaha bulunuyor ve ne kadar yükseğe çıkılırsa çıkılsın şehri teşkil eden kalelerin tamamını birlikte görebilmek mümkün olmuyordu. Peygamber zamanında Ketîbe adlı yerde 40.000 hurma ağacının varlığından söz edilir. Hayber’le ilgili en eski bilgilere, son Bâbil kralı Nabonidus’un (m.ö. 556-539) Harran’da 1956 yılında bulunan bir yazıtında rastlanmaktadır. Bu yazıtta, adı geçen kralın Teymâ’da ikinci başşehrini kurduktan sonra Hayber ve Fedek’ten geçerek Yesrib’e kadar yolculuk yaptığı söylenmektedir. Yine Harran yakınlarında Lece’de ele geçen bir başka yazıtta da Şerhîl b. Talmû’nun Hayber seferinden bir yıl sonra 463’te Zelmertûl’u inşa ettirdiğine dair bir kayıt bulunmaktadır. İbn Kuteybe’ye göre ise bu sefer Hâris b. Ebû Şemir (Hâris b. Cebele) tarafından düzenlenmiştir. O sıralarda Hayber’de kimlerin oturduğu bilinmemektedir; ancak altmış yıl sonra Peygamber buraya geldiği zaman varlıklı Yahudilerle karşılaştı.

HAYBER GAZVESİ

Yıl: 629

Taraflar: Müslümanlar-Yahudiler

Gazve: Peygamberin bizzat katıldığı Askerî Harekât… Yahudiler, Hendek Savaşı’nda Mekkeli müşriklerle ittifak yapıp Müslümanların aleyhine dönmüşlerdi. Ayrıca Mekke-Medine ve Şam ticaret yolu üzerinde tehlike oluşturuyorlardı. Başka ülkelerden gelen ticarî kervanları yağmalıyor ve tüccarları öldürüyor ya da köle pazarında satıyorlardı.

Müslümanlarla Mekkeli müşrikler arasında yapılan Hudeybiye Muâhedesi’ni, görünüşteki durumuyla İslâm cephesinin kuvvetsizliğine hamleden münâfıkların bu tavrına Hayber Yahudileri de katılmıştı. Bir müddet sonra da, daha önce sürgün edilen Yahudi kabîlelerinden aralarına sığınmış olanların körüklemesiyle Hayber’de büyük bir fesat ocağı tutuştu. Yahudiler, Gatafân kabîlesiyle birlikte hareket etmeleri karşılığında bir yıllık mahsullerinin yarısını vermeyi ve Medîne’ye (Müslümanları yok etmek adına, erkekleri öldürüp kadın ve çocukları köleleştirmek için) bir ordu göndermeyi plânladılar. Medîne, Hayber’le Mekke arasında idi.

Dolayısıyla ne zaman müşriklerle bir harp yapılsa, Hayber Yahudileri Müslümanları arkadan vurmak-yok etmek için hamleler yapıyorlar ve kimi müslümanları da şehid ediyorlardı.

Peygamber bu durum karşısında kati çözüm için 1.500 kişilik (1.200 piyade, 300 süvariden oluşan) bir ordu kurdu. Medine’den hareket eden İslâm ordusunda Peygamberin zevcesi Ümmü Seleme ile birlikte yirmi kadar Müslüman hanım da bu Gazve’ye katıldı. Harp esnasında yaralanan mücahidleri tedavi etmek, onlara yemek pişirmek ve gerektiğinde kılıçlarıyla savaşacaklardı. Hayber Yahudilerinin ordusu ise tam teçhizatlı 20 bin kişiden oluşuyordu. Tüm bu gelişmelerin yanı sıra Yahudiler, Müslümanların kendilerine baskın yapabileceklerini düşünememişlerdi.

Peygamber 3 günlük yolculuğu neticesinde bir gece vakti ordusuyla Hayber yakınlarındaki Sahba’ya ve ardından Reci bölgesine ulaştı. Yahudilerin müttefiki olan Gatafanlılar her ne kadar Peygamberin ordusuna saldırmak için önlerini kesmeye çalışsa da, yapılan hamle neticesinde Gatafan’lılar korkup kaçarak bölgeyi terk ettiler. Böylelikle Yahudiler desteksiz kalmış oldular. Yahudiler her zaman olduğu gibi sabah evlerinden çıkıp tarlalarına-günlük işlerine gidecekleri zaman Peygamberin ordusunun kalelerine-güvenli şehirlerinin kapılarına dayanmış olduğunu görünce büyük korkuya kapılarak çığlıklar atmaya başladılar. Manzarayı gören Peygamber 3 kez şöyle der:

“Allahü Ekber! Allahü Ekber! Haribet Hayber! (Hayber harap oldu). Biz düşman bir kavmin yurduna baskın yapıp girdik mi, korkutulmuş olan o kavmin hali ne kötü olur!”

Karargâhını Gatafân ile Hayber arasında bulunan Recî’de kurdu. Böylece iki müttefiğin birbirlerine yardım için birleşmelerini engellemiş oldu. Nitekim Hayber Yahudilerinin yardım istemesi üzerine harekete geçen Gatafânlılar, önlerinin kesilmiş olduğunu görünce korkarak geri döndüler. Böylece harbe tek başlarına girmek zorunda kalan Hayber Yahudileri de kalelerine kapanarak savaşmak zorunda kaldılar. Müslümanlar harbe hazırlanırken Peygamberin baş ağrısı rahatsızlığı meydana geldi ve 2-3 gün bu hastalıktan muzdarip oldu. Savaş sancağı sırasıyla Ebubekir ve Ömer”e verilir, müthiş kahramanlıklar sergilenir fakat, zafer elde edilemez. Müslümanların bir hayli zorlandığı, hücumlarının geri püskürtüldüğü, yorgun ve bitkin düştükleri bir esnâda Peygamber:

“–Yarın sancağımı öyle bir kimseye vereceğim ki, onun elleriyle Allâh, Hayber’in fethini ihsân buyuracak. O kimse, Allâh’ı ve Rasûlü’nü sever, Allâh ve Resûlü de onu sever!”

(…)

Nihayet Peygamber tarafından zırhı bizzat giydirilen ve bir eline İslam sancağı, diğer eline Zülfikar kılıcı verilen Ali hücuma geçer.

Hayber Yahudilerinin en cesuru kabul edilen Merhab, kardeşinin de öldürülenler arasında olduğunu duyunca, askerleriyle birlikte kaleden çıkar. Üzeri

de iki kat zırh gömlek, iki kılıç kuşanmış, başına da iki sarık sarmıştı. Bu heybetli görünüşüyle Mücahidlere karşı:

“Ben, kükreyip geldikleri zaman çoğu kere aslanları bile kılıçla, mızrakla yere seren adamımdır.” diye haykırıp övünüyordu.

Allah’ın Arslanı Ali ise, elindeki Zülfikar’ı havaya kaldırarak, duyduklarına aldırış etmeden şu karşılığı verdi:

“Ben de annemin bana Haydar (arslan) adını taktığı adamım. Cesarette, ormanlardaki en heybetli arslanlar gibiyimdir. Sizi yaşatmayacak, yere sereceğim.”

Yapılan teke tek vuruşmada, Yahudilerin en kuvvetli adamı olan Merhab, Ali karşısında dayanamayıp, kafası Zülfikâr’la ikiye bölünerek yere düştü. Bu hadiseyle birlikte mücahidler, cesaretle düşmanın üzerine yürüdüler.

Sadece Ali, o gün sekiz Yahudiyi öldürdü. Hattâ bir ara kalkanı elinden düştü.

Hemen yanındaki kalenin kapısını yerinden sökerek kendisine kalkan yaptı. Fetih gerçekleşinceye kadar da kale kapısını elinden düşürmedi. Fetih müyesser olduktan sonra Ali kapıyı yere bıraktı. Sekiz kişi hep beraber sarıldıkları halde onu kaldırmaya muvaffak olamadılar.

Hayber’in 8 kalesi 24 burcu vardı. Bunlardan iki tanesi hiç çarpışmadan kalelerini teslîm ettiler, diğer altı kalede ise çetin muhasaralar cereyan etti. O gün Yahudilerin en namlı savaşçıları öldürüldü. Bu harpte Yahûdîler 93 leş bıraktılar.

Müslümanlar ise 15 şehîd…

Kazanılan zafer neticesinde Yahudilere üzerlerindeki elbiseler haricinde hiçbir şey almamak kaydıyla Hayber’i terk etmeleri emri verilir. Sonrasında bu karar yumuşatılarak, kazançlarının yarısı Müslümanlara verilmek üzere değiştirilir.

(…)

YAHÛDÎLERİN PEYGAMBERİMİZ’İ ZEHİRLEMELERİ

Bu arada Yahudiler, Müslümanlardan gördükleri insânî muâmeleye rağmen hâinliklerinden vazgeçmediler. Peygamber’i öldürmeye karar verdiler. Bu bedbahtlar, henüz önceki cürümlerinin netîceleri ortada iken, kendilerini diğer Yahûdî kabîleleri gibi sürgün etmeyip affeden yüce Peygamber’e böyle bir ihânete tevessül etmekle, bir kere daha hainliklkerini gösterip-ahitlerini bozmuş oldular.

Bu sinsi ihâneti gerçekleştirmek için Yahûdîlerin reislerinden Hâris’in kızı Zeynep, Peygamberi ashâbıyla birlikte yemeğe dâvet etti. Bir koyun kızartarak her tarafını zehirledi. Efendimiz’in hayvanın kürek kısmını daha çok sevdiğini öğrenerek orayı daha fazla zehirledi. Peygamber, ilk lokmayı mübârek ağızlarına alır almaz, onu çıkararak ashâba:

“–Bu et, bana zehirli olduğunu haber veriyor; sakın yemeyiniz!” buyurdular. Ancak ashâbdan Bişr bin Berâ, etten bir parça almış, Peygamberin îkâzı sâdır olmadan evvel çiğneyip yutmuş bulunuyordu. Onun dışındakiler yemeğe el sürmemişlerdi. Çok geçmeden ihâneti yapan Zeynep yakalanıp huzura getirilir. Peygamber:

“–Bu koyunu sen mi zehirledin?”

“–Zehirlediğimi Sana kim haber verdi?”

“–Şu önümde bulunan kürek kemiği haber verdi.”

“–Evet, ben zehirledim!” diyerek suçunu îtirâf etti. Allâh Resûlü Zeynep’e bunu niçin yaptığını sorunca da:

“–Sen benim babamı, amcamı ve kocamı öldürdün! Kavmime yapmadığın kalmadı! Kendi kendime; «Eğer o gerçekten peygamberse, yaptığım şey, kendisine muhakkak Allâh tarafından bildirilir ve zehir kendisine zarar vermez; eğer o yalancı biri veya bir hükümdarsa, bu zehirden ölür, böylece kendisinden kurtulmuş oluruz!» diye düşündüm!” dedi. Zeynep bir yandan cürmünü îtirâf ederken, diğer yandan da şâhid olduğu mûcizenin tesiriyle îmân ederek pişmanlığını dile getirdi. Af taleb etti. Peygamber, kendisine yapılan bu suikasti affetti. Fakat bir müddet sonra Bişr’in, zehrin tesiriyle ölmesi üzerine vârisleri kısas istedi. Böylece Hâris’in kızına aynı zehir içirilerek kısas yapıldı.

Peygamber, zehrin tesirinden kurtulmak için, iki omzunun arasından kan aldırır fakat üç sene sonra, vefâtı esnâsında hastalığının bu zehirden olduğunu ifâde etmiştir.

Hayber ve çevresinin fethiyle, Müslümanlar için Mekke Fethi’nin önü açılmış oldu. Zîrâ Benî Kaynukâ, Benî Nadîr, Benî Kurayza ve nihâyet Hayber Yahudilerinin mağlûbiyeti, insanların gözünü korkutmuştu. Çünkü bunların hepsi de Hicaz Yahûdîlerinin en zengin ve en güçlüleri olup cesâret ve yiğitlikleri dillere destandı. Geçilmez, aşılmaz kalelere ve verimli hurmalıklara sâhiptiler. Bütün Araplar onlara sığınsa bile onları koruyacak güçte idiler. Fakat, kuşatılıp O’na teslîm oldukları zaman, bu yiğitlik ve kahramanlıklarının nasıl tükenip gittiğini, nasıl ağır şartlar yüklendiklerini herkes görmüş oldu.

Yahudilerin Hayber’deki ikâmetleri Ömer’in hilâfetine kadar devam etti.

Ömer (641) yılında onları, ensardan Muzahhir b. Râfi’i öldürdükleri ve kendi oğlu Abdullah’ı da uyurken damdan atıp iki elinin kırılmasına sebep oldukları için, Suriye taraflarına sürdü. Daha sonra bazı Yahudilerin Hayber’e dönüp yerleştikleri iddia edilse de, bir Yahudi tarihçi olan Tüdeyleli Bünyâmin’in Haçlı seferleri sırasında verdiği, 1173’te Hayber’de 1150 yahudinin bulunduğu yolundaki bilgiler pek güvenilir sayılmamakta. XIX. yüzyılın başında burayı ziyaret eden seyyah J. L. Burckhardt’ın da tek bir Yahudiye rastlamadığı bilinmektedir. Aradan geçen yüzyıllar içerisinde Yahudiler, Peygambere atfettikleri sahte mektupları öne sürerek, çeşitli imtiyazlarının bulunduğunu söyleseler de, Hayber’e bir daha dönmelerine müsaade edilmemiştir.

Hayber’in fethinden sonra, esirler arasında bulunan Yahudi reislerinden Huyey b. Ahtab’ın kızı ve Kinâne b. Rebî’in hanımı Safiyye, önce bir yahudi reisinin kızı olduğu dikkate alınmaksızın Dihye b. Halîfe el-Kelbî’nin isteği üzerine ona verilmiş, ardından bazı sahâbîlerin uyarısı ile Peygamber tarafından Dihye el-Kelbî’ye bedeli ödenip âzat edilerek zevceliğe alınmıştır.

Bu muhteşem fetih, etrafta da büyük akisler uyandırdı. Çünkü, Hayber’in çok kuvvetli kalelere sahip bulunduğu, buradaki Yahudilerin harp sanatını çok iyi bildikleri, harp malzemesi bakımından da üstün bir seviyede bulundukları, cesur adamlarının, yiğitlerinin oldukça fazla olduğu herkesçe biliniyordu. Bütün bunlara rağmen, İslâm ordusu karşısında mağlup düşmeleri, hepsini korkutuyor, Müslümanların yenilmez bir güç halini aldıklarını bir kere daha anlıyorlardı.

Nitekim Hayber fethinden sonra, civar kabileler teker teker kendi arzularıyla gelip İslâm hâkimiyetini kabul ederek boyun eğdiklerini bildirmişlerdir.

(…)

Hayber’in fethi, İslâm tarihinde önemli bir yere sahiptir.

İçinde, günümüzde yaşadığımız birçok hadiseye muadil olma bakımından ibret ve ihtarlar vardır…

Müslümanlar, Kendinden Zuhur Diyalektiği ölçüsünce Peygamber’in izinde, dünyayı fesada vererek had ve huzuru bozan, sözüne sadık olmayan, zulmeden düşmanlara karşı mücadeleyi sürdürüyor. Mücadele, Müslüman olduğu iddiasıyla arzı endam eden münafıkların maskelerini de bir bir düşüyor. Müslüman devlet liderleri (!) görünümlü hain sürüsünün sonunun Yahudilerle aynı olacağı şüphesizdir. Tıpkı Peygamberi zehirledikten sonra tövbe edip iman eden Zeynep gibi hepsine kısas uygulanacaktır! Sorumluluk, hesap vermeyle birlikte tecelli eder.

İslâm Sancağı, fikri ve ideolojik alt yapısıyla Anadolu topraklarında İBDA’nın ellerinde dalgalanmaya devam ediyor. Vatanı milleti ne olursa olsun, dünyanın her yerinde mücadele eden tüm Müslümanlar kardeşimizdir; kim pazarlıksız Allah ve Resûlü diyorsa, o bizden, biz de odan. Dikkat: Pazarlıksız!

Kendinden Zuhur’un günümüzdeki en güzel örneklerinden birini sergileyen Hamas’a ve onun şahsında tüm “kahramanlar”a selâm olsun.

YA MUNTAKÎM ALLAH!

*(Hayberi hatırla ey Yahudi!)

28/12/2023-İSTANBUL

Bir Cevap Yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Adımlar Dergisi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin