MEMLÜKLER – 1

Selim GÜRSELGİL

Türkçüler Moğol hükümdarı Hülagü’yü çok severler. Çünkü tarihte onun kadar çok Müslüman öldüren yoktur. 1 milyon kişilik bir ordunun başına geçmiş, Bağdat’ta kendi deyimiyle çoluk çocuk demeden 200 bin Müslüman doğramıştır. Abbasi halifesini tüm ailesiyle birlikte öldürmüştür.

Buna karşılık son zamanlarda Müslümanlar da Memlük lideri Baybars’ın ismini ortaya çıkarıyorlar. Hatta sırf takipleştiğim arkadaşlar arasında 3-4 Baybars var. Gerçekten de Baybars, tarihin kaydettiği en büyük kahramanlardan biridir. Moğollara bozgun üstüne bozgun tattırmıştır.

Gelin biraz bu tarihten bahsedelim. Uyarayım 2-3 gün sürebilir. 2013 sonunda malum sözlükte yazdığım, daha sonra İslâm Devleti Tarihi adıyla kitaplaştırdığım, henüz yayınlamadığım kitaptan kopyala yapıştır usulüyle Memlükleri, muhteşem Ayn Calut zaferini, Baybars’ı anlatayım:

MEMLÜK

Memlük, klâsik İslâm hukukuna dair bir kavram. Sclavius anlamında “köle” demek değildir. Askerî amaçlarla uygulanmış bir tür lejyonerlik sistemidir. Eski Yunan’da, Roma’da ve Avrupa’da olduğu tarzda köleler İslâm medeniyetinde yoktu. Cahiliye döneminde vardı bu tür köleler, ama İslâm onlara en aşağıdan en yukarıya yükselmenin kapısını açtı. Selman-ı Farisî, Süheyb-i Rûmî, Bilâl-i Habeşî gibi en sevilen sahabiler, başlangıçta hep köleydiler.

İslâm köleliği kaldırmamış, ama kölelikten kurtulmanın yollarını açmıştır. Zirâ kölelik, eski savaş hukukunun bir parçasıydı. Mağlûb olanlar köleleştirilir ve köleliğin gerektirdiği işlerde kullanılırdı. Kızılderili ve Zenci kavimlerinin birbiriyle yaptıkları savaşlara kadar kölelik sistemi tüm dünyada yaygındı. İslâm, öncelikle savaş dinidir. Allah ResûlüBen harb peygamberiyim!” buyurmuştur. Müslümanlarla yapılan savaşta esir alınan müslümanlar köleleştirilirken, müslümanlar bu durumun dışında kalamazdı. Savaşta kısas esastır. Dolayısiyle, dünyada kölelik kalkıncaya kadar İslâm’da da köleler ve cariyeler vardı.

Yalnız “memlük” sistemi tam olarak bu değildir. Bu, ilk defa Abbasîler devrinde uygulanmıştır. Evet, daha çok Türklere yönelik olarak uygulanmıştır. Çünkü “mükemmel savaşçı” özelliğini en çok Türkler taşıyordu. Roma, Bizans, Çin, Sâsânî ordularında Türkler bu tür “memlük” olarak kullanılıyordu. “Memlük“, ya savaş esirlerinden oluyor veya çoğunlukla Türk beylerinin para karşılığında bu ordulara (veya İslâm ordusuna) sattığı vasıfsız Türkmenlerden yapılıyordu. Bunlar, diğer medeniyetlerde olduğundan farklı olarak, İslâm ordusunda, kısa zamanda en tepelere kadar yükseliyorlardı. Abbasîlerin ünlü valileri ve emirleri bunlar arasından çıkmıştır. Kısa zaman içinde Abbasî devletinin bütün iplerini bu Türk memlükler ele geçirmiş, Mısır’da Tolunîler ve İhşidîler devletlerini onlar kurmuşlardır.

Memlük” kavramı her ne kadar Abbasîler döneminde ortaya çıkmışsa da kökeni zannediyorum Emevîler’dedir. Bir Emevî emiri, Türkeşler’in hakanına gelip “müslüman olun” çağrısı yapar. (Bunların her ikisinin de ismini unuttum.) Türkeş hakanı der ki, “Sen bizi müslüman yapıp ne yapacaksın? Burada gördüğün adamlar ne hekimlik bilir, ne mimarlık bilir, ne ekip biçmeyi bilir. Bunların tek bildiği şey savaşmak ve karınlarını doyurmaktır.” Zannediyorum bu hadise üzerine Emevîler Türk memlükler (“mevâlî” diyorlardı) getirtmeye karar veriyorlar. Basra’ya bir çok Türk’ü yerleştiriyorlar ve bir Türk mahallesi oluşuyor. Söylendiğine göre, Kerbelâ’da Hazret-i Hüseyin ve arkadaşlarını katleden Emevîler arasında komutan seviyesinde Türkler de var. Daha sonra Abbasîler işi iyice ayyuka çıkarıyor. Fatımîler ve Eyyubîler de Türk memlükleri, ordularında en vurucu sınıf olarak istihdam ediyorlar. Selçuklular’da bu var mı bilgim yok; en son Osmanlılar, bilindiği gibi başka bir sistem, “devşirme sistemi” kullanıyorlar.

Dediğim gibi, bunlar Batılı anlamda köleler değildir. Hani filmlerdeki negro‘lar gibi kahve plantasyonlarında boğaz tokluğuna çalıştırılan, sırtından kamçısı eksik olmayan, türlü ezâlara katlanan Türkler göremezsiniz tarihte. İslâm tarihinde sistematik köle isyanları, Spartaküs‘ler falan da göremezsiniz. Çünkü İslâm toplumuna köle olarak gelen kimse bile, birkaç sene içinde en tepeye kadar yükselebiliyordu. Memlük sistemi, askerî amaçlarla kurulmuştu ve köle olarak getirilenler kısa bir süre sonra “azadlı – memlük” statüsüne yükselerek İslâm devletinin valileri, emirleri, genelkurmay başkanları oluyor, dahası devleti yıkıp kendileri devlet kurabiliyorlardı.

Bu sistem içinden yetişen en ünlü kumandan ise, hiç şübhesiz, Rükneddin Baybars el Bundukdârî‘dir. Memlük devletinin gerçek kurucusu olan bu zâtın, olağanüstü bir hayat hikâyesi vardır. Cengiz‘den, Napolyon‘dan, Tuğrul ve Çağrı Beylerden bile etkileyicidir. Çünkü bunlar sıfırdan başlamışlardı; Baybars ise bir köle olarak alınıp satılarak geldi ve hayata eksiden başladı. Batılılar bir Spartaküs çıkarmış, anlata anlata bitiremiyorlar. Herhalde bir Baybars‘a sahib olsalardı, yaz kış demeden “Baybars” filmleri izletirlerdi bize.

8 Aralık 2013

*

ŞECER’ÜD-DÜR

İslâm tarihinde enteresan kadınlardan bir başkasıdır bu. Eyyûbîlerden mi desek, Memlüklerden mi desek, ikisi de değil birini diğerine dönüştürücü katalizör mü desek, ne desek o değil… Bir kere ismi bir tuhaf: Bana evvelâ “şecer” ağaç demek, “dürr” inci demek, “gazoz ağacı” der gibi “inci ağacı” mı diye düşündürdü ama, öyle olmasa gerek… Şecer, soy, türeyiş, “şecere” oradan geliyor; dolayısiyle “inciden türemiş”, “inci soylu” gibi bir mânâsı olmalı!

Belki de ismini köle tacirleri koymuştur; zirâ Şecerüddür, Türk asıllı bir cariye… Eyyûbî sultanı Salih Necmeddin‘e arzediyorlar onu, o da pek beğeniyor, kendine alıyor. Salih Necmeddin biraz farklı bir adam. Kendisinden önce, Eyyûbî devletinde Kürdlerin, Kürd taburunun sözü çok geçiyor. Ancak “memlük” denilen köle soylu lejyonerler bir darbe ile II. Âdil‘i tahtından indirip, Salih Necmeddin‘i tahta çıkarınca, Kürdler iktidardan uzaklaştırılmış oluyor. Zaten de biyat etmiyorlar Necmeddin‘e. Bunun üzerine o, daha fazla “memlük” getirtiyor, bütün Eyyûbî meliklerinden çok daha fazla “memlük” ile Mısır’ı adetâ bir ikinci Türkistan yapıyor.

Kan değişikliğine rağmen bir süre her şey yolunda gidiyor. Derken VII. Haçlı Seferi başlıyor. Seferin ilk ânında Dimyat düşünce, Necmeddin buna çok sinirleniyor, memlükleri suçluyor, araları açılıyor, hattâ memlükler onu da devirmeye niyetleniyorlar ki, hastalandığını işitip vazgeçiyorlar. Derken Necmeddin, Haçlı kuvvetleri ve başlarında Fransa kralı IX. Lui ülkesinde, karşılık veremeden ölüyor.

Şecerüddür, bu vesileyle ilk defa tarih sahnesine çıkıyor. İktidarı ele alıp, bu nâzik durumda melikin öldüğünü saklamak için türlü tertibler geliştiriyor. Bir taraftan da Hısnıkeyfa’daki Turanşah‘a haber gönderip tahta oturmaya davet ediyor. Her şeye rağmen Necmeddin‘in öldüğünü duyan Haçlılar genel taarruz başlatarak Mısır içlerine ilerliyor. Ancak Şecerüddür’ün tertibleri sayesinde memlükler Haçlıları tarihlerinin en ağır bozgununa uğratıyorlar.

Zafer, bütün Mısır’da törenlerle kutlanıyor. Halk, büyük muzaffer Turanşah‘ı karşılamak ve kutlamak için sokaklara dökülüyor. Ne var ki Turanşah, zaferi alkol eşliğinde kutluyor. Memlükler lehine halk arasındaki tezahüratlara çok bozuluyor ve sarhoş sarhoş onları tek tek tepeleyeceğini homurdanıyor. Daha ileri gidiyor; onların ellerindeki iktâları ahbablarına dağıtıyor. Şecerüddür‘e haber gönderip “babamdan kalan hazineleri saklıyorsun, bana teslim et, yoksa sonun fenâ olacak” diyor. Şecerüddür, çare olarak memlük liderleriyle haberleşiyor. Turanşah, halkıyla kucaklaşmaya giderken, Aybek, Aktay, Baybars, Kalavun gibi memlük şefleri baskın verip onu yaralıyorlar. Kaçıp çadıra saklanıyor, çadırı yakıyorlar, kendisi de yanarak Nil’e atlıyor. Yalvarıyor, “bana acıyın, tahtı bırakacağım”… Üzerine oklar yağdırıyorlar ve Turanşah‘ın fecî şekilde ölümüyle Eyyûbî devleti son buluyor!

Tahta kim çıkıyor dersiniz? Şecerüddür. Şecerüddür, ilk iş olarak, halen Dimyat’ta bulunan haçlıları ülkesinden çıkarıyor. Onlara krallarını ve bir kısım esirlerini teslim ediyor, karşılığında onlar Dimyat’ı boşaltıyor ve 4 bin dinar tazminat ödüyorlar; öbür 4 bin dinarı da getirince, Mısır hapishanelerindeki onbinlerce Haçlı da serbest kalacak. Sonra Şecerüddür, çok küçük yaşta ölen oğlu Halil halen sağ imiş gibi, kendisine “Müslümanların meliki, Halil’in annesi ve Salih’in karısı” diye bir ünvan verdiriyor.

Buna rağmen Mısırlılar, başlarına bir kadının geçmesinden hoşnud değil. Eyyûbîler, taht elden gitti diye ayaklanıyor ve Suriye şehirlerini ele geçiriyorlar. Bağdad’taki halife de -tarihçi Makrızî‘nin rivayetine göre- “aranızda erkek yoksa haber verin de buradan bir tane gönderelim” diyor. Şecerüddür, ancak 80 gün ülkeyi yönetebiliyor, daha sonra memlüklerinden Aybek et-Türkmânî ile evlenerek tahtı ona devrediyor. Böylece Mısır’da Memlük devri resmen başlamış oluyor. (1250)

İzzedin Aybek, aslen Türk müdür, emin değilim. Kendisine “Türkmânî” deniliyor, çünkü Yemen’de birkaç yüzyıl hüküm sürecek olan Resul Oğulları hanedanına “Evlâd-ı Türkman” deniyor; o da onlardan Eyyûbîlere intikal etmiş bir memlük… Ama memlüklerin en zayıf şeflerinden biri; Şecerüddür ve diğer memlük şeflerinin, onu istedikleri gibi yönetmek ve gerektiğinde kolayca indirebilmek için başa çıkardıklarına şübhe yok. Hattâ o tahta oturduktan 5 gün sonra Aktay, Kalavun, Baybars, Sungur gibi memlük şefleri, “Tamam seni tahta çıkardık ama, bu iktidar meşrû değil, yanına Eyyubîlerden birini alman lâzım” diyerek 5-6 yaşlarındaki bir Eyyûbî’yi ona ortak kılıyorlar, sesini çıkaramıyor. Şecerüddür ise daha fenâsını yapıyor; ilk karısıyla ve ondan doğma oğlu Ali ile görüşmesini dahi yasaklıyor. Zavallı Aybek, taht uğruna nelere katlanıyor!

Fakat Aybek, göründüğü kadar zayıf olmadığını çok geçmeden göstermeye başlıyor. Önce Eyyûbî yanlısı memlük şeflerini bir atılışta hapse tıkıyor. Ardından Suriye’de ayaklanan Eyyûbîlerin haçlılarla birleşmesini önlemek için, hapisteki 3 bin Fransız haçlıyı serbest bırakıp, halen Filistin’de kaybolan şerefini aramakta olan IX. Lui‘nin gönlünü yapıyor. Çok geçmeden, memlük şeflerini Eyyûbîlere karşı harekete geçirerek Eyyûbî isyanını bozguna uğratıyor. Araya Bağdad halifesi giriyor; Moğol tehlikesinin çok yaklaştığını söyleyerek Eyyûbîlerle Memlükleri barıştırıyor, Mısır ve Filistin’i Memlüklere, Suriye’yi Eyyûbîlere bırakıyor. Böylece halife tarafından resmen tanınan Aybek, hemen ortağı olan küçük Eyyubî’yi tutuklatıp tahtta tek kalıyor.

Ardından neredeyse bütün Mısır ayaklanıyor: “Biz Arab’ız, köleler (memlükler) bizi yönetemez, Eyyûbîleri isteriz!” âvâzeleri meydanlarda yankılanıyor. Başlarına bir de “Ahanda Ali soyundan” diye birini bulup geçiriyorlar. Fakat Aybek‘in memlukleri bu büyük isyanı da bastırıyor. Kendilerine sıra geldiğini bilmeden… Bu sırada ünü ve kibri iyice artan memlük şefi Aktay‘ı tepeliyor. Baybars, Kalavun, Sungur gibi diğer memlük şefleri, canlarını zor kurtararak Suriye’ye kaçıyorlar. Zayıf diye konsensüs ile başa geçirilen Aybek, birkaç yıl sonra, Mısır’ın tahtında, bütün iç ve dış düşmanlarını bertaraf etmiş bir büyük güç olarak oturmaya başlıyor.

Yalnız bir kişi hariç; o da ŞecerüddürAybek onu hafife alıyor olmalı; zirâ onun elini kolunu bağlamadan Musul emîrinin kızıyla evlenebileceğini zannetmek gibi bir gaflete düşüyor. Bu gaflet uykusundan da ancak hamama girdiğinde uyanıyor: Şecerüddür‘ün dört adamı, meliki boğuyorlar (1257). Tabiî melikin adamları da onu öldürmek istiyor ama, eski eşi Necmeddin Eyyûbî‘nin adamları buna izin vermiyor. Şecerüddür, tam kurtuldum derken, Aybek‘in ilk karısı, yanına cariyelerini almış olarak Şecerüddür‘ün konağını basıyor, takunyalarıyla kafasına vura vura onu öldürüyorlar, sonra bir çöp gibi kalenin hendeğine atıyorlar. Cesed birkaç gün orada durduktan sonra tabut yerine küfeye konularak türbesine naklediliyor. İşte Memlük devleti, böyle bir kargaşa iklimi içinde kuruluyor.

5 Aralık 2013

Bir Cevap Yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Adımlar Dergisi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin